GERÇEK AŞK HALA HAYATTA MI ?
Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Romeo ile Juliet, Ali ve Nino...
Edebiyat ve sinema, imkânsız aşkları yalnızca anlatmaz; onları zamanın ötesine taşır. Romeo ile Juliet nasıl bireysel trajediyi evrensel bir dile dönüştürdüyse, Ali ve Nino da benzer bir yolu izleyerek aşkı coğrafya ve politika üzerinden yeniden tanımlar. Ancak bu film, klasik bir romantik anlatının ötesine geçer; çünkü burada aşk, yalnızca iki kişi arasında değil, iki dünya arasında yaşanır.
Bu anlatının mekânsal karşılığı ise Batum’dur. Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan ve tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında el değiştiren bu şehir, yalnızca bir arka plan değil; filmin dramatik yapısını belirleyen asli unsurdur. Osmanlı döneminde “Batum”, bazı kaynaklarda ise “Batoum” olarak anılan bu şehir, bugün Gürcistan sınırları içinde modern bir liman kenti olarak varlığını sürdürür. Bu tarihsel katmanlılık, filmin ana meselesi olan kimlik bölünmesini görsel ve anlatısal olarak destekler. Filmin ana hikayesi Batum'un Ali ve Nino mekanik heykelidir. Heykel de bir kadın ve bir erkek her on dakika da birbirlerine yaklaşıp uzaklaşırlar. Heykel de Ali ve Nino'nun kollarının olmaması birbirlerine kavuşamamalarının bir sembolüdür. Ali ve Nino Heykeli, bu hikâyenin sinemadan bağımsız olarak da nasıl güçlü bir metafora dönüştüğünü gösterir. Her 10 dakikada birbirine yaklaşan ve ardından ayrılan iki figür, filmin dramatik yapısının birebir karşılığıdır. Bu, klasik anlatıdaki “kavuşma” fikrinin bilinçli bir şekilde reddedilmesidir.
Filmin kaynağı olan Ali ve Nino, edebî olarak Doğu-Batı çatışmasını merkezine alırken; yönetmen Asif Kapadia bu temayı sinemada daha görsel bir dile çevirir. Kapadia’nın tercih ettiği geniş planlar, coğrafyanın karakterler üzerindeki baskısını hissettirirken; renk paleti ve mekân kullanımı, kültürel ayrımı estetik bir düzleme taşır. Senaryoyu kaleme alan Christopher Hampton ise bu büyük tarihsel arka planı, bireysel bir trajediye indirgemeyi başarır.
Film, Azerbaycan'lı soylu bir aileden gelen Ali Han Şirvanşir ve Gürcü soylu bir aileden gelen Nino'nun aşk hikayesini anlatır. Dünyaları ayrı olan iki genç adeta bir köprü gibi aşkları ile buluşurlar. Onların aşkları ilkokul yıllarında başladı. Ali Han Şirvanşir müslüman Azerbaycan'lı bir genç, Nino ise Hristiyan soylu bir ailenin kızı. Aşkın sınır tanımazlığını anlatan film gerçek bir hikaye olan Kurban Said'in romanından uyarlandı. Dönemin Sovyetlerini ve Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesini anlatan filmde Adam Bakri mükemmel bir performans gösteriyor.
Adam Bakri’nin performansı, filmin duygusal ağırlık merkezini oluşturuyor. Bakri, Ali Han Şirvanşir karakterini oynarken onu romantize etmek yerine içsel bir çatışma alanı olarak sunar. Kamera çoğu zaman onun yüzünde kalır; bu da izleyiciyi karakterin zihinsel bölünmüşlüğüne ortak eder. Ali’nin vatan ile aşk arasında yaptığı seçim, klasik bir “fedakârlık” anlatısından ziyade, ideolojik bir zorunluluk gibi sunulur.
Maria Valverde ise Nino karakterine daha içe dönük ama dirençli bir yapı kazandırır. Nino’nun dönüşümü, filmin dramatik aksını güçlendirir: Batılı konfor alanından, doğunun gerçekliğine geçişi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir kırılmadır. Bu kırılma, özellikle mekân değişimleriyle paralel ilerler; saraydan dağ köyüne geçiş, karakterin içsel yolculuğunu görselleştirir.
Filmde Halit Ergenç ve Ekin Koç gibi oyuncuların varlığı, anlatının kültürel çeşitliliğini desteklerken; yapımın uluslararası kimliğini de güçlendirir. Ancak film, tüm bu oyuncu kadrosuna rağmen bir “karakter filmi” olmaktan çok bir “atmosfer filmi” olarak öne çıkar. Teknik açıdan bakıldığında,
Ali ve Nino’nun en güçlü yanı görsel anlatımıdır. Geniş coğrafya çekimleri, savaş sahnelerindeki gerçekçilik ve dönem tasarımı, izleyiciyi tarihsel bağlamın içine çeker. Ancak anlatı temposu yer yer yavaşlayarak klasik dramatik yükseliş beklentisini kırar. Bu da filmi, ana akım romantik dramlardan ayıran önemli bir tercih olarak öne çıkar.
Ali ve Nino, yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmaz; aşkın hangi koşullarda var olabileceğini sorgular. Film, coğrafyanın ve tarihin bireysel hayatlar üzerindeki belirleyiciliğini sert bir şekilde hatırlatır. Bu yönüyle, romantik bir anlatıdan çok, politik bir trajediye yaklaşır.
Ve belki de bu yüzden, bu hikâye hâlâ yaşamaya devam eder:
Bir heykelde döner, bir filmde yeniden anlatılır, bir kitapta derinleşir… Ama en çok da eksik kaldığı yerde anlam kazanır.
MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL