Kötülüğün en büyük müttefiki: “Bana Ne”
Kötülük, çoğu zaman bir “kötü insan” aramaz. Kötülük, işine giden, gündelik hayatını sürdüren, kimseye doğrudan zarar vermediğine emin olan insanları sever. Çünkü kötülüğün en sadık müttefiki çoğu zaman konforlu bir kayıtsızlıktır.
Toplumsal felaketler karşısında sergilenen vurdumduymazlık artık yalnızca uzaktaki başkalarının meselesi değil. Aşırı bireyci bir yaşam tarzı, bir düşünme biçimi, hatta bir karakter özelliği gibi içimize işlemiş durumda. Kötülüğe doğrudan alet olmuyoruz belki; ama çoğu zaman ona alan açıyoruz. Kötülük, tam da bu alanda büyüyor: sessizlikte, geciktirmede, “şimdi sırası değil”de, “iki taraf da…” diye başlayan cümlelerde. Bu tabloyu anlamak için iyi-kötü masalından çıkıp modern toplumun zihinsel altyapısına bakmak gerekiyor.
Hannah Arendt, yıllar önce kötülüğün sıradanlığı derken şunu söylüyordu: Büyük kötülükler her zaman şeytani bir dehanın ürünü olmayabilir; bazen sadece düşünmemenin, rutin işleyişin, itaatin, “ben görevimi yapıyorum” rahatlığının sonucudur. Bugünün sıradanlığı aynı kapıya başka bir dilden çıkıyor: “Ben kendime bakarım.” “Benim sınırlarım var.” “Ben politika konuşmam.” “Benim başka işlerim var.” İnsan olma sorumluluğunun yerini bireysel konforun kutsanması, vicdanın yerini de “mesafe koyma” aldı.
Sosyal psikolojide bunun bir adı var: seyirci etkisi… Kalabalık arttıkça sorumluluk azalır. İnsan, bir haksızlık gördüğünde “nasıl olsa birisi müdahale eder” diye düşünür. Sonuçta kimse müdahale etmez. Bugün kalabalık, yalnızca sokakta değil; ekranda, akışta, bildirimde. Bu yüzden kayıtsızlık çoğu zaman küresel ölçekte çalışıyor: Felaket büyüdükçe, “benim yapabileceğim bir şey yok” duygusu daha kolay yerleşiyor.
Burada devreye bir kavram daha giriyor: Albert Bandura’nın ahlaki uzaklaşma dediği mekanizma… İnsan, yapılanı ve görmezden gelmeyi vicdanına daha az ağır gelecek şekilde yeniden adlandırıyor; bunu da çoğu zaman dili yumuşatarak yapıyor. “Öldürüldü” yerine “sivil kayıp” deniliyor; “yıkım” yerine “yan hasar”; “zulüm” yerine “karmaşık süreç”; “çıkar” yerine “güvenlik kaygısı”. Kelimeler yumuşadıkça, acı da sanki yumuşuyormuş gibi görünüyor. Oysa acı azalmıyor; biz ona alışıyoruz. Sonuç şu: Kötülük sadece kurşunla, bombayla, işkenceyle gelmiyor. Kötülük kelimelerle, gecikmeyle, kayıtsızlıkla, normalleştirmeyle de geliyor.
Bugün bireyci olmanın kendisi kötü değil: Kendi hayatını kurmak, sınır koymak, kendini korumak elbette kıymetli. Mesele, bunun bir hayat felsefesine çevrilip her derde tek reçete gibi sunulmasıdır. “Kendini koru”, “negatif enerji alma”, “sınır koy”, “kendi alanın”… Her şey, tek tek bakınca yerli yerinde görünürken, bütünsel değerlendirmede, toplumsal acıyı dışarıda bırakan bir rutin ortaya çıkıyor. Acı görünmezleşiyor, felaket sıradanlaşıyor.
İşte bu noktada vurdumduymazlık bir duygu hâlini aşıp siyasal bir tutuma dönüşüyor. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kınayıcı bir atasözü olmaktan çıkıp hayat düzenine evriliyor.
Toplumsal felaketler karşısında konforlu kayıtsızlığa sığınıp sessiz kalan kalabalık, kötülüğe iki şey sağlar: zaman ve meşruiyet. Zaman kazandırır; çünkü sessizlik felaketin uzamasına, “geçici bir gündem”e dönüşmesine izin verir. Meşruiyet kazandırır; çünkü kimse ses çıkarmadığında kötülük, “demek ki o kadar da yanlış değil” duygusuyla kendine toplumsal bir kılıf bulur.
Günümüz dünyasında bunun örnekleri saymakla bitmiyor. Balkanlar’da katliam yaşanırken “dünya izledi” cümlesi hafızaya kazındı. Ruanda’da yüz gün içinde yüz binlerce insan öldürüldü; ardından “dünya geç kaldı” denildi. Darfur’da köyler yakıldı; raporlar yazıldı, ama dosyalar raflarda kaldı. Myanmar’da insanlar kimliklerinden ötürü yerinden edildi; büyük sözler söylendi, küçük adımlar atıldı. Yemen’de yıllardır süren insani kriz çoğu zaman birkaç satırla geçiştirildi. Sudan’da siviller çatışmaların ortasında kalırken, büyük başkentler başka gündemlere döndü. Gazze’de siviller, kadınlar, çocuklar ölürken “kırmızı çizgi” dendi; ama o çizgi kimseyi durdurmadı, çizgiyi aşan da hesap vermedi. “İtidal çağrısı” yapıldı ve bu çağrılar hiçbir yaraya merhem olmadı. İran’da bir okul vurulduğunda, dünyanın ağzından birkaç cümle çıktı; sonra hayat normal akışına döndü.
Bu örneklerin ortak noktası şu: Kötülük tek başına çalışmıyor. Kötülüğün bir ekosistemi var. O ekosistemin içinde propaganda var, çıkar var, korku var. Bir de sıradan insanın gündelik kayıtsızlığı var. “Benim gündemim değil” dediğimiz an, kötülüğün ekosistemine yabana atılmaz bir katkı yapmış oluyoruz.
“Peki ben ne yapabilirim?” sorusu burada kilit öneme sahip. Bu soru çoğu zaman iyi niyetli bir soru gibi görünür. Oysa bazen bir kaçış cümlesine dönüşür. Çünkü “hiçbir şey yapamam” dediğimiz an, vicdani sorumluluğu tamamen devre dışı bırakırız. Sorumluluk, her şeyi yapmak değildir. Hiç olmazsa normalleştirmemektir.
Bir toplumda kötülük, önce dilde normalleşir. Sonra davranışta. Sonra kurumlarda. Sonra hukukta. Sonra tarihte. Ve en sonunda bize “zaten hep böyleydi” dedirtir. Bu yüzden bazen en temel siyasal eylem, slogan atmadan önce bir cümleyi reddetmektir.
Çünkü “bana ne” dediğimiz yerde, kötülük kendine bir müttefik daha bulur. Bazen sadece bir kişi, bazen sadece küçük bir sessizlik… Felaketler çoğu zaman bu küçük sessizliklerin birikmesiyle büyür.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN - İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ