44,7171$% 0.22
52,5254€% 0.09
60,3814£% 0.45
6.802,32%-0,14
11.109,00%-1,99
44.233,00%-1,25
4.726,41%-0,47
14.058,51%-0,11
02:00
Küresel ısınma, kuraklık ve su kıtlığı artık geleceğin değil, bugünün haberleri. Fakat asıl soru şu: Medya, bu varoluşsal krizi gerçekten bir gündem olarak inşa edebiliyor mu, yoksa yalnızca mevsimsel bir korku dalgasına mı dönüşüyor?
McCombs ve Shaw’un “Gündem Belirleme Kuramı” bize şunu net bir şekilde hatırlatır: Toplumun neyi önemli gördüğü, büyük ölçüde kitle iletişim araçlarının neyi ne kadar önemsediğine bağlıdır. Türkiye’de ise çevresel krizler, özellikle de su kıtlığı, çoğu zaman “felaket” estetiğine sıkışıyor. Barajların dramatik görüntüleri, çatlamış topraklar, kuru ağaçlar… Görsel hafızası güçlü fakat etki süresi zayıf bir anlatı bu.
Oysa su krizi, bir günlük haber değil, bir yüzyılın hikâyesidir. Ve bu hikâyeyi anlatmak için sadece haber yapmak değil, anlam inşa etmek gerekir.
Bu noktada Jürgen Habermas’ın “Kamusal Alan” kavramı önemli bir rol üstlenir. Habermas’a göre kamusal alan, yurttaşların rasyonel-eleştirel bir tartışma ortamında bir araya gelerek kamu yararını ilgilendiren konularda ortak bir görüş oluşturduğu ve siyasi iktidarı etkilediği bir alandır. Medya, modern kamusal alanın temel taşıdır. Medya, su krizi konusunda yalnızca bilgi aktarıcısı olmanın ötesinde, kolektif farkındalığın ve çözüm odaklı tartışmanın mimarı olmalıdır. Kamusal alanı, uzmanların konuştuğu ya da siyasetçilerin polemik ürettiği bir platforma dönüştürmek yerine, yurttaşların kuraklığın nedenleri, sonuçları ve çözümleri üzerine rasyonel-eleştirel bir diyalog geliştirdiği bir zemine dönüştürmelidir. Kuraklık sadece bir teknik sorun değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı ve etik sorunudur. Habermas’ın idealindeki medya, toplumu bu etik ve rasyonel tartışmaya davet eden ana platformdur.
Ne var ki haber merkezlerinin ajandası hâlâ politik polemiklere, ekonomik dalgalanmalara ve gündelik tartışmalara kilitli. Oysa kuruyan barajlar, döviz kurlarındaki artıştan daha kalıcı bir gerçektir. Bir barajdaki su seviyesi düşüşü, yalnızca suyun değil, toplumsal dikkatin de azaldığını gösteren somut bir işarettir.
Yeni medya ortamında tablo biraz farklı. Manuel Castells’in “Ağ Toplumu” analizine uygun olarak, çevresel bilgi artık merkezi kanallardan değil, ağın çoklu düğümlerinden yayılıyor. Sosyal medya kullanıcıları, kuruyan kuyularını, yerel su uyarılarını paylaşarak kendi mikro habercilik pratiklerini oluşturuyor. Ancak bu yayılım çoğu zaman parçalı ve duygusal: Bir çocuğun boş bidonu, bir köyün çaresizliği… Duygu yoğunluğu var ama sistematik bilgi ve çözüm odağı eksik.
Tam da bu nedenle, çevre haberciliği bir “felaket anlatısı” olmaktan çıkarılıp, bir “sürdürülebilir yaşam hikâyesi” haline getirilmelidir. Çünkü toplum, yalnızca korktuğunda değil, katıldığında değişir ve çözüme odaklanır.
Medya, su krizini anlatırken sadece “ne oluyor”u değil, “ne yapılabilir”i de göstermelidir. Bilim insanlarının somut çözüm önerileri, yerel yönetimlerin politikaları, yurttaş girişimlerinin çabaları görünür kılınmadıkça, suyun hikâyesi eksik kalır.
Esasen, karşı karşıya kaldığımız kriz; su kaynaklarının fiziksel kaybının ötesinde, bu hayati gerçeğin kamusal alanda temsil yeteneğini kaybetmesidir.Bir damla su gibi, doğru bilginin ve sürekli dikkatin de değeri ancak kaybedildiğinde anlaşılır.
GAZETECİ – YAZAR – AKADEMİSYEN ZUHAL SÖNMEZER
Yaklaşan tehlikenin farkında mıyız? Yoksa algoritmaların sessiz ilerleyişine çoktan teslim mi olduk?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.