Küllerinden değil, kadınlardan doğar hayat

Son yıllarda peş peşe yaşadığımız felaketler, afetlerin yalnızca doğanın bir gerçeği değil, hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğunu bize sert bir biçimde hatırlattı. Ormanları yutan yangınlar, kentleri sular altında bırakan seller, yıkıcı depremler ve görünmeyen bir virüsün dünyayı durdurduğu salgınlar… Bu coğrafya artık afetlerin istisna değil, hayatın değişmez bir parçası olduğunu hepimize gösterdi. Tam da bu nedenle afetleri yalnızca yıkım anları olarak değil, toplumsal dayanıklılığımızı sınayan büyük birer eşik olarak görmek ve özellikle kadınların bu süreçlerde üstlendiği hayati rolü daha yüksek sesle konuşmak gerekiyor. Afetler yalnızca fiziksel çevremizi değil, hayatın bütün dokusunu değiştirir. Hayat bazen bir kıvılcımla yanar, bazen taşan bir nehirle savrulur, kimi zaman da görünmeyen bir virüsle altüst olur. Bir sel, bir yangın ya da bir salgın, sadece eşyalarımızı değil; alışkanlıklarımızı, planlarımızı ve geleceğe dair kurduğumuz hayalleri de alıp götürür. Sarsılan yalnızca binalar değildir; ilişkiler, toplumsal bağlar, güven duygusu ve hayatın alışıldık ritmi de çöker. Her felaket, insana neyin gerçekten değerli olduğunu hatırlatır ve hayatta kalmanın ötesinde “nasıl yaşanacağı” sorusunu yeniden düşündürür. Ve bu noktada, yaşamı yeniden kurma iradesi çoğu zaman kadınların ellerinde filizlenir. Çünkü afetin ardından sadece fiziksel enkaz değil, toplumsal hayatın da yeniden inşası gerekir. İşte tam bu noktada kadınlar, yalnızca evi değil, bir toplumun geleceğini de omuzlar. Yıkıntıların arasında bir tencereyi kaynatırken yalnızca yemek pişirmiyorlar; hayatı yeniden yoğuruyorlar. Bir çocuğun saçını okşarken geleceğe tutunacak bir umut inşa ediyor, yaşlı bir komşusuna çorba taşırken toplumsal dayanışmanın en sıcak halini temsil ediyorlar. Çadır kentte kurdukları küçük bir kütüphane, geçici bir uğraş değil; eğitimin ve bilginin felaketle bile sarsılmayacağını hatırlatan güçlü bir mesajdır. Kadınlar, enkaz kaldırıldıktan sonra dahi geride kalan boşlukları doldurur, kırılan düzeni sabırla ve dirayetle yeniden kurar. Çünkü onlar bilir ki, bir hayat yeniden doğacaksa, o temelin harcında umut kadar irade, emek kadar kararlılık olmalıdır. Kadınların bu güçlü rolü, tesadüf değildir; toplumsal cinsiyet rolleri yüzyıllardır onlara bakım sağlama, düzen kurma ve kriz anlarında sorumluluk üstlenme görevleri yüklemiştir. Bu roller kimi zaman bir kısıtlama gibi görünse de, kadınlara olağanüstü zamanlarda güçlü bir örgütlenme ve çözüm üretme becerisi kazandırmıştır. Evde birden fazla işi aynı anda yürütmek, kriz anlarında öncelikleri hızla belirlemek, duygusal ihtiyaçları sezmek ve dayanışma ağlarını örmek gibi beceriler, afet sonrasında da yaşamın yeniden inşasında kadınları vazgeçilmez aktörlere dönüştürür. Bu yetkinlik, biyolojik bir kader değil; tarih boyunca içselleştirilen rollerin, görünmeyen emeğin ve toplumsal deneyimin bir sonucudur. Ancak ne yazık ki, bu kadar hayati bir rol üstlenmelerine rağmen kadınlar hâlâ karar alma mekanizmalarının dışında tutulmaktadır. Afet yönetimi planları hazırlanırken çoğu zaman masada yer almazlar; yerel yönetimlerde, kriz koordinasyon kurullarında ya da yeniden inşa süreçlerinde söz hakları sınırlıdır. Oysa yaşamı yeniden kurma yükünü taşıyanların, bu yeniden inşanın nasıl olacağına dair kararlarda da söz sahibi olmaları temel bir insan hakkıdır. Kadınları karar mekanizmalarının dışında bırakmak, yalnızca onların bilgi ve deneyiminden mahrum kalmak anlamına gelmez; aynı zamanda toplumsal adalet ve eşitliği de ihlal eder. Bu tablo değişmedikçe afetlere verilen tepkiler hep eksik, atılan adımlar hep yarım kalacaktır. Tüm bu nedenlerle, mesele kadınların bu hayati rolünü takdir etmekle sınırlı değildir; onları güçlendirecek zemini inşa etmektir. Kadınların afet sonrası yaşamı yeniden kurma becerisi, tarih boyunca edinilmiş deneyimin ve görünmeyen emeğin ürünüdür. Bu emeğin karşılığını vermek için öncelikle kadınların karar alma mekanizmalarında daha fazla yer almasını sağlamak, afet yönetim planlarının her aşamasında onların bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak gerekir. Eğitimden istihdama, yerel yönetimlerden sivil toplum örgütlerine kadar her alanda kadınların önünü açan politikalar geliştirmek, onların dayanışma ağlarını kurumsallaştırmak ve bu çabaları kalıcı yapılarla desteklemek zorundayız. Çünkü kadın emeği yalnızca hayata tutunmanın değil, onu yeniden şekillendirmenin de anahtarıdır. Onlara alan açmak, aslında toplumun tamamını geleceğe karşı daha dirençli kılmaktır. PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN