ERŞADİ'NİN ARDINDAN
''Acımı hissedebilirsiniz ama anlayamazsınız .''
İranlı usta oyuncu Hümayun Erşadi geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı. Ardında yalnızca filmografisini değil, Abbas Kiarostami’nin unutulmaz başyapıtı Kirazın Tadı’ndaki Badii karakterini de bıraktı bize… Sinema tarihinde acının, sessizliğin ve varoluş sancısının bu kadar sade ve bu kadar derin anlatıldığı çok az karakter vardır. Badii, yaşarken bile yokluğa çok yakın duran; var olmakla yok olmak arasında sıkışmış bir adamdır.
Kiarostami, hem durağan sinema dili hem amatör oyunculara verdiği doğal alan hem de hikâyesindeki büyük sadelikle izleyiciyi gerçek bir dünyanın içine çeker. Kirazın Tadı, geçmişini bilmediğimiz bir adamın, geleceği muamma, şimdiyi ise kıstırılmış bir nefes gibi yaşayan Badii'nin hayatını anlatan minimalist bir filmdir. Yönetmen hiçbir şeyi açıklamaz; yalnızca sorular bırakır. Filmin kahverengiye çalan renk paleti, toprağın ağırlığını ve ölümün kaçınılmazlığını çağrıştırır. Badii’nin kahverengi arabası da bu atmosferin bir parçası hâline gelir; değeri ya da değersizliği değil, onun ruhunun toprağa aitliğini yansıtır adeta.
HAYAT YAŞAMAYA DEĞER Mİ?
Badii’nin kendi yaşamını sonlandırma isteğinin nedeni bize verilmez. Bu bilinçli sessizlik, filmi bir tür varoluş deneyi hâline getirir. Badii’nin “Kendimi hayattan kurtarmaya karar verdim” sözü, Albert Camus’nun “hayatın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.'' sorusunun sinemasal yankısı gibidir. Camus’nun bu evrensel düşüncesi üzerine filmde bir yolculuğa çıkarız.
Yol boyunca Badii’nin arabasına binen her insan, onun ölüm düşüncesine farklı bir pencereden bakar. Dokuz kardeşli yoksul bir aileden gelen Afgan asker, durumdan rahatsız olur ve Badii'nin isteğini kabul etmez. Ardından bir imam arabasına biner ve intiharın İslam’da günah olduğundan söz eder. Azeri kökenli Bay Bagheri ise Badii’nin teklifini kabul eder ama onu bu karardan vazgeçirmeye çalışır. Çünkü kendisi de zamanında aynı karanlıktan geçmiş, toprağın sessizliğine yaklaşmış ama geri dönmeyi seçmiştir. Buna rağmen Badii kararından dönmez; çünkü onun sıkışmışlığı bireysel bir dram değil, dünyayla kurulamayan bağın acısıdır.
Kiarostami filmi dramatize etmek için müziğe sığınmaz; dramı renklerle, sessizlikle ve boşluklarla kurar. Sarı, toprak ve solgun tonlar; hastalık, tükeniş ve ölüm hissinin görsel karşılığıdır. Badii’nin arabası, yalnızca bir araç değil, onun anlam arayışının mekânıdır. Hayatın yaşanmaya değer olup olmadığına dair verdiği cevap da bu yolculuğun içinde şekillenir.
BİZ KİMİZ KİMLİĞİMİZ ÖNEMLİ Mİ?
Kimlik. İnsanın kim olduğu, ne olduğu yaşam da ne kadar yer edindiğimiz bir kavram. Bazen de statü. İnsanların bize davranış şekilleri, eğitim hayatımız, mevkimiz... Badii’nin kim olduğuna dair hiçbir şey bilmeyiz: mesleği, ailesi, geçmişi… Tek bildiğimiz Range Rover arabası kullandığı ve maddi bir sıkıntısının olmadığıdır. Buna rağmen o, arabasına genellikle yoksul insanları alır; çünkü onlar hayatla arasındaki mesafeyi anlamaya en yakın olanlardır. “Acı çektiğimi anlayabilirsiniz ama hissedemezsiniz,” der Badii. Ve bu cümle, insan ruhunun en yalın gerçeğini açığa çıkarır: Her acı, her korku kişiye özeldir. Belki empati kurabiliriz ama çekmediğimiz acının ahkamını da kesemeyiz...
Film boyunca Badii’nin ölümden sonrasına inandığını da görürüz. Allah’ın merhametli olduğunu ve yarattıklarının acı çekmesinin de günah olacağını ve Allah'ın bu durumu istemeyeceğini söyler. Bu da onun kararının nihilistik bir boşluk değil, bir tür teslimiyet olduğunu gösterir.
Kirazın Tadı, Hümayun Erşadi’nin dingin yüzünde hayat bulan o büyük sessizliği sinemanın hafızasına kazır. Erşadi’nin ölümü, Badii’nin sonsuzluğa doğru bakan gözlerinin artık daha da ağır bir anlam taşımasına neden oluyor. Sinema dünyası bir ustayı kaybetti; biz ise varoluşun en çıplak hâlini anlatan bir karakteri yeniden hatırlıyoruz.
Badii, Kiarüstemi’nin filmografisinde özel bir konuma sahiptir. Çünkü yönetmen onun üzerinden seyirciyi yalnızca bir karakterin ruh hâline değil, kendi içsel karanlığına da bakmaya zorlar. Badii’nin yol boyunca karşılaştığı insanlar aslında toplumun küçük bir panoramasıdır: inançlı olanlar, yoksullar, çaresizler, hayata tutunanlar ve hayata küsenler… Her biri Badii’ye bir şey söyler, ama hiçbiri onun yükünü hafifletemez. Kiarüstemi burada ustaca bir tercih yapar: Badii’nin kararını rasyonelleştirmez. Çünkü onun derdi bir gerekçe sunmak değil; insanın “anlaşılma” ihtimalinin ne kadar sınırlı olduğunu göstermektir.
Filmin en çarpıcı yönlerinden biri, Badii’nin ölüm isteğinin tek bir duyguya indirgenmemesidir. O ne tamamen umutsuz, ne tamamen karamsardır. Onu intihara götüren şey belki de bir duygu değil, duyguların tükenişidir. Bir boşluk hissi… Var olan ama hissedilmeyen bir yaşam. Bu nedenle Badii’nin gözlerinde gördüğümüz şey acıdan çok yorgunluk, sitemden çok kabulleniştir. Badii, ölümü arzulayan bir karakter değil; yaşamla bağını kaybetmiş bir ruhtur.
Kiarostami’nin film boyunca hiç acele etmemesi de Badii’nin ruh hâlinin bir yansımasıdır. Kamera yavaşça ilerler, uzun planlar seyirciyi bekletir, diyaloglar sessizliğin gölgesinde uzar. Bu ritim, Badii’nin zihninin ritmidir aslında: düşüncelerinin ağır ağır dolaştığı, hiçbir yere yetişmeyen bir içsel yürüyüş… Sinema tarihinde çok az yönetmen, karakterinin ruhunu böylesine fiziksel bir zamanlama ile anlatabilmiştir.
Renk kullanımı da Badii’nin dünyasını anlamak için önemli bir anahtardır. Toprak tonları sadece ölümün değil, aynı zamanda doğanın döngüselliğinin de sembolüdür. Badii toprağa karışmayı arzular; çünkü insanın en nihayetinde döndüğü yer orasıdır. Bu yüzden filmde toprak, mezar ve beden birer karanlık unsur değil; bir tür sükûnet, bir başlangıca dönüş hissi yaratır. Kiyarüstemi, ölüm ile yaşam arasında keskin bir çizgi çizmek yerine, ikisinin aynı zeminde birbirine karıştığını ima eder.
MUTSUZ OLMAK DA BİR GÜNAH DEĞİL Mİ?
Badii’yi belki de en insani kılan şey, ölümden sonrasına duyduğu inançtır. Allah’ın merhametinden bahsetmesi, onun aslında hiçbir zaman tamamen karanlığa teslim olmadığını gösterir. Bu, filmin ince bir paradoksudur: Ölümü seçen bir adam, yaşamın ve yaratılışın merhametine inanmaya devam eder. Bu çelişki, Badii’yi sıradan bir intihar anlatısından çıkarır; onu derin bir metafizik sorunun taşıyıcısı hâline getirir. Çünkü biz Badii ne yaşadı neler yaşattı bilmiyoruz.
Hümayun Erşadi’nin performansı ise bütün bu katmanları büyük bir sadelikle taşır. Yüzünün dinginliği, bakışlarının sakinliği ve konuşmalarındaki yavaş tempo, karakterin ruhundaki kırılganlığı açığa çıkarır. Erşadi, abartıya kaçmadan, neredeyse görünmez bir oyunculukla Badii’yi ete kemiğe büründürür. Onun ölümü, bu nedenle sadece bir sanatçının kaybı değil; sinemada sessizliğin, alçak sesle kurulan duyguların ve minimalist gerçekliğin de eksilmesidir.
Kiyarüstemi ve Erşadi’nin sinema tarihine bıraktığı bu ortak iz, bugün daha güçlü hissediliyor. Biri 2016’da, diğeri 2025’te aramızdan ayrıldı; ama Kirazın Tadı, onların ruhlarını birbirine bağlayan o ince, kırılgan ve derin bağın ölümsüz bir tanığı olarak yaşamaya devam ediyor.
MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL