Kadınlık kılavuzu: Nerede susulur, ne zaman utanılır?
Kadınlık hiçbir zaman tamamen bireysel bir mesele olmadı; ama bugün artık iyice kamusal bir alana taşınmış durumda. Öyle ki kadın olmak, bir kimlikten çok, gündelik hayat içinde sürekli ayar gerektiren bir durum hâline geldi.
Ses tonu belirleniyor, hareket alanı çiziliyor, bazen de “burada dur” deniyor. Nazikçe. Gerekirse megafonla…
Kadınlık bugün trafik gibi işliyor. Dur tabelası var, yavaşla levhası var; bir de sadece kadınlara görünen “burada susulur” işareti… Kurallara uyarsan sorun yok. Yol açık, trafik fena değil. Ama hız sınırını biraz aşarsan ceza anında kesiliyor.
Neyle mi?
“Ayıp”, “edep”, “toplum hassasiyetleri” gibi yumuşak ambalajlı kelimelerle.
Spinkolik
Ceza sert değil. Polis yok, makbuz yok. Daha çok “uyarı” tadında:
“Biraz dikkat.”
“Yanlış anlaşılabilir.”
“Şimdi sırası mı?”
Kimse seni trafikten men etmiyor; sadece nereye kadar gidebileceğini hatırlatıyor sana. Gazı köklemek serbest değil ama frene basmayı bilenle de kimsenin derdi yok.
Günlük hayatta kulağımıza çalınan cümleler zaten tanıdık:
“Toplum hazır değil.”
“Aile yapımız zarar görüyor.”
“Kadınlar artık biraz fazla ileri gidiyor.”
Bunlar hep yönlendirme. “Bir vites küçült” demenin yerli ve millî yolları… Kadınlık, kişinin kendi meselesi olmaktan çıkarılıp herkesin direksiyon başına geçebildiği bir alan hâline geliyor. Ne yaptığından ve ne söylediğinden ziyade, nasıl göründüğün ve nasıl söylediğin önemli.
Bu görünmez trafik kurallarının net örneklerinden biri kürtaj tartışmaları sırasında karşımıza çıkmıştı. Bir kadın milletvekilinin, kadın bedeni üzerindeki politik müdahalelere itiraz ederken “vajina” kelimesini kullanarak kurduğu bir cümle, meselenin içeriğinden çok üslubunu konuşulur hâle getirmişti.
Dönemin Başbakan Yardımcısı, “yüzüm kızardı”, “utandım”, “yerin dibine girdim” dedi. Ama ortada tuhaf bir durum vardı: Utanç, söylenen sözden çok, o sözü kimin söylediğiyle ilgiliydi. Yani sorun vajinadan kaynaklanmıyordu. Bu sözcüğü kimin kullanabildiği önemliydi. “Evli, çocuklu bir kadın milletvekili bunu nasıl söyler?” cümlesi, kadınlığa dair yazılı olmayan anayasanın özet maddesi gibiydi.
Kadın bedeni hakkında karar almak serbesttir; ama kadın o beden hakkında konuşurken ölçüyü kaçırmamalıdır. Hatta mümkünse hiç konuşmamalıdır. Konuşacaksa da sesi alçak, kelimeleri seçilmiş, yüzü hafif kızarık olmalıdır.
Burada kadının hem bedenine hem de diline müdahale edilir. Dil denetlenir, beden yönetilir. Bir erkeğin yüzünün kızarması, bir kadının frene basması için çoğu zaman yeterli sebep sayılır. Çünkü utanç, ataerkil düzende kadınlara ücretsiz dağıtılan nadir kamu hizmetlerinden biridir.
Kadınlar kamusal bir alanda konuşmaya her niyetlendiklerinde benzer bir süzgeç devreye girer. Yüksek sesle konuşan kadın “sert”, itiraz eden kadın “gergin”, talep eden kadın “abartılı” bulunur. Aynı cümleler erkeklerden geldiğinde ise buna “liderlik” denir. Erkek sinirlenir, kadın haddini aşar.
Anne olan kadın kutsanır; anne olmak istemeyen kadın sorgulanır. Çok çocuk yapan “neden bu kadar çok”, yapmayan “neden hiç” sorularıyla karşılaşır. Kadınlar için doğru zaman, doğru sayı ve doğru yaşam biçimi başkaları tarafından belirlenir.
Kadınlıktan beklenen denge aslında oldukça tanıdık. Güçlü olacak ama sessiz kalacak. Özgür olacak ama bunu çok belli etmeyecek. Dayanıklı olacak ama şikâyet etmeyecek.
İdeal kadınlık, bu ince ayarın bozulmadığı yerde başlar. Ayar kaçtığında ise devreye hemen “toplum hassasiyetleri” girer. Hassas olan toplumdur; ama yükü taşıyan yine kadındır. Toplum incinir, kadın durumu toparlar. Toplum rahatsız olur, kadın bir adım geri çekilir. Denge yeniden kurulur, herkes rahatlar.
Bu düzen herkese aynı şekilde işlemez. Yoksul kadınların sesi daha çabuk kısılır. Göçmen kadınlar daha temkinli konuşur. Genç kadınlar “tehlikeli”, yaşlı kadınlar “gereksiz” bulunur. Aynı cümle, farklı kadınlar için farklı bedeller doğurur.
Kadınlık bugün açıkça politik bir alandır. Kadınların bedenleri kadar sesleri de yönetilmek istenmektedir. Mikrofon verilir; ama ses ayarı çoğu zaman başkasındadır. Bu yüzden konu kadınların daha nazik konuşmasından öte, nezaket beklentisinin neye hizmet ettiğidir. Kadınlık öğreniliyorsa, kapsamı hakkında da yeniden konuşulabilir, yeniden tarif edilebilir ve dolayısıyla değiştirilebilir.
Bu değişim, kadınlardan biraz daha utanmaları beklenerek değil; kimin neden utanması gerektiğini birlikte sorgulayarak mümkün olur. Çünkü asıl soru hâlâ ortadadır: Kadın mı haddini aştı, yoksa düzen uzun süredir kendini sorgulamayı mı unuttu?
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN
İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ