Etkileyici bir şehir’ LİZBON’
Lizbon bazen bir şehirden çok, geçmişin ve bugünün aynı sokakta yürüdüğü bir bilinç hali gibi hissettirir…
Dar taş sokaklarında yürürken yalnızca bir Avrupa şehrini değil; keşiflerin, kayıpların, aşkların ve yalnızlığın izlerini hissedersin. Çünkü Lizbon’un ruhu biraz melankoli, biraz tutku, biraz da yeniden doğuştur.
Bu şehir, okyanusa bakan bir medeniyetin hikâyesini taşır.
15.ve 16. yüzyılda Portekiz; Brezilya’dan Afrika kıyılarına, Hindistan’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu. Lizbon limanları bir zamanlar altınların, baharatların, ipeğin ve ne yazık ki insan acılarının geçtiği yerdi.
Bugün şehrin görkemli yapılarında o dönemin zenginliği hissedilirken, arka sokaklarında sömürgeciliğin bıraktığı gölgeleri de sezersin. Çünkü her ihtişamın ardında görünmeyen hikâyeler vardır.
Belém Tower ve Jerónimos Monastery sadece tarihi yapılar değildir; onlar Portekiz’in “dünyayı keşfetme” arzusunun taşlara işlenmiş halidir.
Ama bazen insan düşünmeden edemez:
Dünyayı keşfederken insan kendi iç dünyasını ne kadar keşfedebildi?
Lizbon’un en derin duygusu ise “saudade”dir…
Tam olarak çevrilemeyen bir kelimedir bu.
Özlem, eksiklik, geçmişe duyulan derin hasret, geri gelmeyeceğini bildiğin bir şeyi kalbinde taşımak gibi…
Ve işte Fado tam da bu duygunun sesidir.
Karanlık bir restoranda ışıklar hafifçe azalırken bir kadın şarkı söylemeye başlar…
Sanki sadece şarkı söylemez; ayrılığı, beklemeyi, kaybolmayı anlatır.
Fado dinlerken anlarsın ki bazı acılar iyileşmek için değil, insanı derinleştirmek için vardır.
Lizbon’un yemekleri de tıpkı ruhu gibi sade ama yoğun duygular taşır.
Pastel de Nata sıcak tarçın kokusuyla çocukluk hissi yaratır.
Bacalhau ise Portekiz’in denizle kurduğu ilişkinin sofradaki karşılığıdır.
Deniz ürünleri, zeytinyağı, sarımsak ve yavaş akan sofralar…
Burada yemek sadece doymak değil; yaşamla yeniden bağ kurmaktır.
Tram 28 ile yokuşlardan geçerken sarı tramvayın camından şehri izlersin.
Bir yanda eski binalar, diğer yanda okyanustan gelen rüzgâr…
Lizbon insana şunu hissettirir:
Hayat bazen hızlı gitmek için değil, hissetmek için vardır.
Bu şehir bana hep şunu düşündürüyor:
İnsan da biraz Lizbon gibidir…
Bir yanı geçmişin yaralarını taşır, bir yanı hâlâ şarkı söylemeye devam eder.
Ve bazen en büyük dönüşüm, okyanusa bakıp kendi iç sesini ilk kez gerçekten duyduğunda başlar.
DR. GÖKBEN GÖNÜLTAŞ