Sevr’in gölgesinde bir “Toplumsal Mutabakat” denemesi: 10 Ağustos Yasası ve millet iradesinin zorunluluğu

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Ekim 2025’te başlayan ve uzatma kararıyla devam eden yoğun bir yasama yılının son günlerinde, tarihi bir virajı dönmeye hazırlanıyor. Genel Kurul’un yarınki (10 Ağustos) birleşiminde, kamuoyunda kısaca “çerçeve yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin görüşmelerine başlanacak ve teklifin kanunlaşmasının ardından Meclis tatile girecek. Teklifin içeriği, bir yandan PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi gibi kritik bir süreci yönetmeyi hedeflerken, diğer yandan toplumun en derin yaralarına dokunan, üst sınırı 15 yıla kadar olan suçlarda 5 yıl, daha ağır suçlarda ise 10 yıla varan soruşturma ve kovuşturma ertelemeleri ile infaz düzenlemeleri getiriyor. Ancak tüm bu ağır hukuki düzenlemelerin görüşülmeye başlanacağı tarihin 10 Ağustos’a, yani Sevr Antlaşması’nın yıldönümüne denk gelmesi, meselenin özünü hukuk tekniğinden alıp, doğrudan milli varoluş bilincinin ve egemenliğin kalbine taşımaktadır.

TARİHİN TEKERRÜR ETTİRMEDİĞİ, AMA HATIRLATTIĞI BİR GÜN

Sevr, Türk milletinin kolektif hafızasında yalnızca bir antlaşma değil; emperyalizmin, bölünmenin, egemenliğin gaspının ve yok oluşun sembolüdür. 10 Ağustos 1920’de atılan imzalar, milletin azim ve kararlılığıyla Lozan’da hukuken, İstiklal Harbi’yle fiilen yırtılıp atılmıştır. Bugün ise Meclis, tam da o tarihte, bölücü terör örgütü PKK’nın silah bırakması şartına bağlanmış, kapsamı ve sonuçları itibariyle toplumun tamamını derinden etkileyecek bir yasayı ele almaktadır. Takvimin bu şekilde kesişmesi, en hafif tabirle, tarihsel bilinçten yoksun bir tesadüf olarak açıklanamayacak kadar ağırdır. Halk nezdinde, “Sevr’i dayatan zihniyetle mücadele eden Meclis, bugün neden bu yasayı konuşuyor?” sorusu meşru bir zemine oturur. Bu soru, yasanın içeriğinden bağımsız olarak, sürecin toplumsal meşruiyetini daha başlangıçta zedeleyen bir gölgeye dönüşmektedir.

TEKLİFİN İÇERİĞİ VE TOPLUMSAL MUTABAKATIN SINIRLARI

Adalet Komisyonu’nda 7 Ağustos’ta başlayıp ertesi gün sabaha karşı kabul edilen 12 maddelik teklif, hukuki bir mekanizma kurmanın ötesinde, bir “toplumsal sözleşme” niteliği taşımaktadır. Özünde şunları barındırmaktadır: Bir kanun teklifinin “toplumsal bütünleşme” gibi iddialı bir isim taşıması, onun yalnızca Meclis çoğunluğunun iradesiyle değil, topyekûn milletin iradesiyle şekillenmesi gerektiği fikrini doğurur. Ne var ki, teklifin içerdiği hükümler (infaz ertelemeleri, kapsam dışı bırakılan suçların sınırları, Kurul’un geniş yetkileri ve görevlilere getirilen “hukuki, idari, cezai sorumsuzluk” zırhı), toplumun farklı kesimlerinde ciddi endişelere ve meşruiyet sorgulamalarına yol açmaktadır. Şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurları başta olmak üzere geniş kitleler, bu düzenlemenin adalet duygusunu zedelediği, fail ile mağduru aynı potada erittiği kanısındadır. Tam da bu noktada, temsili demokrasinin sınırlarına gelinmiş, mesele artık Meclis duvarlarını aşarak doğrudan milletin egemenlik hakkına başvurmayı zorunlu kılmıştır.

ÇIKIŞ YOLU: MİLLET İRADESİNİN DOĞRUDAN TECELLİSİ OLARAK REFERANDUM

Hukuk devleti, kanunların sadece usulüne uygun çıkarılması değil, aynı zamanda toplumun vicdanında karşılık bulmasıdır. “Milli Dayanışma” gibi bir başlık taşıyan, ancak toplumu derinden bölen bir meselede, dayanışmayı tesis etmenin yegâne meşru ve kalıcı yolu, sahibi olan millete sormaktır. Anayasa’nın 175. maddesi çerçevesinde olmasa bile, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir cumhuriyette, yasa koyucunun bu nitelikteki bir düzenlemeyi doğrudan halk oylamasına sunması, siyasi bir tercihten öte, tarihi ve vicdani bir sorumluluktur. Referandum çağrısı, şu gerekçelerle elzemdir:
  1. Meşruiyet Zemini:Sevr’in yıldönümü gibi sembolik yüklü bir tarihte başlayan bu süreç, zaten bir meşruiyet kriziyle maluldür. Bu gölgeyi dağıtmanın tek yolu, iradeyi tartışmasız biçimde milletin kendisinde tecelli ettirmektir. Meclis’ten çıkacak bir karar, “Sevr’in rövanşı” gibi algılanma riskini daima taşıyacak; oysa sandıktan çıkacak bir “Evet” veya “Hayır”, bu tarihsel yükü nötralize edebilecek yeğâne güçtür.
  2. Toplumsal Barışın Temini:Kanunun adı “toplumsal bütünleşme”dir; fakat bütünleşme, dayatmayla değil, rızayla olur. Toplumun en temel fay hatlarından birini oluşturan terörle mücadele ve fail-mağdur ilişkisi gibi bir konuda, 600 milletvekilinin iradesi, 85 milyonun ortak vicdanını bağlamakta yetersiz kalabilir. Referandum, bölünmüşlüğü onarma, en azından meşru bir zeminde yönetme fırsatı sunar.
  3. Tarihsel Hesap Verebilirlik:10 Ağustos gibi bir günde başlayan ve geniş bir erteleme/af mekanizması getiren bu yasa, tarihe “Sevr’in gölgesinde çıkarılan yasa” olarak geçmeye adaydır. Yasa koyucular, bu ağır tarihsel sorumluluğu tek başlarına omuzlamak yerine, kararı milletle paylaşarak hem tarihe karşı hem de gelecek nesillere karşı hesap verebilirliklerini sağlamlaştırabilir.
Sonuç TBMM Genel Kurulu, yarın sadece bir kanun teklifini değil, aynı zamanda milletin tarihsel kodlarıyla, acılarıyla ve egemenlik anlayışıyla olan bağını da masaya yatıracaktır. Adı ister “çerçeve yasa” ister “milli dayanışma” olsun, bu düzenleme, etkileri itibarıyla bir anayasa değişikliğine eşdeğer bir toplumsal dönüşümü hedeflemektedir. Böylesi bir dönüşümün mimarı, dar koridorlarda şekillenen siyasi mutabakatlar değil, aziz şehitlerimizin emanet ettiği bu vatanın asli sahibi olan milletin ta kendisi olmalıdır. Çağrımız nettir: Gazi Meclis, bu kritik eşikte, millet iradesini en yüce merci olarak tanımalı ve bu düzenlemeyi referanduma götürerek, Sevr’in kara gölgesini sandığın aydınlığıyla dağıtmalıdır. Tarih, bu sorumluluğun gereğini yapanları saygıyla, gereğini yapmayanları ise milletin ortak vicdanına mahkûm ederek yazacaktır. AV. CİHAN CEBECİ