47,4064$% 0.03
54,5322€% 0.12
63,5729£% 0.21
6.235,28%0,61
10.212,00%0,61
40.659,00%0,61
4.092,21%0,60
13.501,55%-1,36
04:05
28 Haziran 2026 Pazar
Ortak velayet uygulamaları ve çocukla kişisel ilişki kurulmasında uzman raporlarının etkisi
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Devletin 70 yıllık borcu, bir "Torba Madde" ile mi silinecek?
Bir şişenin ederi 1 TL değil, alışkanlığımızın dönüşümü
Modern insan neden sürekli aç?
Kırık bir bacak, trilyonluk bütçeler ve şifasını arayan sistem
Beyaz perdede ya da televizyon ekranında izlediğimiz sahnelerin arkasında, her detayı titizlikle planlayan güçlü bir ekip bulunur. Bu ekibin en kilit ismi ise şüphesiz setin yönetiminden ve akışından sorumlu olan yardımcı yönetmendir. Sektörün başarılı yardımcı yönetmenlerinden Naciye Eralp ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda, kamera arkasındaki o yoğun tempoyu ve yönetmenin sağ kolu olmanın getirdiği sorumlulukları konuştuk.
M.D: Naciye hanım merhaba kısaca sizi tanıyabilir miyim ?
N.E : Ben sektörde uzun süredir yardımcı yönetmen olarak çalışan biriyim. Reklam, sinema ,dizi mecralarında ağırlıklı olarak çalışıyorum.

M.D: Bir yardımcı yönetmenin mesai saati nasıl başlar ve nasıl biter ?
N.E: Çok güzel bir soru ,mesai saati oldukça fazladır. Şuradan örnek verebilirim 12 saatlik bir set gününün mesaisi yardımcı yönetmen reji koordinasyonudur . Aslında reji ekibi için , saatin dışında da bir mesaimiz vardır .Bu mesaiyi oluşturan şeyler şunlardır ;bakmamız gereken senaryo yani rejinin içerisinde bakılması gereken kendi işlerinde bir çok kişi vardır. Yardımcı yönetmen Call Sheet saatleri, ertesi gün sahneleri bu tip çalışmalar yürütür. Reji koordinasyon da bu tip çalışmaların bir çok organizasyonla beraber yürütürler, haliyle reji ekibinde dışındaki ve içindeki kişilerde bu tip çalışmaların kendi içindeki organizasyonları konuşmalarla beraber on iki saatlik bir çalışmanın içerisinde on dört on beş saati bulan çalışmalar bazen on altı saati bulan çalışma vardır.
M.D: Yönetmenin sinema dilini analiz etmek adına çekim öncesi nasıl bir hazırlık gerçekleştiriyorsunuz ?
N.E: Yardımcı yönetmen bu anlamda, yönetmenin perspektifinin yönetmeni nasıl çekmek istediğini, senaryoyu nasıl resmetmek istediği ile alakalı kendisiyle uzun bir çalışma sürecimiz oluyor . Sahneler üzerinde,senaryo üzerinde çekim yerleri üzerinde, ön hazırlık sürecinde tercih ettiği cast üzerinde bu anlamda nasıl bir film çekmek istiyor .Bunun çalışmalarını kendisi ile sürekli temas halinde ilerleyerek sahne içeriklerini nasıl çekeceğini öğrenerek bu tip çalışmalar yönetiyoruz .
M.D: İyi bir yardımcı yönetmen de olması gereken üç temel özellik nedir ?
N.E: İyi bir yardımcı yönetmen de olması gereken üç temel özellik; kesinlikle bir tanesi organizasyon becerisi ,hızlı karar alabilmesi ki bu tecrübeyle gelişen bir şey ve çok bilgili olması lazım çok işi birleştirmesi lazım program anlamında . Onun becerisi program yapabilmekten geliyordur .En temelde ve sahneyi çok hızlı organize etmesinden kurabilmesinden , yönetmenin istediği sahneyi çok hızlı organize edebilmesinden, becerisi aslında buradan geliyordur. Bu da tecrübe gerektirir .Temelde iyi bir iletişim, organizasyon becerisi ve hızlı organize etmek bilgi akışını doğru yapabilmesidir .
M.D: Gün veya program fazla mesai girerse en çok yardımcı yönetmen mi sorumlu tutuluyor ?
N.E: Tabii ki programı yapmak ve programın sorumluluğunu almak diyebilirim. Programı yardımcı yönetmen yapsa da bu programı yürütme kısmı onun sorumluluğunda değildir. Bir çok etken vardır , o günkü hava koşulları sahne hazırlıkları bütün birimlerin bu hazırlıkları tam yürütmüş olması gibi şeyler ,bazen öngörülemeyen durumlar yaşanabilir . Belki o gün rahatsızlanan bir oyuncu olabilir .
M.D: Yönetmen , yardımcı yönetmen de neyi ister neyi arar ?
N.E: Senaryoya hakim olmasını ve senaryoya hakim bir organizasyon yürütmesini bekler.

M.D: Mesleğinizin zor ve kolay yanları nelerdir ?
N.E: İşin zor ve kolay tarafı mı ? Kolay tarafı yok , bu iş çok eğlenceli bir iş aslında . Çalışırken çok eğleniyorsunuz ama bu sahnenin komik olması ile alakalı değil. Drama çekerken de eğlenebilirsiniz, ekibin birbirine destek olması ile alakalı bir durum . Yönetmenin istediği sahneyi organize etmesi ile alakalı bir durum . Sahnenin güzel çıkması zaten bütün yorgunluğu atıyor . Bu işi çok severek yapan insan ve sevmeye devam edecek insan var. Fikirsel anlamda çok çalışmanız lazım, ekiplerle iyi çalışmak gerekiyor. Her gün mekan değiştirmek gibi yorgunluğu oluyor gün içinde beş tane mekan değiştiriyoruz. Çekiliyor kuruluyor kaldırılıyor başka mekana geçiyoruz . Yoğunluk var. Evet normal insan hayatına aykırı ama karışında seni tatmin eden doğru bir şey yaptığını gördüğünü izlediğinde evet çok güzel bir iş çıkardık diyerek o yorgunluk gidiyor.
M.D: Mesleği yapmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir ?
Asla umutlarını kaybetmemek üzerine olur. İlk kez sektöre girmek gözlerini korkutabilir sinema,reklam.dizi ve yapay zeka da işin içerisine giriyor. Bunlar gerçek sorulardır ama başlangıç aşamasındayken oldukça kendinizi geliştirmek, saha da tecrübe edinmek bu mecraları seçmek de daha kolay olur işiniz diyorum. Sinema workshopları, veya sevdiğiniz projelerden bu kişilere ulaşarak onlarla iletişime geçebilirler .
M.D : Röportaj için teşekkür ederim .
N.E :Ben teşekkür ederim.
Bazı insanlar vardır; doğarlar, yaşarlar ve herkes gibi göçüp giderler bu dünyadan. Bazı insanlar ise doğdukları andan itibaren omuzlarında bir milletin kaderini, yüreklerinde ise koca bir vatanın sevdasını taşırlar. İşte o seçilmiş ruhlardan biriydi Şehit Mübariz İbrahimov.
2010 yılının haziran ayında, sıradan bir yaz gecesi aslında Türk dünyasının en parlak şafaklarından birine gebeydi. Mübariz, masasının başına oturdu. Kalemi eline aldı ve annesi ile babasına bir mektup yazdı: “Vatanımın zor günlerine artık kalbim dayanmıyor. Allah rızası için bunu yapmalıyım…” Bu sözler, aslında bir vedadan ziyade bir kahramanlığın ayak sesleriydi.
Mübariz İbrahimov tek başına bir ordu oldu. Göğsünde iman, kalbinde vatan aşkı ile yollara düştü. O gece kimseye haber vermedi. Sırtında vatan sevgisi, elinde silahıyla birliğinden çıktı. Önünde tam bir kilometrelik ölüm tarlası, yani Ermenistan işgal güçlerinin döşediği mayınlı arazi duruyordu. Korku? Mübariz’in lügatinde bu kelimeye hiç yer olmadı. O mayınları tek tek aşarak düşman karakoluna ulaştı. O andan itibaren başlayan 5 saatlik çatışma, tek bir askerin koskoca bir ordu karakolunu darmadağın edişinin resmiydi. Sabaha karşı mühimmatı bittiğinde şehadet şerbetini içmişti. Arkasında bıraktığı korku o kadar büyüktü ki, düşman günlerce onun cansız naaşına bile yaklaşmaya cesaret edemedi.
Bu efsanevi yürüyüş, sadece askeri tarihe geçmekle kalmadı; beyaz perdeye de aktarıldı. Onun hayatını, çocukluğunu, vatan aşkını ve o tarihi operasyonu anlatan “Mübariz” filmi, sinema salonlarında izleyicilerle buluştu. Film, sadece bir askerin çatışmasını değil; bir babanın oğlunun naaşı için verdiği mücadeleyi ve bir annenin vakur duruşunu gözler önüne serdi. Filmde izlediğimiz şey kurgu değil, bu toprakların öz evladının canıyla yazdığı gerçek bir destandı.
Mübariz İbrahimov gibi kahramanların ne günü geçer ne de devri kapanır. O, vatanı için gözünü kırpmadan ölümsüzlüğe eren zamansız bir semboldür. Mübariz İbrahimov bir şehit, bir milli kahraman ama en çok da bu topraklarda adaletin ve cesaretin asla ölmeyeceğinin canlı kanıtıdır. Ruhu şad olsun.
MELTEM DEMİRKIRAN
Kastamonu’nun zengin ahşap kültürünü, sivil ve dini mimarisini gözler önüne seren “Ahşabın Cazibesi” belgeseli, Kastamonu’daki yoğun ilginin ardından bu kez İstanbullu sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.
Kastamonu Üniversitesi’nin 20. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında ilk gösterimi 30 Mart’ta yapılan belgesel, 23 ve 24 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da iki ayrı merkezde izleyici karşısına çıkacak. İlk gösterim 23 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’te Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’nde, ikinci gösterim ise 24 Mayıs Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.
Görsel antropoloji niteliğindeki bu değerli çalışmanın merak edilenlerini, İstanbul gösterimleri öncesinde belgeselin Yapımcısı ve Yönetmeni Doç.Dr. Ersoy Soydan ile konuştuk.
“Ahşabın cazibesi aslında 2017 yılında bir yazıya verdiğim addı. Ondan sonra bu konu da belgesel yapma fikrim zaten kafamda doğmuştu. Burada beraber içinde yaşadığımız şehir Kastamonu’da, 3/2’si ormanlarla kaplı ve özellikle sivil ve dini mimaride çok sayıda tescilli ahşap yapı var. Osmanlı’nın 4. vilayet merkezinden söz ediyoruz.

Yaklaşık 2 yıl önce bu çalışmaya başladık. 2 yıl boyunca Kastamonu’da hemen hemen tüm ilçeleri, 1060 köyün çoğuna gittik. Onbinlerce km yol yaptık, 300 saate varan çekimler yaptık. Bu şehrin kültürel mirasını belgelemeye çalıştık. Ahşabın cazibesi ile bu şehrin özellikle sivil ve dini mimarisinin, coğrafi güzelliklerini anlatmaya çalıştık.”
“Yani esasen hepsi diyebiliriz. Çünkü eşsiz bir doğa parçasının içinde yaşıyoruz. Coğrafya olarak ormanlar, kanyonlar mesela Küre Dağları milli parkı, dünyanın en sıcak yüz noktasından biri olarak kabul ediliyor. Gittiğinizde adeta bir tablo gibi ortamlar, manzaralar ile karşılaştık. Biz burayı Türk ve Dünya kamuoyuna aktarmak istedik. İnsanların Kastamonu’ya seyahat etmesini istiyor, dizi ve film yapımcılarının ilgisini çekmek istiyoruz. Burası doğal bir film platosu. Şehrin kalkınmasına katkı sağlayacak bir çaba içine girdik.”

“Kırsal da çekim yapmak zor olsa da insanlar yardımcı oldular. 30-40 cm kar olan yerlerde ya da Çatalzeytin’de yol çalışması yaparken sisli yollardan geçtik ama bunları güçlük olarak görmedik.”

“Benim için Ahşabın Cazibesi; ben de ahşap bir evde büyüdüm. Bizim geleneksel kültürümüz olduğunu düşünüyorum. Beton binalara karşı esasen bir antipatim var. Dünya’da konutların ABD’de, kuzey avrupa ülkelerinde %80’i ahşaptan yapılıyor. Hem daha sağlıklı hem depreme dayanıklı. Üstelik biz şunu biliyoruz, dünyada ki iklim krizinin %40 oranında sebebi beton binalar. TR deprem ülkesi. Beton binaların yapılmasına devam etmek ki bizde ahşap yapıların oranı ne yazık ki artık on binde bire düşüyor. Tekrar ahşaba dönülmesini istiyorum.

Depremlerde binlerce insanımızı kaybediyoruz. Belgeselde tüm bu detaylardan bahsettik. Örneğin Tosya’daki Gümelek yapı türünden bahsederken 1943 Tosya Depremi’nde Kuzey Anadolu Fayı üzerinde yer almaktadır. Gümeleklerde yaşayanların çoğu vefat etmişti. Gümeleklere ilgi ondan sonra arttı.”
“Aslında hepsini. Çünkü bir kere ahşap; canlı bir kere yaşayan bir malzeme. Canlı, ağaç bir ürün. Örneğin ahşap binalar beton binalara göre sürekli bir durum var. İçinde yaşayan olmadığı zaman nefes alıp verdiği için, ağaç olduğu için bina terk edilmeye dayanamıyor. Nazlı bir sevgili gibi küsüyor ve yıkılıyor. Tabii ki bunların yapımında o eski otantik yapı tekniğinin, çivi kullanılmadan yapılan yapılar, imece usulü ile ormandan kesilen ağaçların kızaklarla birlikte üst üste konulması sureti ile Anadolu’ya evler örnektir.
”Asıl mesaj yenilenin de yapılması.”
“Özellikle izleyicilerimizin kendi yörelerinde koruma destek olma, bunların ata yadigarı kültür mirası olarak nitelendirip hem korunması hem de yenilerinin yapılmasını destekleyecek faaliyetlere katılmasını isterim. Bunları geleceğe taşımak zorundayız. Sadece devlet, yerel yönetim değil vatandaşın da desteklemesi gerektiğini düşünüyorum.”
Kastamonu’nun zengin ahşap kültürünü, sivil ve dini mimarisini gözler önüne seren “Ahşabın Cazibesi” belgeseli, Kastamonu’daki yoğun ilginin ardından bu kez İstanbullu sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.
“Ahşabın Cazibesi” belgeselinin festival yolculuğu da devam ediyor. Şimdiden 40’tan fazla festivale başvurusu yapılan belgesel, 10-14 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde “Kültürel Miras ve Korumacılık” kategorisinde finale kaldı.

Yaşayan bir malzeme olan ahşabın izini süren ve kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasını odak noktasına alan belgesel, Kastamonu Üniversitesi’nin 20. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında ilk gösterimini 30 Mart’ta üniversitenin merkez kütüphane salonunda geniş bir katılımla gerçekleştirmişti. Film, şimdi de İstanbul’un iki yakasında izleyici karşısına çıkacak.

Belgesel, 23 ve 24 Mayıs tarihlerinde İstanbul’un hem Anadolu hem de Avrupa yakasındaki kültür merkezlerinde ücretsiz olarak sinemaseverlerle buluşacak:
İlk Gösterim (Kadıköy): 23 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’te Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi (CKM) B Salonu’nda yapılacak.
İkinci Gösterim (Üsküdar): 24 Mayıs Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi Çamlıca Salonu’nda gerçekleşecek.

Yapımcı ve Yönetmen: Doç. Dr. Ersoy Soydan (Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı)
Senaryo: Doç. Dr. Ersoy Soydan, Arş. Gör. Abdullah Güray Başakcıoğlu, Arş. Gör. Güzide Kayıtmazbatır, Arş. Gör. Mehmet Erol
Yardımcı Yönetmenler: Arş. Gör. Salih Ertosun, Arş. Gör. Mehmet Oğuz Yıldırım
Görüntü Yönetmeni: Arş. Gör. Salih Ertosun
Dış Ses / Seslendirme: Rıza Sönmez (Tiyatro Sanatçısı & Yönetmen)
Filmin yapımcısı ve yönetmeni Doç. Dr. Ersoy Soydan, sinema, sanat,üniversite ve edebiyat camiasından isimlerin katılacağı gösterimlere İstanbul’da yaşayan Kastamonuluları ve kültürel mirasa ilgi duyan herkesi davet etti.
Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinin hazırladığı belgesel filmler, üniversitenin 20. yıl etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Öğrenci Belgesel Filmleri Gösterimi”nde izleyiciyle buluştu. Doç Dr. Ersoy Soydan yürütücülüğünde gerçekleştirilen Belgesel Film dersi kapsamında hazırlanan yapımlar; kültürel miras, sözlü tarih, emek, aidiyet ve toplumsal hafıza gibi temaları merkeze alarak dikkat çekti.
Kastamonu Üniversitesi, Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen gösterimde öğrencilerin dönem boyunca ürettiği belgeseller seyirciyle ilk kez buluşurken, genç sinemacıların gözlem gücü ve anlatı arayışları öne çıktı. Gösterilen filmler, Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutan mesleklerinden şehir hafızasına, kırsal yaşamdan şehit ailelerinin tanıklıklarına kadar geniş bir anlatı dünyası kurdu.

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, düşün altında binlerce kefensiz yatanı…
Bu vatanın toprakların da böylesine rahat gezebiliyorsak, onların sayesindedir. Pencereden baktığınız da güneşi esirgemiyor ise gökyüzü, birileri bedelini ödediği içindir. Burak, Cemal, Uğur, Erkan, Eren ve daha niceleri …

Sonsuz Vefa, şehit ailelerinin yıllar geçse de dinmeyen yasını kolektif hafızanın taşıdığı ağır bir yük olarak ele alan duygu yoğunluğu yüksek bir sözlü tarih çalışmasıdır. Yönetmenliğini Ceyda Demir’in üstlendiği filmin senaryosunu Sıla Çoruk ve Şerife Karakaş yazdı. Yönetmen Ceyda Demir, suskunluklara, eksiklik duygusuna ve hafızada taşınan acıya odaklanıyor. Şehit yakınlarının tanıklıkları üzerinden ilerleyen film, fedakârlık kavramını gündelik hayatın kırılgan gerçekliği içinde tartışıyor. Özellikle bir şehit babasının söylediği “Benim vatanım olmadıktan sonra on bir oğlum olsa bana yük” cümlesi, belgeselin duygusal merkezini oluşturuyor. Görüntü yönetimini Aslıhan Aydın ve Sevde Buğdaylı üstleniyor.
Mühürlü Yol: Safranbolu, Türkiye’nin en güçlü kültürel miras alanlarından biri olan Safranbolu’yu yalnızca turistik bir kent olarak değil; yaşayan bir hafıza mekânı olarak ele alan atmosferi güçlü bir şehir belgeseli. Yönetmen Nisa Ece Pasin, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan kentin tarihî dokusunu gözlemci bir anlatımla perdeye taşırken, taş sokakların arasında hâlâ yaşamaya devam eden kültürel belleğin izini sürüyor. Filmin seslendirmesini ise Ali Rıza Eratlı üstleniyor.

Belgesel, Safranbolu’nun meşhur konaklarını, dar sokaklarını ve geleneksel çarşı kültürünü yalnızca estetik bir arka plan olarak kullanmıyor; kentin ruhunu, orada yaşayan insanların anlatıları üzerinden kuruyor. Yerel esnaf ve turist rehberleriyle yapılan röportajlar sayesinde şehir, donmuş bir tarih dekorundan çıkıp yaşayan bir organizmaya dönüşüyor.
Bir Minare, Bin Hikâye, yalnızca bir mimari yapının izini süren değil; bir köyün kolektif hafızasını, sözlü kültürünü ve manevi aidiyetini kayıt altına alan güçlü bir sözlü tarih çalışması olarak dikkat çekiyor. Yönetmen Ekrem Kutay Kurt, odağına aldığı Mahmut Bey Camii üzerinden Anadolu taşrasının hafızasına sessiz ama derinlikli bir bakış geliştiriyor.

Kasaba Köyü sakinlerinin anlatılarıyla şekillenen film, camiyi yalnızca ibadet edilen bir yapı olarak değil; kuşakları birbirine bağlayan kültürel bir hafıza alanı olarak konumlandırıyor. Belgeselin sözlü tarih yaklaşımı, folklorik malzemeyi nostaljiye düşmeden işleyebilmesini sağlıyor.
Toprağa Dönüş, son yıllarda giderek görünür hale gelen “şehirden kaçış” anlatılarına içeriden yaklaşan bir yaşam belgeseli. Yönetmen Taner Koç, modern kent yaşamını terk ederek kırsala yerleşen bir ailenin üretimle yeniden kurduğu hayatı sade ve gözlemci bir dille aktarıyor.
Küçük bir hayvan çiftliğiyle başlayan süreç, film boyunca yalnızca ekonomik bir dönüşüm olarak değil; doğayla yeniden ilişki kurma çabası olarak da okunuyor. Belgesel, kırsal yaşamı romantize etmek yerine emeğin sürekliliğini ve üretimin zorluğunu görünür kılmayı başarıyor.

Fanila: Bir Mesleğin Vedası, gündelik hayatın içinde sessizce kaybolan meslek kültürlerine odaklanan hüzünlü bir bellek çalışması niteliğinde. Yönetmen Yasin Seçilmiş, fanila ustalığını yalnızca bir üretim pratiği olarak değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam biçimi olarak ele alıyor.

Belgesel modernleşmenin gölgesinde kalan küçük zanaat alanlarının yok olunuşu da görünür hale getiriyor. Belgesel, emeğin ve ustalığın modern zaman karşısındaki kırılganlığını sakin ama etkili bir anlatıyla işliyor.

İplikten Kumaşa, üretim bandının görünmez kahramanlarına odaklanan yalın ama etkili bir emek belgeseli olarak öne çıkıyor. Yönetmen Esma Karaduman, Kastamonu’daki bir tekstil atölyesinde bir kumaşın üretim sürecini yalnızca teknik bir süreç olarak değil; yılların birikimiyle şekillenen bir emek hafızası olarak ele alıyor.

Belgeselin merkezindeki tekstil ustası Kenan Karaduman’ın anlatımları eşliğinde film, çalışma ortamını, üretim aşamalarını ve gündelik emeğin görünmeyen tarafını doğal bir bakış açısıyla izleyiciye aktarıyor. Kamera ve kurgu tarafında Eyüp Baki Konyalı’nın gözlemci yaklaşımı ise belgeselin gerçeklik hissini güçlendiriyor.
Öğrenci Belgesel Günleri’nde gösterilen bu yapımlar, genç sinemacıların yalnızca teknik üretim değil; toplumsal hafıza, emek kültürü ve insan hikâyeleri üzerine de düşünmeye başladığını gösteriyor. Her biri farklı bir dünyaya açılan bu filmler, yeni kuşak belgeselcilerin gözlem gücünü ve anlatı arayışını görünür kılan dikkat çekici çalışmalar arasında yer alıyor.
İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) tarafından kültürel miras mottosu odağında bu yıl ikincisi düzenlenen İKÇÜ Film Festivali, 20-25 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen yoğun programın ardından ödül töreniyle perdelerini kapattı.
İzmir’in en kapsamlı sinema organizasyonu olan festivalde 85 film; İKÇÜ Çiğli Yerleşkesi, İzmir Kültür ve Sanat Fabrikası, Resim ve Heykel Müzesi, İstinye Park Renk Sinemaları ve UrlaDam olmak üzere 5 salon ve 2 açık hava alanında seyirciyle buluştu. Festival Başkanlığını İKÇÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, Sanat Yönetmenliğini Medya ve İletişim Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cenk Demirkıran, koordinatörlüğünü Dr. Öğr. Üyesi Halit Kartal ve direktörlüğünü Burak Taylan Yılmaz üstlendi.
Açılış konuşmasında festivalin sürekliliğine vurgu yapan Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “İzmir, tarih boyunca kültürel çeşitliliğin ve sanatsal üretimin merkezi olmuştur. Biz de bu festivalle İzmir’in kültürel dinamizmini sinemanın evrensel gücüyle birleştirmeyi hedefliyoruz. Şehrin hafızasında biriken hikâyeleri beyaz perdeye taşıyarak kentsel belleği canlandırmayı önemsiyoruz” dedi.
Açılış konuşmalarının ardından ”Nasipse Olur” filminin gösterimi yapıldı. Festival Yönetmeni Prof.Dr. Cenk Demirkıran, filmde rol alan Hakan Bulut ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Bulut, oyunculuğunun sadece teknik bir yetenek değil, aynı zamanda ciddi bir entelektüel birikim gerektirdiğinin de altını çizdi.
Oyuncu ve İKÇÜ Kısa metraj kurmaca Jürisi Evliya Alkan ise festivallerin üreticiler için motivasyon kaynağı olduğunu vurgulayarak, “İKÇÜ Film Festivali’nin ilkinde filmim yayınlanmıştı, bu yüzden benim için özel bir yeri var. Büyüyeceğini düşünüyorum. Bir parçası olduğum için gurur duyuyorum” dedi.

Kısa Metraj Belgesel Jürisi’nde yer alan Doç. Dr. Mesut Aytekin, festivalin gelişiminden duyduğu memnuniyeti dile getirerek şu değerlendirmelerde bulundu: “Ben ilkine de katılmıştım, ilki de hakikaten orijinaldi. Bu sene daha da geniş bir perspektifle farklı mekanlarda olduğunu gördük. Seçkiye baktığımızda yarışmanın dışında da uzun ve kısa metraj özel seçkiler var. Akademisyen, yapımcı ve yönetmenlerden oluşan çok zengin bir jüri karşımızdaydı.”
Oyuncu Evliya Aykan ise festivallerin üreticiler için motivasyon kaynağı olduğunu vurgulayarak, “İKÇÜ Film Festivali’nin ilkinde filmim yayınlanmıştı, bu yüzden benim için özel bir yeri var. Büyüyeceğini düşünüyorum” dedi.

32 yapımın finale kaldığı yarışma bölümünde birincilik ve özel ödül kazanan isimler şunlar oldu:
Öğrenci Filmi: Mert Kartal – Beyaz Karlar Altında
En İyi Belgesel: Yalçın Çiftçi – Pirlerin Düğünü
Jüri Özel Ödülü: Ali Rıza Avcı – Katran
Animasyon & Yapay Zekâ: Erkan Ceylan – Otobüsler
Jüri Özel Ödülü: Didem Tütüncü – Zamanın Eşiği
Kısa Kurmaca Film: Deniz Koloş – Ölüm Bizi Ayırana Dek
Jüri Özel Ödülü: Mehmet Oğuz Yıldırım – Kudret
Ödül töreninde konuşan Prof. Dr. Cenk Demirkıran, Anadolu’nun insanlık tarihi için muhteşem bir açık hava müzesi olduğunu belirten, “Sinema sadece bir görüntü sanatı değil, zamanın ruhunu kaydeden güçlü bir hafıza aracıdır. Anadolu ve Trakya’nın zengin kültürel mirasını korumalı ve geleceğe aktarmalıyız düşüncesiyle bu seçkileri belirledik” dedi.
Festival, 23 Nisan Çocuk Filmleri kuşağı, plastik makyaj atölyeleri, arşiv söyleşileri ve TRT özel bölümleriyle İzmir’in kültürel hayatına damga vurarak sona erdi.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.