48,0625$%0,33
56,2400€%0,08
65,6230£%0,02
7.056,40%1,38
11.467,00%0,74
45.687,00%0,74
4.563,47%0,99
%
13:12
Türkiye’de kültür, yalnızca türkülerde, romanlarda ya da taş duvarların gölgesinde saklanmış değildir; gündelik hayatın nabzında, sokakların ritminde, insanların birbirine temas ettiği o ince çizgide yaşar. İşte tam da bu nedenle 25 Kasım, kültürel hafızamızda özel bir anlam taşır: Kadınların yaşam hakkına, onuruna ve varoluşuna yönelen her türlü şiddete karşı yükselen kolektif bir vicdan günüdür.
1950’lerin Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlük karşıtı mücadele veren Mirabal kardeşlerin öldürülmesi, zamanla dünya kadın hareketinin sembolü hâline geldi. Bugün 25 Kasım, yalnızca bir anma değil; kültürlerin ortak hafızasında yer eden büyük bir mücadele çığlığıdır. Türkiye’de ise bu tarih, toplumun tüm katmanlarını kapsayan bir farkındalık etkinliğine dönüşmüş durumda—sadece siyasal değil, sosyolojik ve kültürel bir dönüşümün aynası niteliğinde.
Kadına yönelik şiddet artık yalnızca kapalı kapılar ardında kalan bir mesele değil. Türk sinemasında, çağdaş Türk öykücülüğünde, belgesel yapımlarında ve tiyatro sahnelerinde giderek daha geniş yer buluyor. Bu anlatılar, toplumsal bilinçlenmeye katkı sağlıyor; çünkü insan zihni bazen rakamlardan önce bir hikâyeye kulak vererek değişiyor. Türkiye’de devletin ve toplumun attığı adımlar, hukuki düzenlemeler, koruma mekanizmaları, sosyal hizmet ağlarının güçlendirilmesi gibi başlıklar; kültürel dönüşümün de altyapısını oluşturuyor. Bu gelişmeler, toplumsal duyarlılığın sessiz ama güçlü bir şekilde yükseldiğini gösteriyor.
Sanat, kadına yönelik şiddeti anlatırken iki önemli sorumluluk taşır: Gerçeği görünür kılmak ve bunu incitici bir estetik diline dönüştürmemek. Tiyatrolarda, bağımsız film festivallerinde, genç sanatçıların dijital projelerinde artık yeni bir söylem var: Kadının hikâyesi yalnızca acı üzerinden değil, direniş, dayanışma ve yeniden doğuş üzerinden anlatılıyor. Bu yaklaşım, kültürün dönüştürücü gücünün en belirgin örneklerinden biridir.
Kadına yönelik şiddetle mücadele, büyük törenlerden çok gündelik davranışlarla güçleniyor:
Dilin daha dikkatli kullanılması, Evde çocukların izlediği rol modeller, medyada kadının temsili, okullarda gençlerin eşitlik kültürüyle yetişmesi…
Tüm bu parçalar birleştiğinde, toplumun köklerine işlemiş bir şiddetsiz yaşam kültürü doğuyor.
Türkiye’nin güçlü aile yapısı, dayanışma kültürü ve toplumsal bağlılık duygusu, bu dönüşüm için önemli bir zemin oluşturuyor.
25 Kasım’ı yalnızca bir yas günü ya da anma töreni olarak görmek eksik olur. Bu tarih, toplumun vicdanını diri tutan bir hatırlatma; geleceğin daha adil ve güvenli olduğunu gösteren bir işarettir. Bir kültür insanı olarak biliyorum ki toplumların kaderi, kadınların kaderiyle birlikte yazılır. Kadının sözü güçlendikçe, toplumun sesi berraklaşır. Kadının yaşam hakkı korundukça, kültür daha sağlam kökler salar. 25 Kasım, tam da bu nedenle, yalnızca bir tarihin değil, bir geleceğin adıdır.
RAGSANA BABAYEVA – AZERBAYCAN
Erdoğan’dan “Millî Sarayların Yüzyılı” sempozyumuna tebrik mesajı
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.