Pasaport yetmez, vatan gerek
Türkiye’yi kötülemek bazılarına adeta sabah sporu gibi geliyor. Esneme, gerinme, bir iki 'bizden bir şey olmaz' hareketi… Sonra gün daha dinç başlıyor. İnsan kendi evinin duvarına yazı yazıp 'Bu ev çok kötü' diye şikâyet edince ev güzelleşmiyor; sadece duvar kirleniyor. Eleştiri başka şeydir, kendini inkâr başka.
Şunu baştan koyalım masaya: Vatan önemlidir. 'Başka vatan yok' cümlesi romantik bir slogan olmaktan çok, dünyanın çıplak gerçeğidir. Hayatın 'geri al' tuşu, memleketin de 'iade' seçeneği yok. Bu ülke, üzerinde tartıştığımız kadar üzerinde yaşadığımız, itiraz ettiğimiz kadar emek verdiğimiz bir yerdir. Birileri memleketi eleştirirken aslında onu daha iyi yapmak istiyorsa, buyursun gelsin; o eleştiri baş tacı. Ama memleketi aşağılamayı bir kimlik kartına çevirenler var ya… Onlar eleştirmiyor; kendi aynasına taş atıyor.
Türkiye güçlüdür; dahası köklü bir devlettir. Güç dediğimiz şey, ses yükseltmekten önce ayakta kalabilmektir; gerektiğinde de sesini yükseltmeden yol yürüyebilmektir. Kurumlarıyla, hafızasıyla, refleksleriyle, 'bugün var yarın yok' diye sallanan bir yapıdan söz etmiyoruz. Kök salmış bir çınar düşünün: Rüzgârla konuşur ama devrilmez. Hatta çoğu zaman rüzgârı da terbiye eder.
Tarihten bir örnekle konuşalım. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD, Japon kökenli vatandaşlarını ve Japon asıllı insanları büyük ölçüde toplama kamplarında alıkoydu. 'Güvenlik' gerekçesiyle, bir gecede komşuyu şüpheli yapan bir korku dalgasıyla… Sayı 120 bin civarındaydı; aralarında çocuklar, yaşlılar, Amerika doğumlu vatandaşlar vardı. Yani pasaportları aynı, bayrakları aynı, vergileri aynı; ama kökenleri farklı diye bir anda potansiyel suçlu muamelesi gördüler.
Bu örneği niye hatırlatıyorum? Tarih gösteriyor ki pasaporta sahip olmak, her zaman 'öz vatandaş' olmak anlamına gelmiyor; insanı asıl güvende tutan, arkasında duran kendi devletidir. İnsan hakları öncüsü olduğunu iddia eden bir ülkede bile sabah kalkıp düşman muamelesi görebiliyorsun. Pasaportun cebinde, emeğin ortada; ama aidiyetin bir anda askıya alınabiliyor. O yüzden, devlet önemlidir, diyorum: Başka bir ülkede yaşayabilirsin, çalışabilirsin, hatta sevilirsin; yine de bir yerde hep tam oraya ait olmadığını hissettiren görünmez bir sınır olur. Türkiye olmasaydı, 'Ben Bulgaristan Türküyüm' diyen biri nereye gidecekti? O görünmez sınır bazen haritada değil; insanın adında, dilinde, inancında çiziliyor. Bir dönem bunların hepsine el uzatılmaya çalışıldı; bavul kapanır, insan yola çıkar, ama boğazdaki düğüm kolay kolay çözülmez.
Bizim devlet geleneğimiz, 'dün kurduk, yarın kapatırız' cinsinden değildir; süreklilik üzerine kuruludur. Bu toprakların hafızası var, Osmanlı’dan bugüne süzülüp gelen güçlü bir devlet aklına sahibiz. Osmanlı bir imparatorluk; Cumhuriyet bir millet-devlet tecrübesidir. İkisi de aynı coğrafyanın, aynı insan malzemesinin, aynı tarihsel yürüyüşün farklı dönemleridir. Kök derin, gövde kalın, dallar geniş… Bizim devlet aklı dediğimiz şey de bu uzun yürüyüşün birikimidir.
Kusursuz muyuz? Hayır. Hangi millet kusursuz? Hangi devlet, ben hiç hata yapmadım, diyebilir? Asıl mesele, hatayı görüp düzeltme iradesi gösterebilmektir. Ülkeyi yerden yere vuran dil güç üretmez; kendini ciddiye alan, eksiklerini onaran ülke güçlenir. Bilge devlet, eleştiriye tahammülsüzlük göstermez; eleştiriyi ülke yararına kullanmayı bilir.
Memleketi sevmek gözü kapalı bir bağlılık değildir. Vatan sevgisi, sorunları görmezden gelip 'her şey yolunda' demek yerine, yolunda gitmeyene omuz vermektir. Evi seviyorsan çatısı akınca 'zaten bu ev çürük' diye bağırıp sokağa da taşınmazsın; tamir edersin. Çünkü biliyorsun, ’benim evim' diyebileceğin bir yer kolay bulunmaz.
Türkiye’de bazı insanlarda, kendi devletini durmadan kötüleyip başkasını göklere çıkarma alışkanlığı var. 'Batı hayranlığı' dediğimiz şey de çoğu zaman Batı’yı tanımaktan değil, kendini küçük görme refleksinden besleniyor.
O refleks yaralarımıza merhem olmaz; memleketle aramıza görünmez bir duvar örer. Oysa asıl ihtiyaç, özgüvenle konuşabilmek, yanlışa yanlış demek, doğruya da hakkını teslim etmektir. Gençlerimizin bavul hazırlamak yerine milli projelerde umut bulduğu, farklı düşünenlerin birbirlerine düşmanlaşmadan konuşabildiği, devletin vatandaşını sadece yönetilen olarak görmeyip eleştirilerine kulak verdiği gün, ‘güç’ sözde kalmayıp hayata dokunur.
Burası, 'bitti' denilen yerden yeniden başlayanların toprağıdır. Tarihimizde çok defa gördük: En zor zamanlarda, toplum refleksi, devlet aklıyla birleşti ve dışarıdan verilen hükümler yerle bir edildi. Dün 'hasta adam' dediler, bugün 'denge unsuru' diyorlar. Yarın ne diyeceklerini de biz belirleriz: Çalışarak, üreterek, toplumsal adaleti koruyarak…
Türkiye’yi sevmek parti rozeti değildir; kimlik kartına da sığmaz. Bu, bir hayat meselesidir. Bu vatanın içinde herkes var: Eleştiren de, kızan da, kırılan da, koşan da… Hepimiz aynı gemideyiz; farkımız, kimimizin güvertede rüzgârı suçlaması, kimimizin yelkeni ayarlaması…
Gemiyi daha iyi yüzdürmek için çabalayan tarafta olalım. Beynimiz de, kalbimiz de bunu söylüyor. Çünkü vatan önemlidir. Çünkü başka vatan yok. Ve çünkü bu ülkenin hikâyesi, akıl ve sevgisiyle büyür.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN - İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ