Bosna Hersek: Komşunun komşuya kıydığı topraklar
Bosna Hersek'te insanı en çok etkileyen şey, savaşın üzerinden otuz yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen şehirlerin duvarlarında, insanların hafızalarında ve gündelik yaşamda bıraktığı izlerin hâlâ silinmemiş olmasıdır.
Saraybosna'da yürürken, Mostar'da köprüye çıkarken ya da küçük bir kasabanın içinden geçerken savaşın izleri karşınıza çıkmaya devam eder. Aradan geçen otuz yılı aşkın zamana rağmen bazı binaların duvarlarındaki kurşun izleri hâlâ silinmemiştir. Sanki Bosna Hersek, yaşadıklarını unutmamak ve unutturmamak istercesine bazı yaralarını görünür kılmıştır.
Belki de en çarpıcı olanı mezarlıklardır. Bosna Hersek'te nereye giderseniz gidin beyaz mezar taşlarıyla karşılaşırsınız. Dağ yamaçlarında, şehir merkezlerinde, camilerin yanında, parkların kenarında... Özellikle Saraybosna'da mezarlıklar kentin doğal bir parçası gibidir. Bu beyaz taşlar, yarım kalan hayatların, gerçekleşemeyen hayallerin ve geride kalanların taşıdığı sessiz acının tanıkları gibidir. Her biri, savaşın rakamlara sığmayan insani yüzünü hatırlatır.
Saraybosna'nın eski şehir merkezine birkaç adım mesafedeki İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım Müzesi'ne girdiğinizde savaş artık bir tarih anlatısı olmaktan çıkar. Duvarlardaki fotoğraflar ve sergilenen kişisel eşyalar, savaşın istatistiklerden ibaret olmadığını; her kaybın ardında bir insan hikâyesi bulunduğunu hatırlatır.
Müzedeki en çarpıcı hikâyelerden biri, bir baba ile oğlununkidir. Rehine değişiminde serbest bırakılma sırası babaya gelir. Ancak o, kendi özgürlüğünden vazgeçer ve hakkını oğluna devreder. Her baba gibi, dışarı çıkıp yeniden hayata kavuşacak kişinin evladı olmasını ister. Çocuğunu kurtardığını düşünür. Fakat rehinelerin değiştirileceği söylenerek götürülen çocuk, özgürlüğe değil ölüme gönderilir ve kurşuna dizilir. Müzede sergilenen kazak, o çocuğun geriye kalan birkaç eşyasından biridir. O kazak, evladını kurtardığını düşünürken onu bilmeden ölüme gönderen bir babanın ömür boyu taşıdığı acının simgesidir. İnsan o kazağa bakarken savaşın yalnızca insanları öldürmediğini, geride kalanların yaşamlarında da silinmeyecek yaralar açtığını anlar.
Müzede ilerledikçe insan, savaşın ardında bıraktığı birbirinden acı yaşam öyküleriyle karşılaşır. Sergilenen tabaklar, ilk bakışta sıradan mutfak eşyaları gibi görünür. Bu tabaklar, savaş öncesinde kendi restoranını işleten bir kadına aittir. Bir zamanlar aynı sokaklarda yürüdüğü, göz göze gelip selamlaştığı komşuları, savaşın karanlığında ona cinsel saldırıda bulunan faillere dönüşmüştür. İşlettiği restorandan geriye ise yalnızca birkaç tabak kalmıştır. Bugün müzede sergilenen bu sessiz tanıklar, savaşın yalnızca can almadığını; insan onurunu, güven duygusunu ve bir ömür emek verilerek kurulan yaşamları paramparça ettiğini, cephelerin ötesinde insanların bedenlerinde, ilişkilerinde ve yaşamlarında da derin izler bıraktığını hatırlatır.
Duvarlardaki fotoğraflardan birinde, Birleşmiş Milletler zırhlısının hemen yanında annesiyle birlikte ekmek almaya giderken vurulan küçücük bir çocuk görülür. Koridorlarda ilerledikçe rakamlar yüzlere, yüzler gerçek insanlara dönüşür. Bosna Hersek'in acısı, artık sayılardan ibaret değildir.
Bugün Bosna Hersek olağanüstü bir güzelliğe sahiptir. Neretva'nın zümrüt rengindeki suları, Drina'nın sessiz akışı, Mostar Köprüsü'nün zarafeti ve Saraybosna'nın dağlarla çevrili görüntüsü ilk bakışta huzur duygusu uyandırır. Ancak biraz daha dikkatli bakıldığında bu güzelliğin altında derin bir toplumsal travmanın izleri görülür.
Bu travmayı anlamak için Bosna Hersek'in yakın tarihine bakmak gerekir. Yüzyıllar boyunca farklı etnik ve dinî toplulukların birlikte yaşadığı Bosna Hersek, Balkanlar'ın en önemli çok kültürlü coğrafyalarından biri olmuştur. Osmanlı döneminden Avusturya-Macaristan yönetimine, oradan Yugoslavya yıllarına uzanan süreç boyunca Müslümanlar, Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler aynı şehirleri paylaşmış, aynı pazarlarda alışveriş yapmış, aynı mahallelerde yaşamıştır.
Ancak Yugoslavya'nın dağılma süreciyle birlikte yükselen milliyetçilik bu çok kültürlü yapıyı sarsmaya başlamıştır. 1992 yılında Bosna Hersek'in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından savaş patlak vermiş ve Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığı en büyük insani felaketlerden biriyle karşı karşıya kalmıştır.
Bosna Savaşı'nı diğer savaşlardan ayıran en önemli özelliklerden biri, çatışmaların yalnızca cephelerde yaşanmamış olmasıdır. Aynı mahallede yaşayan insanlar birbirlerine düşman hâline gelmiştir. Komşular komşularına silah doğrultmuş, yıllarca aynı sokakları paylaşan insanlar birbirlerine karşı savaşmıştır. Daha da acısı, savaş sırasında kadın bedeni bir savaş alanına dönüştürülmüş, sistematik tecavüz bir savaş aracı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Bosna Hersek'te yaşananlar, aynı zamanda toplumsal dokunun, komşuluk ilişkilerinin ve birlikte yaşama kültürünün parçalanmasının da ifadesidir.
Savaşın en ağır sembollerinden biri Saraybosna Kuşatmasıdır. Yaklaşık dört yıl boyunca kuşatma altında kalan şehir, modern Avrupa tarihinin en uzun kuşatmalarından birini yaşamıştır. İnsanlar suya, elektriğe ve temel ihtiyaçlara erişmekte büyük zorluk çekmiş, çocuklar ise keskin nişancı tehdidi altında büyümüştür.
Bosna Hersek denildiğinde akla gelen en acı yerlerden biri Srebrenitsa'dır. Temmuz 1995'te binlerce Boşnak erkek ve erkek çocuk sistematik biçimde katledilmiştir. Uluslararası mahkemeler tarafından soykırım olarak tanımlanan bu katliam, Avrupa'nın yakın tarihinde insanlığın nasıl büyük bir felaketle yüzleşebileceğini gösteren en acı örneklerden biri olarak hafızalara kazınmıştır.
1995 yılında imzalanan Dayton Barış Anlaşması savaşı sona erdirmiştir. Ancak barışın ilan edilmesiyle yaraların iyileşmesi aynı şey değildir. Savaş sona ermiş olsa da kayıpların acısı, parçalanan ailelerin hikâyeleri ve toplumsal travmanın etkileri yaşamaya devam etmiştir. Bosna Hersek, hâlâ bu geçmişle birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışan bir ülke görünümündedir.
Bosna Hersek'in sokaklarında dolaşırken insan yalnızca geçmişi görmez; aynı zamanda barışın ne kadar kırılgan olduğunu da hisseder. Beyaz mezar taşları, kurşun izleri, müzelerde sergilenen kişisel eşyalar ve anlatılan hikâyeler, nefretin nelere yol açabileceğini sessizce hatırlatır.
Belki de Bosna Hersek'in dünyaya verdiği en önemli ders şudur: Bir toplumun gerçek gücü, farklılıkları ortadan kaldırmasında değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmesinde yatar. Çünkü savaşlar bir anda başlamaz; insanlar birbirlerini dinlemeyi bıraktığında, önyargılar ortak yaşam kültürünün önüne geçtiğinde ve kimlikler insanlığın önüne konulduğunda bunun zemini yavaş yavaş oluşur.
Bosna Hersek bugün hâlâ ayaktadır. Ancak bu ülkenin sokaklarında dolaşırken insan yalnızca bir ülkeyi değil, insanlığın hem en karanlık hem de en dirençli yanlarını görür. Belki de bu yüzden Bosna Hersek'ten ayrılırken akılda kalan, köprülerin güzelliğinden çok, farklılıklarla bir arada yaşamanın ne kadar kıymetli olduğudur.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ