Üniversitenin yeniden doğuşu: Yapay zekâ çağında bilgi kurumlarından bilişsel kurumlara geçiş

Üniversiteler yaklaşık bin yıldır insanlığın en etkili bilgi kurumları arasında yer almaktadır. Orta Çağ’ın ilk üniversitelerinden günümüz araştırma üniversitelerine kadar uzanan süreçte müfredatlar, bilimsel paradigmalar, disiplinler, araştırma yöntemleri ve teknolojik altyapılar önemli ölçüde değişmiştir. Buna karşın üniversitenin temel işlevi büyük ölçüde aynı kalmıştır: bilgiyi üretmek, düzenlemek, doğrulamak, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak. Tarihsel olarak üniversite, bilginin görece kıt olduğu bir dünyada uzmanlığı kurumsallaştıran ve bilgiye erişimi organize eden temel yapı olarak ortaya çıkmıştır. Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde yükseköğretim sistemleri yeni bir tarihsel dönüşüm süreciyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu dönüşüm çoğu zaman dijitalleşme, çevrim içi öğrenme, büyük veri, öğrenme analitikleri ve yapay zekâ destekli öğretim uygulamaları bağlamında ele alınmaktadır. Var olan çalışmaların önemli bir bölümü yapay zekânın öğretim süreçleri, araştırma performansı, öğrenme deneyimleri ve yönetsel verimlilik üzerindeki etkilerine odaklanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, değişimin görünen yüzünü oluşturan teknolojik yenilikleri açıklarken, yükseköğretimin örgütsel yapısında meydana gelen daha derin dönüşümleri yeterince görünür kılamamaktadır. Yapay zekâ çağında önemli olan; kullanılan araçlardan çok, kurumların bilgiyi üretme, anlamlandırma, bütünleştirme ve eyleme dönüştürme süreçlerinin nasıl yeniden yapılandığıyla ilişkilidir. Bu yeniden yapılanma, üniversitenin düşünme biçiminden karar alma mekanizmalarına, kurumsal hafızasından bilgi işleme kapasitesine kadar uzanan geniş bir alanı etkilemektedir. Dönüşüm sadece teknik altyapılarda gerçekleşmemekte; üniversiteyi mümkün kılan zihinsel örgütlenme biçimleri de yeni koşullara uyum sağlamaktadır. Bu nedenle yapay zekâ çağında ortaya çıkan gelişmeler, eğitim teknolojilerindeki olağan yenilenme döngülerinin ötesine geçerek yükseköğretimin tarihsel rolünü ve toplumsal işlevlerini yeniden yorumlamayı gerektirmektedir. Söz konusu süreç aynı zamanda bilgi kıtlığı üzerine kurulmuş yapılardan bilgi bolluğunun belirleyici olduğu bir ortama geçişi ifade etmektedir. Geçmişte üniversiteler bilgiye erişimin başlıca kapıları olarak işlev görmekteydi. Günümüzde yapay zekâ sistemleri, büyük ölçekli veri altyapıları, bilgi ağları ve dağıtık hesaplama yapıları bilgiye ulaşımı yaygınlaştırmaktadır. Bu gelişme, yükseköğretim kurumlarının önemini sahip oldukları bilgi miktarından çok, bilgiyi yorumlama, ilişkilendirme, sentezleme ve yeni bilgi üretimini yönlendirme kapasiteleriyle bağlantılı hâle getirmektedir. Böylece üniversite, insan uzmanlığı ile hesaplamalı sistemlerin etkileşim içinde bulunduğu yeni bir örgütsel yapıya doğru evrilmektedir. Bununla birlikte alanyazında, yükseköğretimin bu yeni karakterini açıklamaya yönelik kuramsal çerçeveler sınırlı görünmektedir. Yapay zekâ çoğu zaman bir öğretim teknolojisi, otomasyon aracı veya karar destek sistemi olarak ele alınırken, üniversitenin dönüşen kurumsal mantığı daha az ilgi görmektedir. Bu durum, dijital dönüşümün teknolojik yenilikler üzerinden okunmasını teşvik etmekte; yükseköğretimde ortaya çıkan daha kapsamlı yeniden yapılanmanın anlaşılmasını güçleştirmektedir. Öğretim üyeliği, öğrencilik, araştırma ve geliştirme etkinlikleri, sürdürülebilirlik, yenilik, yönetişim ve kurumsal hafıza gibi temel bileşenler yeni koşullar altında farklı anlamlar kazanmaktadır. Geleceğin üniversitesi, fiziksel büyüklüğü ya da sahip olduğu kaynakların hacmiyle tanımlanan bir yapı olmaktan uzaklaşmakta; farklı zekâ biçimlerini ortak amaçlar doğrultusunda bir araya getirebilme kapasitesiyle öne çıkmaktadır. Bu yeni paradigmada üniversite, bilginin depolandığı veya aktarıldığı bir kurumdan çok; insan muhakemesi ile yapay zekâ sistemlerinin sürekli etkileşim içinde bulunduğu dağıtık bir öğrenme ve üretim ekosistemi olarak şekillenmektedir. Bu bağlamda yükseköğretim kurumlarının gelecekteki rekabet gücü, fiziksel olanaklarından çok; insan bilişi ile yapay zekâ arasında kurulan iş birliğinin derinliği, karmaşıklığı ve üretkenliğiyle ilişkilendirilecektir. Üniversitenin geleceği sadece teknolojik yeniliklerin yaygınlaşmasıyla belirlenmemelidir. Belirleyici olan, kurumsal aklın nasıl yapılandığı, bilgi işleme süreçlerinin nasıl örgütlendiği ve farklı zekâ biçimlerinin nasıl bir araya getirildiğidir. Yapay zekâ çağında üniversitenin yeniden doğuşu, yeni cihazların veya yazılımların benimsenmesinden önce, yeni bir kurumsal aklın ortaya çıkışı olarak değerlendirilebilir. Yapay zekâ çağında ortaya çıkan bu yeniden yapılanmayı anlamlandırabilmek için üniversitenin tarihsel gelişimine daha geniş bir açıdan bakmak gerekmektedir. Bu dönüşüm; bilgiye erişim biçimleri, öğrenme süreçleri ve kurumsal aklın örgütlenişi temelinde birbirinden ayrılan üç temel dönem üzerinden okunabilir.

ÜNİVERSİTENİN BİRİNCİ DÖNEMİ: BİLGİNİN MUHAFAZA EDİLDİĞİ KURUM

Üniversitenin ortaya çıkışı çoğu zaman eğitim tarihinin doğal bir sonucu olarak anlatılmaktadır. Tarihsel açıdan bakıldığında üniversite, belirli bir bilgi düzeninin kurumsal ifadesi olarak şekillenmiştir. Bu dönemin ayırt edici özelliği; bilginin sınırlı, kırılgan ve erişimi son derece zor bir kaynak olmasıdır. Böyle bir ortamda üniversitenin temel görevi, var olan bilgi birikiminin sürekliliğini sağlamak ve onu kuşaklar boyunca taşımaktır. Günümüz dünyasında bilgiye ulaşmak sıradan bir etkinlik hâline gelmiştir. Bir araştırma makalesi, tarihsel belge veya bilimsel kuram dünyanın herhangi bir yerinden saniyeler içerisinde görüntülenebilmektedir. Üniversitenin ilk dönemlerinde ise durum bütünüyle farklıdır. Bilginin üretimi yavaş ilerlemekte, çoğaltılması yüksek maliyet gerektirmekte ve dolaşıma girmesi fiziksel sınırlamalar tarafından belirlenmektedir. Bu koşullar altında üniversite, öğrenmenin gerçekleştiği bir mekândan çok; insanlığın düşünsel mirasını muhafaza eden kurumsal bir yapı olarak işlev görmektedir. Orta Çağ dünyasında bir el yazmasının çoğaltılması aylar, hatta yıllar sürebilmektedir. Bir metnin kaybı, bir kitabın ortadan kalkmasının ötesinde sonuçlar doğurmaktadır. Böyle bir durum, belirli düşünce geleneklerinin, bilimsel birikimlerin ve yorumlama çerçevelerinin kuşaklar boyunca taşınma kapasitesini de etkileyebilmektedir. Bu nedenle; kütüphaneler dönemin bilgi ekosisteminin merkezinde yer almaktadır. Benzer biçimde arşivler de geçmişe ilişkin kayıtların saklandığı alanlar olmanın ötesinde; toplumsal ve kurumsal sürekliliğin güvencesi olarak görülmektedir. Hukuki belgelerden bilimsel gözlemlere, dini metinlerden devlet kayıtlarına kadar geniş bir bilgi birikimi bu yapılar aracılığıyla korunmaktadır. Bu tarihsel bağlam uzmanlık kavramına da farklı bir anlam yüklemektedir. Günümüzde uzmanlık çoğu zaman belirli bir alandaki bilgi ve beceri düzeyiyle ilişkilendirilmektedir. İlk üniversite modelinde ise uzmanlık, erişimi sınırlı bilgi kaynaklarına ulaşabilme ve onları yorumlayabilme kapasitesini ifade etmektedir. Hukukçu, ilahiyatçı ya da filozof olarak kabul edilen kişiler, dönemin entelektüel birikimini temsil etmektedir. Bu kişiler, toplumun büyük bölümü için ulaşılması güç düşünsel kaynaklara erişebilen seçkin aktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemde profesör figürü de farklı bir işlev üstlenmektedir. Profesör, dönemin bilgi düzeninin temel aktörlerinden biri olarak konumlanmaktadır. Bilginin dolaşımını yönlendirmekte, yorumlama süreçlerine çerçeve kazandırmakta ve akademik otoritenin sınırlarını şekillendirmektedir. Kitapların sınırlı sayıda olduğu, arşivlere erişimin kısıtlandığı ve bilgi kaynaklarının geniş kitlelere açılmadığı bir dünyada profesör, düşünsel miras ile öğrenci arasındaki temel aracıyı temsil etmekte, akademik otoritesini de büyük ölçüde bu konumdan almaktadır. Üniversitenin ilk dönemini anlamak için basit bir karşılaştırma yeterlidir. On üçüncü yüzyılda Aristoteles’in eserlerine ulaşmak isteyen bir öğrencinin belirli bir üniversiteye gitmesi, belirli bir hocanın çevresine girmesi ve belirli kaynaklara erişim izni alması gerekmektedir. Yirmi birinci yüzyılda ise aynı eserler dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan tarafından birkaç saniye içinde görüntülenebilmektedir. Bu dönüşüm, teknolojik ilerlemelerin ötesinde bilgiye dayalı toplumsal düzenin yeniden şekillenmesini ifade etmektedir. Bilginin üretimi, dolaşımı ve paylaşımı farklı ilkeler ve yeni dinamikler etrafında örgütlenmektedir. Üniversite, medeniyetin düşünsel mirasını koruyan, düzenleyen ve sürekliliğini sağlayan kurumsal bir bellek olarak çalışmaktadır. Kütüphaneler bu yapının hafızasını, arşivler devamlılığını, uzmanlık alanları örgütlenmesini, profesörler ise erişim mekanizmalarını oluşturmaktadır. Bilginin kıt olduğu bir çağda üniversitenin gücü fiziksel büyüklüğünden ya da öğrenci sayısından kaynaklanmamaktadır. Gücün kaynağı, koruduğu entelektüel miras ve bu mirası gelecek kuşaklara aktarabilme kapasitesidir.

ÜNİVERSİTENİN İKİNCİ DÖNEMİ: BİLGİNİN MUHAFIZLIĞINDAN BİLGİNİN HAKEMLİĞİNE

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaygınlaşan dijital ağlar ve internet teknolojileri, insanlık tarihinin en kapsamlı bilgi dolaşımı süreçlerinden birini başlatmıştır. Bu gelişme, yeni bir iletişim altyapısının ortaya çıkışının ötesinde sonuçlar üretmektedir. Aynı zamanda üniversitenin yüzyıllardır sürdürdüğü temel işlevlerin yeniden yorumlanmasına zemin hazırlamaktadır. İlk üniversite modelinin dayandığı temel varsayım açıktır: Bilgi sınırlı bir kaynaktır ve korunması gerekir. İnternet çağında ise bilgi, küresel ölçekte dolaşıma giren, çoğalan ve geniş kitleler tarafından erişilebilen bir nitelik kazanmaktadır. İnsanlık tarihinde ilk kez bilgi kıtlığının yerini bilgi bolluğu almaktadır. Bu dönüşümün etkileri başlangıçta daha çok teknolojik gelişmeler üzerinden okunmaktadır. İnternet, yeni bir kütüphane, yeni bir iletişim ortamı ve yeni bir yayın altyapısı olarak değerlendirilmektedir. Ancak yaşanan değişim çok daha derin bir yapısal dönüşümü ifade etmektedir. Asıl değişim, bilginin üretim, paylaşım ve kullanım biçimlerinin yeniden örgütlenmesinde ortaya çıkmaktadır. Üniversitelerin duvarları içerisinde muhafaza edilen kaynaklar giderek daha geniş kitlelerin erişimine açılmaktadır. Dijital kütüphaneler büyümekte, açık erişim hareketleri yaygınlaşmakta, akademik dergiler çevrim içi ortamlarda küresel okuyucularla buluşmaktadır. Bilimsel veri tabanları dünyanın farklı bölgelerinden araştırmacılar tarafından kullanılabilmektedir. Bir zamanlar belirli uzmanlık çevrelerinin kullanımında bulunan kaynaklar, toplumsal dolaşımın doğal parçaları hâline gelmektedir. Böylece yükseköğretim kurumları yeni bir konuma geçmektedir. Üniversitenin toplumsal değeri, sahip olduğu bilgi miktarından çok, güvenilir bilgi üretme ve doğrulama kapasitesiyle ilişkilendirilmektedir. İnternet bilgi hacmini sürekli büyütmektedir. Bu büyüme, aynı zamanda kaynak çeşitliliğini, yorum farklılıklarını ve doğrulama gereksinimini de artırmaktadır. İçerik üretme kapasitesi bireylere, kurumlara ve dijital platformlara yayılmaktadır. Bilgi ekosistemi genişledikçe, güvenilirlik konusu daha merkezi bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle üniversite yeni bir tarihsel rol üstlenmektedir: Birinci dönemde üniversite bilgiye erişimin kapısını temsil etmektedir. İkinci dönemde ise güvenilir bilgiye ulaşmanın temel referans noktalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Bu dönüşüm profesör figürünü de yeniden şekillendirmektedir. Akademisyenin değeri, sahip olduğu kaynakların miktarından çok, bilgi yığınları arasından güvenilir olanı seçebilme, değerlendirebilme ve anlamlandırabilme kapasitesiyle ilişkilendirilmektedir. Akademik otoritenin dayandığı temel de buna paralel olarak değişmektedir. Birinci dönemde otorite bilgiye erişimle bağlantılıdır. İkinci dönemde ise değerlendirme, doğrulama ve bilimsel güven üretimi ön plana çıkmaktadır. Hakemlik sistemleri bu süreçte daha görünür bir konum kazanmaktadır. Akademik dergiler bilimsel çalışmaların yayımlandığı platformlar olmanın yanı sıra kalite ve güven mekanizmaları olarak da işlev görmektedir. Atıf sistemleri, araştırma yöntemleri, etik kurullar ve kalite süreçleri yükseköğretimin temel bileşenleri arasında daha merkezi bir yer edinmektedir. İnternet çağında belirleyici soru; bilgiye ulaşmanın yollarından çok, hangi bilginin güvenilir kabul edileceği etrafında şekillenmektedir. Bu nedenle üniversite, bilgi ekosisteminin güven üretme kapasitesini temsil eden kurumlardan biri hâline gelmektedir. Bu dönüşüm günlük hayatta da açık biçimde gözlenmektedir. Bir sağlık sorunu yaşayan birey birkaç dakika içinde binlerce internet sayfasına ulaşabilmektedir. Yapay zekâ destekli arama sistemleri yüzlerce öneri sunabilmektedir. Sosyal medya platformları sayısız görüş ve yorum üretmektedir. Buna rağmen insanlar üniversite hastanelerinin araştırmalarına, tıp fakültelerinin uzmanlarına ve bilimsel dergilerde yayımlanan çalışmalara yönelmektedir. Benzer biçimde iklim değişikliği, enerji politikaları, ekonomik krizler ve halk sağlığı gibi karmaşık konularda toplumun başvurduğu temel referans kaynakları arasında üniversiteler önemli bir yer tutmaktadır. Burada yükseköğretimin toplumsal değerinin yeni kaynağı ortaya çıkmaktadır. Üniversitenin önemi, en fazla bilgiyi saklayan kurum olmasından çok, güvenilir bilgi üretme, değerlendirme ve doğrulama kapasitesinden beslenmektedir. Bir anlamda internet çağında üniversiteler bilgi depolarından güven kurumlarına dönüşmektedir. Ancak bu dönem de yükseköğretimin son evresi olarak kalmamaktadır. Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde ortaya çıkan yapay zekâ sistemleri bilgiye erişimi hızlandırmanın yanında analiz, sentez, yorumlama ve karar destek süreçlerine de katılmaktadır. Böylece üniversitenin üçüncü büyük tarihsel dönüşümü başlamaktadır. Birinci dönemde üniversite bilginin muhafızı olarak çalışmaktadır. İkinci dönemde güvenilir bilginin hakemi olarak konumlanmaktadır. Üçüncü dönemde ise üniversitenin düşünme kapasitesi yeni bir yapısal dönüşüm sürecine girmektedir. Bu yeni aşama, önceki iki tarihsel dönemi aşan ölçekte sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır.

ÜNİVERSİTENİN ÜÇÜNCÜ DÖNEMİ: BİLİŞSEL TEKELİN ÇÖZÜLMESİ VE KURUMSAL AKLIN YENİDEN YAPILANMASI

Yükseköğretim alanyazınında yapay zekâ çoğu zaman yeni bir eğitim teknolojisi, karar destek sistemi veya akademik verimlilik aracı olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, yaşanmakta olan dönüşümün sadece görünen katmanına odaklanmaktadır. Tarihsel açıdan değerlendirildiğinde yapay zekânın üniversite üzerindeki etkisi, internetin yarattığı dönüşümden farklı bir karakter taşımaktadır. İnternet bilginin dolaşım biçimini dönüştürmektedir. Yapay zekâ ise bilgiyle çalışma süreçlerini yeniden şekillendirmektedir. Bu ayrım yükseköğretimin geleceğini anlamak açısından önem taşımaktadır. Üniversitelerin ilk döneminde bilgiye erişim sınırlı bir ayrıcalık olarak örgütlenmektedir. İkinci dönemde bilgi dolaşımı küresel ölçekte genişlemektedir. Üçüncü dönemde ise bilgiyi işleme kapasitesi insan ve makine arasında paylaşılan yeni bir çalışma alanına dönüşmektedir. Tarih boyunca araştırma yapmak, kaynakları karşılaştırmak, kavramsal ilişkiler kurmak, sentez geliştirmek, değerlendirme yapmak ve yorum üretmek yüksek düzeyli akademik etkinlikler olarak kabul edilmektedir. Üniversitelerin toplumsal değeri de büyük ölçüde bu etkinlikleri yürütme kapasitesinden beslenmektedir. Günümüzde aynı süreçler insan ve hesaplamalı sistemlerin birlikte çalıştığı yeni bir yapıya evrilmektedir. Bir araştırmacının haftalar boyunca sürdürdüğü alanyazın taraması dakikalar içinde gerçekleştirilebilmekte, binlerce sayfalık belge kümesi eşzamanlı biçimde analiz edilebilmekte, kavramsal haritalar oluşturulabilmekte ve alternatif açıklama modelleri geliştirilebilmektedir. Buradaki dönüşüm belirli görevlerin otomatikleşmesinden çok daha kapsamlıdır. Üniversitenin temel alanını oluşturan zihinsel süreçler ilk kez insan dışındaki aktörlerle ortak bir çalışma zemini paylaşmaktadır. Bu nedenle de tartışmanın merkezinde yapay zekânın öğretim elemanlarını nasıl etkileyeceği sorusu yer almamaktadır. Önemli olan, öğretim elemanı kavramının hangi tarihsel koşullar içerisinde anlam kazandığını ve bu anlamın nasıl yeniden şekillendiğini anlayabilmektir. Modern üniversite modeli belirli varsayımlar üzerine kurulmaktadır. Bunlardan ilki, uzman bilginin belirli bireylerde yoğunlaştığı kabulüdür. İkincisi, bu bireylerin bilgiyi düzenleme ve yorumlama konusunda merkezi bir konuma sahip olmasıdır. Üçüncüsü ise öğrenmenin büyük ölçüde uzman rehberliği aracılığıyla gerçekleşmesidir. Öğretim elemanı figürü de bu tarihsel yapı içerisinde anlam kazanmaktadır. Özellikle de profesör; bilgiyi sınıflandıran, ilişkiler kuran, öncelikler belirleyen ve anlam üreten aktör olarak konumlanmaktadır. Akademik otoritenin kaynağı da büyük ölçüde bu işlevlerden beslenmektedir. Yapay zekâ sistemlerinin gelişimiyle birlikte bu varsayımlar yeni bir yorum alanı kazanmaktadır. Bilgiye erişim, bilgiyi düzenleme, özetleme, açıklama ve ilişkilendirme süreçlerinde hesaplamalı sistemler aktif roller üstlenmektedir. Böylece üniversite tarihinde ilk kez akademik otoritenin dayandığı bilişsel avantajlar yeni bir çerçeve içerisinde değerlendirilmektedir. Bu süreç öğretim üyeliğine farklı bir anlam kazandırmaktadır. Yakın geçmişte profesör, bilgiyi taşıyan kişi olarak öne çıkmaktadır. Yakın gelecekte ise profesör, insan ve yapay zekâdan oluşan bilişsel ekosistemleri yöneten, yönlendiren ve bütünleştiren aktör olarak tanımlanmaktadır. Bu dönüşüm bireysel rollerle sınırlı kalmamaktadır. Üniversitenin kurumsal yapısı da aynı süreçten etkilenmektedir. Tarih boyunca yükseköğretim kurumları üç temel koordinasyon mekanizması aracılığıyla çalışmaktadır. Birinci mekanizma bürokratik koordinasyondur. Yönetmelikler, prosedürler, görev tanımları ve hiyerarşik ilişkiler bu alan içerisinde yer almaktadır. İkinci mekanizma uzmanlık koordinasyonudur. Bölümler, fakülteler, disiplinler ve akademik alanlar uzmanlığın örgütlenmesini sağlamaktadır. Üçüncü mekanizma ise bilişsel koordinasyondur. Üniversitenin günlük işleyişinin önemli bir bölümü bu katman üzerinde gerçekleşmektedir. Kurullar, komisyonlar, stratejik planlama toplantıları, araştırma değerlendirme süreçleri, akademik yükseltme kararları, kalite çalışmaları ve kurumsal politika üretimi bu mekanizma içerisinde şekillenmektedir. Başka bir ifadeyle üniversiteler, bilgi üreten kurumlar olmanın yanında kolektif düşünme sistemleri olarak da çalışmaktadır. 2026 yılına gelindiğinde bu kolektif düşünme yapıları yeni bir aşamaya geçmektedir. Yapay zekâ sistemleri bilgi sağlamanın yanında eğilimleri analiz edebilmekte, alternatif senaryolar geliştirebilmekte, stratejik seçenekleri karşılaştırabilmekte ve karar süreçlerine katkı sunabilmektedir. Böylece üniversitenin kurumsal aklı yeni bir mimari içerisinde yeniden örgütlenmektedir. Oluşan yapı, insan zekâsı ile hesaplamalı zekânın birlikte çalıştığı hibrit bilişsel kurumlara işaret etmektedir. Yapay zekâ çağında üniversiteyi anlamanın yolu, sadece sınıflara, kampüslere veya dijital platformlara odaklanmaktan geçmemektedir. Dönüşümün merkezi; üniversitenin görünmeyen katmanında yer alan düşünme, değerlendirme, ilişkilendirme ve öngörü üretme süreçlerinde ortaya çıkmaktadır. Üniversitenin üçüncü büyük tarihsel dönüşümü burada şekillenmektedir. Bu dönüşüm, bilgiye erişim biçimlerini ve bilginin dolaşımını aşarak kurumsal aklın yeniden yapılanmasına uzanmaktadır. Bu dönüşüm, bilgiye erişim biçimlerini ve bilginin dolaşımını aşarak kurumsal aklın yeniden yapılanmasına uzanmaktadır.

BİLGİ KURUMLARINDAN BİLİŞSEL KURUMLARA

Üniversitenin tarihsel gelişimi, insanlığın bilgiyle kurduğu ilişkinin değişen biçimlerini yansıtmaktadır. Her dönem, bilginin üretilmesi, korunması, değerlendirilmesi ve kullanılması süreçlerinde ortaya çıkan yeni gereksinimlere karşılık gelen kurumsal düzenlemeleri beraberinde getirmektedir. Bu açıdan yükseköğretimin tarihi, aynı zamanda bilgi düzenlerinin evrimini anlatan bir hikâye niteliği taşımaktadır. İlk dönemde üniversite, medeniyetin düşünsel mirasını kuşaklar boyunca taşıyan kurumsal bir bellek olarak öne çıkmaktadır. Bilginin sınırlı olduğu bir çağda kütüphaneler, arşivler, uzmanlık alanları ve profesörler bu birikimin sürekliliğini sağlayan temel unsurlar hâline gelmektedir. Üniversitenin toplumsal gücü de büyük ölçüde bu koruyucu işlevden beslenmektedir. İkinci dönemde dijital ağlar ve internet teknolojileri bilgiye erişimin kapsamını genişletmektedir. Bilginin küresel ölçekte dolaşıma girmesiyle birlikte yükseköğretim kurumlarının önemi güvenilirlik, doğrulama ve bilimsel değerlendirme kapasitesi üzerinden yeniden şekillenmektedir. Böylece üniversite, bilgi ekosisteminin güven üreten temel referanslarından biri olarak konum kazanmaktadır. Üçüncü dönemde yapay zekâ, araştırma, analiz, sentez, yorumlama ve öngörü geliştirme süreçlerine katılarak yeni bir aşamanın kapılarını açmaktadır. İnsan ve hesaplamalı sistemler, üniversitenin zihinsel faaliyetlerinde ortak roller üstlenmektedir. Böylece tarih boyunca insan merkezli biçimde örgütlenen akademik çalışma süreçleri daha geniş bir bilişsel ekosistem içerisinde yeniden yapılandırılmaktadır. Bu gelişmeler, yükseköğretimin geleceğini teknolojik araçların kullanımının ötesine taşımaktadır.  Karar süreçleri, araştırma altyapıları, bilgi işleme mekanizmaları, yönetişim tasarımları ve ortak düşünme uygulamaları yeni bir örgütlenme biçimi kazanmaktadır. Üniversitenin geleceği, farklı zekâ biçimleri arasında kurulan iş birliğinin niteliğiyle ilişkilendirilmektedir. Gelecek dönemin yükseköğretim kurumları, insan uzmanlığını, veri ekosistemlerini ve yapay zekâ destekli bilişsel kapasiteyi ortak amaçlar doğrultusunda bütünleştiren yapılara dönüşmektedir. Bu süreç, üniversiteyi eğitim veren ya da araştırma yürüten bir kurum olmanın ötesinde, kolektif öğrenme ve ortak akıl üretme platformu hâline getirmektedir. Sonuç olarak üniversitenin tarihsel yolculuğu, bilginin muhafazasından güven üretimine, güven üretiminden ise bilişsel ortak üretime uzanan bir gelişim çizgisi ortaya koymaktadır. Yapay zekâ çağında üniversitenin yeni rolü, insanlığın kolektif zekâ kapasitesini genişleten, farklı bilişsel aktörleri ortak hedefler etrafında buluşturan ve geleceğin bilgi toplumuna yön veren hibrit kurumlar geliştirmektir. Üniversitenin yeniden doğuşu da bu yeni kurumsal dönüşüm içerisinde anlam kazanmaktadır. PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR