44,7269$% -0.01
52,8281€% 0
60,7879£% 0
6.962,98%2,20
11.292,00%1,17
45.063,00%0,87
4.841,10%2,10
14.202,24%1,02
02:00
Yazarımızın ilk yazısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz…
Türkiye’de sosyal medya kullanımı artık hayatın vazgeçilmez bir parçası. Üstelik bu yalnızca gençlere özgü bir alışkanlık değil. Her yaş grubundan milyonlarca insan, günün ciddi bir bölümünü dijital ekranlara bakarak geçiriyor. Sosyal medya kullanıcılarının oranı nüfusun yaklaşık %70’ine yaklaşmış durumda. Günlük ortalama sosyal medya kullanım süresi üç saate yakın, internet kullanım süresi ise yedi saatten fazla ve her iki rakam da dünya ortalamasının üzerinde.
Yoğun bir şekilde internet ve sosyal medya kullanıyoruz, üstelik yalnızca içerik tüketmekle kalmıyor, sürekli bir şeyler üretme, paylaşma ve sosyal bağlantılar kurma çabası içerisindeyiz. En yakın ilişkilerde dahi sosyal medyanın etkisi günden güne artıyor. Aile üyelerimizi sosyal medyadan gözetliyor, dostla muhabbeti düşmana nispeti sosyal medyadan yapıyoruz. İş için sosyal medya, aşk için sosyal medya, görülmek için sosyal medya, gizlenmek için sosyal medya, eğlenmek ve de öğrenmek için de yine sosyal medyadayız. Bu yoğunluk, ekranların görünmez faturasını sorgulamayı da zorunlu hale getiriyor.
Dijital dünyanın görünmeyen yüklerinden biri “dijital yorgunluk.” Dikkatimiz sürekli gelen bildirimlerle bölünüyor, sosyal medya ve mobil mesajlaşma uygulamaları yakamızı bırakmıyor ve her kaydırmada güncellenen içeriklerle fark etmeden yavaş yavaş tükeniyoruz. Yalnızca zihinsel bir yorgunluk değil bu; duygusal olarak da yıpranıyor, çevremizde olan biteni algılayamamaya başlıyoruz.
Psikoloji terminolojisinde bu durum için “Dijital tükenmişlik” ifadesi kullanılıyor. Dijital tükenmişliğin başlıca belirtileri, kayıtsızlık, ilgisizlik ya da zihinsel tükenmişlik olarak belirtiliyor. Dijital çağda aşırı bilgiye maruz kalıyoruz. Bilgi toplumu, bilgi çağı gibi ifadeler genellikle bu gerçeği yüceltmek için kullanılsa da zihnin işleyebileceğinden fazla bilgiyle sürekli olarak karşılaşması sanıldığı gibi olumlu etkilere neden olmuyor.
Evet, web siteleri sosyal medya mecralarında çok fazla bilgi var ama bu bilgilerin hepsinden yararlanmamız mümkün olmadığı gibi bu yoğun bilgi yükünü sindirmeye çalışmanın yarattığı stres, uykumuzu bozarak, konsantrasyonumuzu sabote ederek ve bağışıklık sistemimizi zayıflatarak bizi hasta edebiliyor. Sonuçta Bilgi Yorgunluğu Sendromundan mustarip toplumlara dönüşüyoruz.
Bu durumun nasıl ortaya çıktığını ortaya koymak için “Bilişsel Yük Kuramını” hatırlamak gerekiyor. Bilişsel yük kuramı çok fazla bilgiyle karşılaştığımızda zorlanmaya başladığımızı ve problem yaşadığımızı, çünkü çalışma belleğimizin bu bilgiyi işlemek için yeterli kapasiteye sahip olmadığını anlatıyor. Bilgi fazlalığı, yorgunluk ve bireyin bulunduğu durumdan kaçma isteğine yol açıyor.

Durduk yere mesaj gelmiş gibi hissediyoruz, sürekli telefondan ses geliyormuş gibi kulak kabartıyoruz. Dijital teknolojilerle kesintisiz şekilde ve aşırı uyarılmak, ekran başında saatler geçirmek bizi tükenmişliğe itiyor. Bu sorun yalnızca bireyi değil, ailesini, sosyal çevresini de ilgilendiren, insani ilişkileri sekteye uğratan bir boyuta taşındı. Her sabah gözümüzü açar açmaz yüzümüzü yıkamadan, sevdiklerimize günaydın demeden parmaklarımız otomatik pilota bağlı gibi telefona uzanıyor. Bildirim var mı, mesaj gelmiş mi, “beğeni” almış mıyım? Bir bakıp çıkacağız sanıyoruz, olmuyor.
Sosyotelizm (phubbing), sosyal ortamlarda yanındaki kişiyle ilgilenmek yerine sürekli olarak akıllı telefona bakmak, sosyal medyada gezinmek uğruna yanı başımızdaki kişileri ihmal etmek anlamında kullanılıyor ve aile, arkadaşlık ilişkilerinde ve çiftler arasında sorunlara neden oluyor. Gözlerimizi ekrana her çevirdiğimizde sosyal ilişkilerimizden, çevremizden hatta kendimizden biraz daha soyutlanıyoruz. Aile içi sohbetlerin yerini sessizlik alıyor; çünkü aynı odada olsak, hatta aynı masa etrafında toplanmış olsak da herkes kendi dijital evreninde geziniyor. Dijital yorgunluk bu soyutlanmayı artırıyor, soyutlandıkça ise daha çok yoruluyor, tükeniyoruz.
İşin bir de fiziksel yanı var. Dijital teknolojilerin bizi sürüklediği hareketsizlik, hatalı beden duruşları ve uykusuzluk sağlığımızı ciddi şekilde tehdit ediyor.
Sosyal medya mecralarının çok fazla zamanımızı alması elbette yalnızca biz kullanıcıların tercih ve alışkanlıklarıyla, ya da irade eksikliği ile açıklanamaz. Hepsinin tabanında kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun şekilde platformda tutmaya programlanmış algoritmalar var.
Bu algoritmalar bizim tüm dijital davranışlarımızı gözlemliyor, işliyor ve bizim sosyal medyada geçirdiğimiz süre arttıkça bizi her gün biraz daha iyi tanıyor. Böylece bizi nasıl etkileyeceği, önümüze ne çıkarırsa gözümüzü ayıramayacağımızı kestirebilmeye başlıyor. Sonunda sosyal medya yorgunluğu kaçınılmaz oluyor.
İşin ironik yanı, bu konuda yapılan araştırmalar sosyal medya yorgunluğunun zaman içerisinde kullanıcıların sosyal medya aktivitelerinden bunalmasına ve kullanımdan geri çekilmelerine de neden olmaya başladığını gösteriyor. Yani sosyal medya platformlarının hep toplumun iyilik durumu hem de kendi süreklilikleri için algoritma politikalarını gözden geçirmeleri gerekiyor.
Kullanıcıların bu konudaki hassasiyetleri arttıkça dijital minimalizm akımı yaygınlaşıyor.
Dijital minimalizme şu adımlarla başlayabiliriz:
-Akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlardaki kullanmadığımız uygulamaları silmek
-Telefonu elimize aldığımızda “Ne yapmak için kullanacağım? sorusunu sormak ve gereksiz dolaşmaları azaltmak
– Sosyal medya ve eğlence amaçlı uygulamaların bildirimlerini kapatmak
– Ekran süresi belirlemek
-Haftada bir gün ya da günde belirli saatleri sosyal medyadan uzak geçirilecek zamanlar olarak belirlemek
– Dijital ekranların yerine kitap okumak, arkadaşlarla buluşmak, yürüyüş yapmak gibi aktiviteler koymak
Tüm bunlar ilk başta kolay gelmeyebilir ama bir yerden başlamak gerekiyor.
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY KİMDİR?
Gül Esra Atalay, 1979 yılında İstanbul’da doğdu. 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2008’de Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde yüksek lisansını, 2014’te ise İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde doktorasını tamamladı ve aynı yıl öğretim üyesi olarak akademik kariyerine başladı.
2020 yılında İletişim Çalışmaları alanında Doçent, 2025 yılında ise Profesör unvanını aldı. 2016’dan bu yana Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yapmakta olup, halen fakülte dekanlığı görevini sürdürmektedir.
Akademik çalışma alanları; yeni medya, sosyal medya, iletişim sosyolojisi, dijital medya ve çocuk, ile medya temsilleridir.
Bisiklet hayatı değiştirir mi?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.