48,7543$%0,08
55,9992€%-0,08
65,3125£%0,11
6.865,89%0,94
11.215,00%0,84
44.700,00%0,83
4.378,39%0,85
%
05:15
06 Ağustos 2026 Perşembe
Okullarda hijyen
Hakaret suçu nedir? Hakaret suçuna ilişkin bilinmesi gerekenler
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Kademeli emeklilik bekletilemez!
COP31 Antalya’ya geliyor: Asıl sınav zirveden sonra başlayacak
Modern insan neden sürekli aç?
Bugün bilgi çağının, daha doğrusu kesintisiz bir bağlantısallığın tam merkezindeyiz. Michel Foucault’nun panoptikon metaforunun dijital düzlemde yeniden üretildiği bu çağda; her tıklama, her kaydırma ve her dijital iz, bireyin mahremiyet alanını daraltırken devasa bir veri havuzu beslemektedir. 19 Mart 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7545 sayılı Siber Güvenlik Kanunu, tam da bu dijital dönüşüm ve risk sarmalında, siber güvenliği ve kişisel verilerin korunmasını sadece teknik bir tedbir olmaktan çıkarıp millî güvenliğin ve hukuki düzenin merkezine yerleştirmiştir. Peki, bu ekosistemin arka planında bizi bekleyen görünmez tehlikelerin, siber tehditlerin ve yeni yasal çerçevenin akademik, hukuki ve toplumsal düzlemdeki karşılığının gerçekten farkında mıyız?
Genellikle siber güvenliği yalnızca büyük şirketlerin, devlet kurumlarının veya bilgi işlem departmanlarının çözmesi gereken teknik bir mesele olarak görürüz.
“Güçlü bir şifre koydum, antivirüs programım var, kişisel verilerim güvende” yaklaşımı, bireysel olarak en sık düştüğümüz yanılgıdır. Oysa günümüz dijital toplumunda siber güvenlik ve kişisel verilerin korunması, yalnızca yazılımsal kodlardan ibaret değil; doğrudan bir temel insan hakkı, dijital etik ve toplumsal refah meselesidir.
Dijital platformların yaygınlaşması, hayatımızı optimize ederken bizi aynı zamanda veri simsarlarının, algoritma sahiplerinin ve siber korsanların açık hedefi haline getirmektedir. Oltalama (phishing) saldırıları, fidye yazılımları (ransomware) ve sosyal mühendislik taktikleri artık o kadar sofistike hale geldi ki, en dikkatli kullanıcılar bile verilerinin mahremiyetini tehlikeye alan tuzaklarla karşılaşabilmektedir.
Buradaki asıl kırılma noktası, saldırganların ve veri toplayıcı yapıların sadece sistemleri değil, doğrudan insan psikolojisini ve dijital davranış kalıplarını hedef almasıdır. Korku, merak, aciliyet hissi ya da hiper-kişiselleştirilmiş reklam vaatleri gibi unsurlar, en gelişmiş güvenlik duvarlarını dahi baypas eden anahtarlara dönüştürülmektedir. Dolayısıyla teknik önlemler ne kadar hayati ise, bireysel dijital okuryazarlık, eleştirel medya bilinci ve veri farkındalığı da o kadar elzemdir.
Bireysel farkındalığın ötesinde, 7545 sayılı Kanun’un getirdiği yeni yasal çerçeve; siber güvenliği ve kişisel veri güvenliğini anayasal hakların, kamusal düzenin ve ekonomik istikrarın omurgası haline getirmiştir. 19 Mart 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bu düzenleme ile birlikte, kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesi veya sızdırılması, bireylerin mahremiyetini zedelemenin ötesinde; doğrudan ulusal güvenlik ve siber suç bağlamında ele alınmaya başlanmıştır.
Şirketlerin ve kamu kurumlarının veriyi sadece bir “ticari varlık” veya hammadde olarak değil, korunması gereken en temel kişilik haklarından biri olarak ele alması zorunludur. Kanunun getirdiği ağır yaptırımlar ve denetim mekanizmaları, bilgi güvenliğine ve veri koruma uyumluluğuna yapılan yatırımın artık bir tercih değil, hukuki bir zorunluluk olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Siber güvenlik ve kişisel verilerin korunması, geleneksel güvenlik anlayışından farklı olarak akışkan, zamansız ve sinsi bir niteliğe sahiptir. Güvenli ve adil bir dijital gelecek inşa etmek istiyorsak; bireysel alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli, verilerimizin iktisadi ve politik değerini sorgulamalı ve siber hijyen kurallarını tıpkı fiziksel haklarımız gibi savunmalıyız.
Unutmayalım ki…
En güvenli sistem bile onu kullanan insan kadar güçlüdür. Dijital kalelerimizin surlarını örmek, ancak verisinin değerinin farkında olan, mahremiyetini savunan ve güncel hukuki düzenlemelerin bilincinde olan bireyler olmaktan geçer.
AKADEMİSYEN-YAZAR DR. ZUHAL SÖNMEZER
Teknoloji dünyası haftalardır ABD’nin yeni çip kısıtlamalarını konuşurken, Doğu cephesinde dip dalgası yaratacak dev bir adım atıldı. Şanghay’da kapılarını açan Dünya Yapay Zekâ Konferansı, bu yıl sadece dijital vizyonların paylaşıldığı bir fuar değil; teknoloji jeopolitiğinin yeniden yazıldığı tarihi bir zirveye dönüştü. Üstelik masada sadece teknoloji devleri değil, küresel diplomasinin en tepe ismi de vardı: BM Genel Sekreteri António Guterres’in de katılımıyla gerçekleşen zirvede, Çin ve Rusya başı çekmek üzere 29 ülke tarihi bir imza attı. Brezilya’dan Kazakistan’a, Endonezya’dan Pakistan’a uzanan bu koalisyon, küresel dengeleri sarsacak Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nü (WAICO) kurduğunu duyurdu. Genel merkez mi? Tabii ki Şanghay.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in açılıştaki şu cümlesi aslında fotoğrafın tamamını özetliyor:
“Yapay zekâ, bir ülkenin tek başına sergilediği bir solo performans değil, küresel işbirliğinin bir senfonisi olmalıdır.”
Peki, bu romantik “senfoni” çağrısının arkasındaki sert gerçeklik ne?
Bugün yapay zekâ dediğimizde aklımıza ilk gelenler kimler? OpenAI, Google, Anthropic, Microsoft… Hepsi ABD merkezli, hepsi Silikon Vadisi’nin kurallarıyla oynuyor. Üstelik Washington, son dönemde uyguladığı sert ihracat ambargolarıyla Çin’in yüksek performanslı çiplere erişimini kesmeye, Rusya’yı ise yaptırımlarla teknoloji ekosisteminin dışına itmeye çalışıyor.
İşte tam bu noktada, köşeye sıkıştırılmak istenenler kendi oyun alanını kurmaya karar verdi.
WAICO’nun ilan ettiği amaçlar kağıt üzerinde gayet makul görünüyor:
Ancak meselenin özü çok net: Dijital Egemenlik. Çin ve Rusya, yarının ekonomisini, savunmasını ve bilgisini yönetecek olan bu teknolojiyi tamamen Batı’nın vicdanına ve kurallarına bırakmak istemiyor.
Bu gelişme bize gösteriyor ki; Soğuk Savaş dönemindeki nükleer ve mekânsal yarış, artık “algoritmalar ve çipler” üzerinden yürüyor.
Önümüzdeki dönemde teknoloji dünyasında iki farklı blok, iki farklı standart ve belki de iki farklı internet/yapay zekâ ekosistemi izleyeceğiz. Bir tarafta Silikon Vadisi’nin yüksek sermayeli ve kapalı devleri; diğer tarafta Şanghay merkezli, devlet destekli ve açık kaynak silahını kullanan devasa bir koalisyon.
İmza töreninde BM Genel Sekreteri António Guterres’in de bulunması, bu hamlenin sadece bölgesel bir tepki olmadığını, küresel güç dengelerini sarsacak kurumsal bir yapıya büründüğünü kanıtlıyor.
Şimdi asıl soru şu: Algoritmaların bölündüğü bir dünyada, insanlık ortak bir etik paydada nasıl buluşacak?
Doğu’nun bu çıkışı Silikon Vadisi’nin tahtını sarsar mı bilinmez ama yapay zekâ yarışının artık bir “yazılım” meselesi değil, katı bir “jeopolitik” mesele olduğu kesin.
AKADEMİSYEN-YAZAR DR. ZUHAL SÖNMEZER
Geçtiğimiz günlerde sosyal medya akışımda gezinirken, oldukça tartışmalı bir toplumsal mesele hakkında açılmış bir başlığa rastladım. Altındaki yorumlar adeta tek bir merkezden çıkmış gibi tek sesli, öfkeli ve son derece hırçındı. O sırada aklıma, konunun aslında çok farklı boyutları olduğunu bilen, normal şartlarda fikrini beyan etmekten çekinmeyen birkaç dostum geldi. Profillerine baktım; çıt çıkmıyordu. WhatsApp’tan “Bu konuda ne düşünüyorsun?” diye çıtlatınca aldığım cevap manidardı: “Şimdi hiç bulaşmayayım, linç edecek yer arıyorlar zaten.” İşte tam o an, iletişim bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın kulakları çınladı. Bize onlarca yıl önce televizyon ve gazetelerin gücünü anlatmak için sunduğu “Suskunluk Sarmalı” teorisi, bugün akıllı telefonlarımızın ekranlarında, yepyeni ve çok daha acımasız bir mutant olarak karşımızda duruyordu.
Teori özünde basitti: İnsan sosyal bir canlıdır ve en büyük korkusu toplumdan dışlanmak, yalnız kalmaktır. Bu yüzden sürekli çevresini gözlemler. Eğer fikrinin azınlıkta olduğunu hissederse, dışlanmamak için sesini kısar, suskunlaşır. Onun sustuğunu gören diğer azınlıklar da tamamen kabuğuna çekilir. Sonunda, aslında göründüğü kadar büyük olmayan bir çoğunluğun sesi, bütün meydanı kaplar.
Dijitalleşmenin ilk yıllarında hepimiz pembe bir siber rüya görüyorduk. Sosyal medya gelecekti, herkesin sesi olacaktı, o eski baskıcı sarmallar kırılacaktı. Ne de olsa herkesin bir profili, bir klavyesi ve potansiyel olarak milyonlara ulaşma gücü vardı.
Peki, ne oldu da bu “özgürlük meydanı”, en ufak bir farklı seste insanı yutmaya hazır bir dijital engizisyon mahkemesine dönüştü?
Çünkü dijital çağ, dışlanma korkusunu somutlaştırdı ve hızlandırdı. Geleneksel dünyada mahallenizde ya da iş yerinizde ayıplanmaktan korkardınız; bu soyut ve zamana yayılan bir endişeydi. Bugün ise tek bir hatalı kelime, algoritmaların da yardımıyla sizi birkaç saat içinde binlerce tanımadığınız insanın önüne fırlatabiliyor. “İptal kültürü” (Cancel Culture) ve dijital linç, artık kapımızın önündeki reel bir tehdit. Sosyal medyada “farklı” bir şey söylemek; entelektüel bir duruş değil, dijital bir intihar girişimi gibi algılanıyor.
Üstelik algoritmalar bizi yankı odalarına hapsetti. Kendimize benzeyenleri takip edip, karşımıza sürekli bizi onaylayan içerikler çıktıkça, kendi mahallemizde duyduğumuz o gür sesin mutlak çoğunluk olduğunu zannediyoruz. Bu sahte güven duvarı, bireyi kendi grubunda alabildiğine radikalleştirirken, dışarıya karşı daha da toleranssız kılıyor. Kendi mahallesinden olmayan tek bir ses gördüğünde ise kitleler halinde saldırıya geçiyor.
Sonuç mu? Muazzam bir otosansür dalgası.
Bugün internet, tarihin en büyük veri havuzuna ve en yüksek ses oranına sahip olabilir; ama aynı zamanda tarihin en tek tipleşmiş, en ürkek düşünce iklimini de barındırıyor. İnsanlar artık sadece insanlardan değil, kendilerini görünmez kılabilecek, erişimlerini engelleyecek “algoritmalardan” da korkup susuyorlar. Fikirlerin zenginleşmesi beklenen mecralar, trollerin ve manipülatif çoğunlukların bağrışma alanına dönüşürken; aklıselim, sarmalın dibine doğru sessizce çöküyor.
Dünya, tarihte hiç olmadığı kadar çok iletişim aracına sahip. Ama ne acıdır ki, “yanlış anlaşılma” veya “dışlanma” korkusuyla hiç olmadığı kadar derin bir sessizliğe gömülüyoruz. Klavyelerin başında bu kadar kalabalık ama kendi doğrularımızla bu kadar yalnız kalışımız, belki de modern çağın en büyük trajedisi.
Sarmalı kırmanın yolu ise belli: Sırf manşetler öyle istiyor diye, ekranların dayattığı o “öfkeli koroya” katlanmak zorunda olmadığımızı hatırlamak. Çünkü gerçek düşünce, algoritmaların alkışladığı yerde değil, o sarmalın dışına çıkma cesareti gösteren pürüzlü seslerde saklıdır.
AKADEMİSYEN-YAZAR DR. ZUHAL SÖNMEZER
Geçtiğimiz günlerde basına yansıyan ürpertici bir gelişme, bu yeni nesil kültürel hafıza kırımının boyutlarını gözler önüne serdi. Avrupa’daki bağımsız sahaflar, gece yarısı olağandışı, insan elinden çıkmadığı anlaşılan ve birer dakika arayla gelen otomatik sipariş dalgalarıyla sarsıldı. Zoom Books gibi aracı şirketler ve Anthropic gibi yapay zekâ devlerinin (örneğin o meşhur “Project Panama” kapsamında) yürüttüğü bu operasyonun arkasındaki gerçek ise sonradan anlaşıldı: Milyonlarca fiziksel kitap, yapay zekâ modellerini eğitmek amacıyla toplanıyor, ciltleri acımasızca sökülüyor, yüksek hızlı tarayıcılardan geçiriliyor ve ardından… İmha ediliyor.
Ray Bradbury, distopik başyapıtı Fahrenheit 451’i kaleme alırken, kitapları yakan küle çeviren o mekanik canavarları hayal etmişti. Bradbury’nin dünyasında sistem, toplumsal hafızayı silmek, düşünceyi tek tipleştirmek ve insanları ekranlara bağımlı, uyuşmuş yığınlara dönüştürmek için kitapları acımasızca yakıyordu.
Bugün ise ellerinde gaz maskeleriyle dolaşan üniformalı devlet görevlileri yok; onun yerine gece yarısı sessizce çalışan algoritmalar, yapay zekâ şirketleri ve onların lojistik taşeronları var. Üstelik bu kez amaç kitapları sadece yok etmek değil; insanlığın ortak düşünce dünyasını soğuk veri merkezlerinin içinde eritip kendi tekellerine almak. Dijitalleştirilen bu kitaplar, bir daha asla bir sahafın tozlu rafına dönemeyecek, bir okurun parmak uçlarına değemeyecek şekilde fiziksel olarak yeryüzünden siliniyor.
Teknoloji devlerinin bu barbarca yönteme başvurmasının arkasında son derece bencilce ve hukuki kurnazlıklarla dolu bir sebep yatıyor: Telif davalarından kaçınmak.
İnternetteki serbest verilerin tükenmesiyle bir “veri duvarına” toplayan yapay zekâ şirketleri, telif hakkı ihlali suçlamalarıyla karşılaşmamak için çözümü fiziksel kopyaları “satın alıp yok etmekte” bulmuş durumda. Amerikan hukukundaki “adil kullanım” (fair use) ilkesini arkalarına alarak, “Kitabı satın aldım, taradım ve piyasada mükerrer fiziksel kopyası kalmasın diye imha ettim” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.
Ancak bu kurnazlık, çok dilli ve çok kültürlü insanlık birikiminin fiziksel dolaşımdan tamamen çekilmesi anlamına geliyor. Yüzyıllardır kütüphanelerden sahaflara, nesilden nesile aktarılan o milyonlarca sayfa, şimdi silikon vadisindeki birkaç tekelci şirketin sunucularında hapsedilmiş soğuk birer veri yığınına dönüşüyor.
Sahaflar ilk başlarda depolarında çürüyen, satılmayan kitapların nakde dönmesinden memnun olmuş olabilirler. Ancak bugün gelinen noktada durumun vehameti ortada. Kitap sadece “içerik” demek değildir; kitabın fiziksel varlığı, onun basıldığı dönem, üzerindeki el yazısı notlar, kokusu ve her şeyden önemlisi serbestçe elden ele dolaşabilme özgürlüğü, demokratik ve bağımsız bir kültürün teminatıdır.
Yapay zekâ şirketleri kitapları mülkiyetine geçirip fiziksel dünyadan sildiklerinde, bilgiyi de kendi tekellerine alıyorlar. Yarın bir gün o kitaplardaki bilgilere ulaşmak istediğimizde, bunu ancak o şirketlerin izin verdiği ölçüde, onların filtrelerinden ve algoritmik süzgeçlerinden geçmiş haliyle okuyabileceğiz. Yani bilginin labirentinde, yazarın asıl niyeti ve insanlığın özgür düşüncesi tamamen kaybolup gidecek.
Bradbury’nin romanında itfaiyeci Guy Montag, kitapları yakarak yok ettiğini sanıyordu ama en azından neyi yok ettiğinin bilincindeydi. Bugünün sayısal itfaiyecileri ise “bilgiyi erişilebilir kılıyoruz”, “yapay zekâyı eğitiyoruz” ambalajıyla kültürel bir hafıza kırımı gerçekleştiriyor.
Kitapları fiziksel dünyadan silip onları sadece şirketlerin veri tabanlarına hapsetmek, gelecekte hafızamızın fişini çekmek isteyenlere inanılmaz bir güç vermektir. Dijital dünyada tek bir tuşla sansürlenebilecek, değiştirilebilecek ya da tamamen silinebilecek bir kültür mirası yaratıyoruz.
Eğer sahaf raflarındaki o milyonlarca eserin sessiz sedasız imha edilmesine göz yumarsak, Bradbury’nin korktuğu o distopya, çok daha steril, çok daha parlak ekranların arkasında ama çok daha karanlık bir biçimde gerçek olacak. Kitaplarımıza ve onların fiziksel varlığına sahip çıkmak, sadece geçmişi korumak değil; özgürce düşünebilen bir geleceği de savunmaktır.
AKADEMİSYEN – YAZAR: DR. ZUHAL SÖNMEZER
KAYNAK:
Landymore, F. (2025). “Anthropic Shredded Millions of Physical Books to Train its AI.” Futurism. Erişim adresi: https://futurism.com/anthropic-shredded-millions-of-physical-books
O’Donovan, C. (2025). “The quest to ‘destructively scan’ all the world’s books.” The Washington Post. Erişim adresi: https://www.washingtonpost.com/podcasts/post-reports/the-quest-to-destructively-scan-all-the-worlds-books/
TRT World. (2026). “First they came for the newspapers and now AI firms are buying thousands of books.” TRT World News. Erişim adresi: https://www.trtworld.com/article/a744755da4b6
Manuel Castells’in ifade ettiği gibi, modern toplum artık mekânların geometrisinden ziyade akışların mantığıyla şekillenmektedir. Bu bağlamda dijital vatandaşlık, sadece bir hak ve sorumluluklar manzumesi olmanın ötesine geçerek, Castells’in “Ağ Toplumu” teorisinde kavramsallaştırdığı yeni bir toplumsal morfolojinin kurucu unsuru haline gelmiştir. İnternet ve dijital teknolojiler, bireyleri dikey hiyerarşilerden koparıp yatay, esnek ve küresel ağların içerisine yerleştirmiştir. Bu yeni sosyo-teknik yapıda vatandaşlık performansı, bireyin bir devlet aygıtıyla olan dikey ilişkisinden ziyade, ağ içerisindeki diğer düğümlerle kurduğu yatay etkileşime, yani dijital iletişim kültürüne endekslenmiştir. Peki, sınırların silindiği bu yeni dünya düzeninde dijital vatandaşlık tam olarak neyi ifade eder, sınırları nerede başlar ve nerede biter?
Kavramın altını doğru doldurabilmek için öncelikle zihnimizdeki yanılgıları temizlemek gerekir.
Castells’in teorisindeki başat kavramlardan biri “Kitlesel Öz İletişim” (Mass Self-Communication) kavramıdır. Bu bağlamda geleneksel medya çağında bireyler pasif birer alıcıyken, bugün ağ toplumunda herkes aynı anda hem içerik üreticisi hem de dağıtıcısıdır. Küresel bir izleyici kitlesine ulaşma potansiyeli artık tek bir paylaşıma bakar. İşte dijital vatandaşlık, bu muazzam “iletişimsel gücün” ve getirdiği sorumluluğun farkında olma halidir.
SÖZÜN ÖZÜ
“Dijital vatandaşlık; mekanları, sınırları ve ulusları aşan küresel ağların içinde yeşeren yeni bir iletişim uygarlığının kültürel omurgasıdır.”
Günün sonunda, Castells’in işaret ettiği o devasa küresel ağın içindeki akışın rengini ve kalitesini belirleyen şey, bizlerin dijital dünyada kurduğu iletişim dilidir. Dijital vatandaşlık, bu küresel köyün kaosa sürüklenmesini engelleyen yeni anayasamızdır.
Bu anayasanın ilk maddesi ise çok açıktır: Ekran başında da olsanız, insan kalmayı başarın.
AKADEMİSYEN – YAZAR DR. ZUHAL SÖNMEZER
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.