Prometheus’un ateşinden yapay zekânın kodlarına

Prometheus, tanrıların ateşini çalarak insanlığa düşünmenin, sorgulamanın ve üretmenin metaforik gücünü armağan etti ve çağlar boyunca da uygarlıkların şekillenmesini sağladı. Öte yandan; bu toplumsal dönüşüm sürecinin her çağda bir bedeli oldu. Zincire vurulan sadece Prometheus değildi… Çoğu zaman insanların vicdanları, özgürlükleri ve gelecekleri de bu zincirin güçlü bir halkasını oluşturdu. Bugün yeni bir ateş ile karşı karşıyayız: Yapay Zekânın Kodları. Bu kodlar görünürde satır satır düzenli verileri bünyelerinde barındırsalar da o satır aralarında insanlığın yönünü belirleyecek, değiştirecek kararlar da gizlidir. Dahası, üretilen ve ulaşılabilen bilginin çokluğuna ve hızına karşın; anlamın ve derinliğin kaybolduğu bir çağdayız. Yapay Zekânın Kodları, bugünün görünmeyen; ama her şeyi etkileyen potansiyelini ve bilinmezliğini temsil etmektedir. Bu kodlar ki seçimlerimizi yönlendiren algoritmalardan, yüzümüzü tanıyan sistemlere, kararlarımızı bizden önce veren ve bize dikte eden dijital akıllara kadar çeşitlilik göstermektedir… Prometheus’un ateşi, sadece bir mit değildir; insanlığın geçmişten bugüne taşıdığı bilgelik ve risk dengesini de yansıtmaktadır. O ateş yolumuzu aydınlatırken, ormanlarımızı da yakmıştır. Bu nedenle de her teknolojik gelişme içinde umut barındırdığı kadar, yıkım ihtimalini de taşır. Yolumuzu aydınlatmak için ateşi tutarken, elimizin de yanabileceğini unutmamamız gerekir. Prometheus’un ateşiyle mağaralardan çıkan insanlık; yapay zekâ kodları ile kendi gölgelerini yeniden sorgulamak zorundadır… Kim yazıyor bu kodları? Kim denetliyor? Ve en önemlisi: Bu kodlar, kimin çıkarına çalışıyor? Bilinç, yalnızca insan zihninin değil; makinelerle etkileşim içinde şekillenen bir içsel dönüşümün adıdır. Teknolojiyi kullandığımızı düşünürken, farkında olmadan teknoloji bizi dönüştürmektedir: ne izlediğimizi, neyi sevdiğimizi, neye inandığımızı, nasıl düşünmemiz gerektiğini… Tüm bu seçimler, bir yapay zekâ mimarisinin algoritmik süzgecinden geçmekte ve bu dönüşüm hem zihinsel hem de varoluşsal bir yapıya hızla evirilmektedir. Sorumluluk, 21. yüzyılın en önemli etik yüküdür. Verinin tanrılaştırıldığı bir dönemde, ne yapabildiğimiz ve ne yapmamayı seçtiğimiz bizi tanımlamaktadır. İnsan kalabilmek, anlam üretebilmek, başkasının varlığını gözetebilmek… Bütün bunlar, teknolojinin ötesinde ahlaki bir duruşu gerektirir; çünkü teknolojik güç, etik pusula olmadan yönsüz bir kuvvete dönüşür. Bugün Prometheus’un ateşi artık elimizde değil, veri merkezlerinde yanmaktadır. Sorulması gereken soru şudur: Bu yeni ateşle ne yapacağız? Isınacak mıyız, yoksa yanacak mıyız? Belki de yanıt, kodların içinde değil; vicdanlarımızın algoritmasında gizlidir.

BİLGELİĞİN DİJİTAL YANILSAMASI: BİLGİ ÇAĞINDA SORGULAMANIN ANLAMI

21 yüzyılın ilk çeyreğinde teknoloji yalnızca bir araç olmaktan çıkmış, bireyin düşünme biçimini, duygusal deneyimlerini ve hatta insanı yeniden tanımlayan çok katmanlı bir hayat biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle teknolojik gelişmelerin sunduğu olanaklarla birlikte; onun gölgesinde kalan etik, psikolojik ve kültürel boyutları da eş zamanlı olarak sorgulamamız gerekmektedir.  Bu sorgulama süreci, en temelde bilgi ile bilgelik arasındaki farkın yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Sokrates’in “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, bilgiye ulaşmanın ötesinde onu anlamlandırmanın, eleştirel ve etik bağlamda yorumlamanın önemine dikkat çekmektedir. Oysa dijital çağın bireyi bilgiye erişim kolaylığını, çoğu zaman, bilgelikle karıştırmakta ve “her şeyi biliyorum” yüzeyselliğine ve yanılsamasına kapılmaktadır. Yapay zekâ tabanlı sistemler, bireyin sorularını yanıtlamaktan çok; sıklıkla algoritmik olarak öne çıkarılmış, popüler içerikleri sunmakta ve hakikatin yerine görünürlüğü koymaktadır. Bu durum ise dijital çağın bilgeliğini, dikkatle analiz edilmemiş veriler, bağlamdan kopuk içerikler ve doğruluk filtresinden geçmemiş sonuçlarla sınırlamaktadır. Yapay zekâ sistemleri, veri işleme ve örüntü tanıma konularında her ne kadar güçlü performans sergilese de felsefi sorgulama yetisi, “neden?” sorusunu anlamlandırma ve yöneltme becerisi henüz gelişmemiştir. Bu bağlamda da insanı diğer bilişsel sistemlerden ayıran temel unsur, eleştirel düşünme ve epistemolojik farkındalık geliştirme kapasitesidir. Bu farkındalık, yalnızca teknolojiyi nasıl kullandığımızla değil; ona nasıl baktığımız ve onu nerede konumlandırdığımızla da ilgilidir. Teknolojiye yönelik yaklaşımımız; insanı merkeze alıp almadığımızı, insan öznesinin anlamını yeniden nasıl tanımladığımızı da belirlemektedir.

TEKNOLOJİK BAKIŞIN NESNELEŞTİRDİĞİ İNSAN: VARLIK, VERİ VE AHLÂK ARASINDA

Martin Heidegger, teknolojiyi araçsal bir yapı ve dünyaya ilişkin bir açığa çıkarma tarzı olarak tanımlar. Ona göre modern teknoloji, varlıkları yalnızca “kullanılabilir kaynak” olarak görme eğilimindedir; bu bakış açısı, doğanın, nesnelerin ve hatta insanın bir “stok” olarak algılanmasına yol açmaktadır. 2000’li yılların dijital sistemlerinde insanın bir veri kaynağına indirgenmesi, bu anlayışın doğrudan bir uzantısıdır. Sosyal medya platformlarında kullanıcıların beğeni sayıları, e-ticaret algoritmalarının davranışsal tahminleme sistemleri, sağlık teknolojilerindeki biyometrik analizler vb.leri bireyi hem tüketen hem de veri üreten bir nesne olarak kodlamaktadır. Böylece insanın özgünlüğü, ruhsallığı ve ahlakiliği sadece nicel ölçümlere ve algoritmik öngörülere hapsedilmektedir. Oysa insan varoluşu, yalnızca rasyonel tercihlerden ibaret değildir. İnsanın ruhsal yapısı, kodlarla modellenemeyecek kadar karmaşıktır. Merhamet, çelişki, sezgi, şiirsel düşünme gibi insani nitelikler, bilişsel hesaplamalarla sınırlanamayacak düzeyde çok katmanlıdır. Bu nedenle de insanı sadece veri üretimiyle tanımlamak, onun etik ve varoluşsal boyutlarını yok saymak anlamına gelmektedir. Bugün içinde yaşadığımız teknolojik sistem, teknolojiyi insanileştirmekten çok, insanı teknolojileştirme kodlamakta; bu da zamanla sessiz ve fark edilmeden gerçekleşen bir normalleşme sürecine dönüşmektedir. İnsan, kendi dönüşümünün nesnesi hâline gelmektedir. Bu noktada temel bir soru daha gündeme gelmektedir: İnsanın ahlâkı otomatikleştirilebilir mi? Algoritmalar, etik kararlar verebilir mi? Ve daha önemlisi, bireyin özgürlük alanı hangi sınırlar içinde korunabilir? Bu sorular, yalnızca teknik değil; aynı zamanda da ontolojik ve normatif bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Teknolojik sistemler ne kadar gelişmiş olursa olsun; insanın değerini belirleyen temel ölçüt, onun sorgulayan, irade taşıyan ve etik sorumluluk üstlenen bir özne oluşudur. Teknoloji, hayatın bir orkestrası ise insanlık yalnızca dinleyici değil; aynı zamanda aktif bir besteci ve yorumcu olmalıdır. Makinelere tüm sorumluluğu bırakmak ya da geleneksel enstrümanları tamamen terk etmek yerine -akıl, kalp ve etik eşliğinde- ortak bir melodi üretmek hedeflenmelidir. Bu ortak üretim sürecinde unutulmaması gereken temel ilke şudur: Teknoloji bize olanaklar sunar; ancak, yönü ve anlamını biz belirleriz. Önemli olan; elimizdeki ateşi nasıl, neden, ne zaman ve kimin için taşıdığımızın farkında olmamızdır. © Kurubacak, G. (2025). Prometheus’un ateşinden yapay zekânın kodlarına. www.haberdili.com Haftalık Köşe Yazısı. 01 Ağustos 2025. Erişim: https://www.haberdili.com/prof-dr-gulsun-kurubacak-cakir-yazdi-prometheusun-atesinden-yapay-zekanin-kodlarina/ PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR