44,8665$% 0.25
52,9628€% 0.17
60,7787£% 0.15
6.911,09%0,29
11.239,00%0,01
44.851,00%0,01
4.789,46%0,01
14.253,94%0,37
02:00

Bazı insanlar dünyaya sadece yaşamak için değil, gördükleri düşleri başkalarına anlatmak için gelirler. Ahmet Uluçay, bu anlatıcıların en saf, en yerli ve en “büyülü” olanıydı. Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin Tepecik köyünde, bir gezici sinemanın gelişiyle kalbine düşen o sinema ateşi; onu çobanlıktan inşaat işçiliğine, tavukçuluktan hamallığa kadar uzanan pek çok farklı işte çalışmak zorunda bıraktı. Ancak hangi işi yaparsa yapsın, içindeki sinema aşkından ve düşlerinden asla vazgeçmedi. 55 yıllık ömründe hem erken bir yetişkin oldu hem de içindeki büyütemediği o düş kuran çocuğu sinemasıyla yaşattı. Düşle yatıp, düşle kalktı. Hiçbir sinema eğitimi almadan, kendi filmlerini çekene kadar setin tozunu yutmamış bir yönetmendi. Ona “köylü yönetmen” dediler; o ise kendini “köyde yaşayan yönetmen” olarak tanımlamayı tercih etti. Hayat onun için doğum, ölüm ve sonrası olarak ayrılıyordu; tıpkı bu yolculuk gibi sinemayı da hayatın içinden bir sembol olarak gördü.
Uluçay’ın sineması, teknik teçhizatın değil, hayal gücünün ürünüdür. Arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile kurdukları “Arkadaş Sinema Topluluğu”, aslında bir mucizenin tanımıydı. Arkadaşı İsmail Mutlu ile henüz çocuk yaştayken, üç yıl uğraşarak hurda parçalardan bir sinema makinesi yaptılar ve topladıkları film şeritlerini bir ahırda köylülere izleterek ilk gösterimlerini gerçekleştirdiler. Köylerine gelen bir gurbetçiden satın aldıkları eski ve ilkel bir kamerayı, dikiş makinesi parçalarıyla modifiye ederek film çekilebilir hale getiren bu irade, sinema tarihinin en saf emeklerinden birini temsil eder. Köydeki bir kümesi tıpkı bir film stüdyosu gibi kullanarak maketler yapan bu sinema tutkusu, Uluçay’ın “Derdi olan sinema çeker” sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Sinemayı “anlatacak bir derdim var” diyerek tanımlamıştı. Ki anlatacak çok derdi vardı, bozkırda… Neşet Ertaş nasıl ki “Bozkırın Tezenesi” ise, Ahmet Uluçay da bozkırın vizörüydü. Taşrada yaşayan bir çocuğun bir düşün peşinden nasıl gittiğini, kendi yaşadıklarını vizöründen aktararak gösterdi. “İmkansız diye bir şey yok” diyordu; çünkü imkansızı mümkün kılan bir imkan her zaman vardı.
Onun sineması, Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak gibi imkansızı mümkün kılan bir çabayla başladı. Optik Düşler, Epilectic Film ve Minyatür Kosmos’ta Rüya gibi kısa filmleriyle rüyalarını vizöre sığdıran Uluçay; taşranın durağan ama mistik atmosferini köy odalarından süzülen bir yerellikle harmanladı. Duvarlarda gezen cinler, nefes alan tabuttaki insanlar ve masalsı imgelerle kurduğu bu dünya; çocuklar, deliler ve trenler olmadan eksik kalırdı. O, sinemadan önce yazdığı şiirlerden ve hayranı olduğu Dostoyevski gibi büyük yazarlardan ilham alarak kendi sinema dilini oluşturdu.
Onun dünyası, detaylara duyulan şiirsel bir tutkunun ürünüydü. Sesin saflığına ve görüntünün şiirine olan titizliği, onu Türk sinemasının en nev-i şahsına münhasır yönetmenlerinden biri yaptı. İlk ve tek uzun metrajlı şaheseri olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde, Nihal’in ayak parmağını duvara vurduğu o kısacık sahne üzerindeki on günlük mesaisi, onun sanata olan saygısının bir nişanesidir. Meşhur yumurta sahnesi gibi, hiçbir teknolojik desteğe başvurmadan, tamamen el yordamı ve zekayla yaratılan o anlar, dünya festivallerinde neden onlarca ödüle layık görüldüğünün de asıl cevabıdır.
Hayatı boyunca ekonomik sıkıntılarla boğuşan, İstanbul kapılarında yapımcılar tarafından reddedilen Uluçay, kazandığı başarılarda bile her zaman mütevazı kalmayı bildi. Sinemasından ve hayallerinden asla taviz vermedi. İstanbul Film Festivali’nde aldığı en iyi film ödülünü, bozkırın ayazında hayallerine siper olan eşi Ayşe Hanım’a armağan ederek; bir düşü paylaşmanın, o düşü perdeye yansıtmaktan çok daha kıymetli olduğunu gösterdi. Bozkırda Deniz Kabuğu filminin setine ambulansla gidecek kadar büyük bir tutkuyla bağlı olduğu bu dünya, ne yazık ki ona bu masalı tamamlama izni vermedi. Ahmet Uluçay, ”Sinema için “bunca acıya değer mi?” sorusuna, bıraktığı o eşsiz düşlerle cevap verdi. O, bozkırın ortasında deniz kabuğunun sesini duyan ve bunu tüm dünyaya dinletmeyi başaran bir masal anlatıcısıydı.
Dijital amnezi: Silindi mi, hiç mi olmadı?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.