DOLAR

47,3981$% 0.04

EURO

53,9930% -0.02

STERLİN

63,0119£% 0.04

GRAM ALTIN

6.133,00%-0,07

ÇEYREK ALTIN

10.033,00%-0,16

TAM ALTIN

39.948,00%-0,16

ONS

4.016,95%-0,29

BİST100

13.560,07%-0,93

İkindi Vakti a 17:11
Ankara AÇIK 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Sevgiyle büyüyen çocuk, korkuyla büyüyen çocuktan nasıl ayrılır?

ad826x90

 

ad826x90

Sevgiyle büyüyen çocuk, korkuyla büyüyen çocuktan nasıl ayrılır?

Terbiyenin görünmeyen izi

Her insanın çocukluğu, geleceğine yazılan ilk mektup gibidir. O mektubun hangi kelimelerle yazıldığı ise yıllar geçse bile silinmez. Kimi zaman bu mektup sevgi, anlayış ve güven duygusuyla doludur; kimi zaman ise korku, baskı ve sessizlikle…

Çocuk büyür, yetişkin olur, bir meslek sahibi olur, aile kurar ve toplumun içinde yerini alır. Ancak çocukluğunda yaşadığı duygular; verdiği kararlarda, insanlarla kurduğu ilişkilerde, kendine duyduğu güvende ve hayata bakışında yaşamaya devam eder.

ad826x90

Her anne baba çocuğu için daima en iyisini ister. Onun saygılı, eğitimli, sorumluluk sahibi ve topluma faydalı bir birey olmasını arzu eder. Ancak bu hedefe ulaşmak için seçilen yöntemler her ailede aynı değildir. Bazı ebeveynler sevgiyi terbiyenin temel aracı olarak görürken, bazıları ise sıkı denetim ve korkunun çocuğu doğru yolda tutacağına inanır.

Oysa bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca çocuğun bugünkü davranışlarında değil, gelecekteki yaşamında da kendisini gösterir. Çünkü terbiye yalnızca kurallar öğretmek değildir; karakter inşa etmektir. Karakter ise korkuyla değil, güven, anlayış ve sevgi ortamında daha sağlıklı gelişir.

Bir çocuk ilk kez başarısız olduğunda kime yönelir? İlk hatasını yaptığında kimden yardım ister? İlk kez haksızlığa uğradığında kendisini nerede güvende hisseder? Bu soruların cevabı, aile içinde kurulan ilişkinin gerçek niteliğini ortaya koyar. Eğer çocuk anne ve babasını cezalandıran kişiler olarak değil, kendisini anlayan insanlar olarak görüyorsa, aralarında görünmeyen ama son derece güçlü bir bağ oluşur.

Ne yazık ki bazı ailelerde terbiye ile itaat kavramı birbirine karıştırılır. Çocuk sessizse, söz dinliyorsa ve itiraz etmiyorsa hemen “iyi yetişmiş bir çocuk” olarak değerlendirilir. Oysa susmak her zaman kabullenmek anlamına gelmez. Bazen çocuk konuşmaz çünkü korkuyordur. Düşüncelerini söylemez çünkü dinlenmeyeceğini bilir. Soru sormaz çünkü azar işiteceğini düşünür. Dışarıdan her şey yolunda görünür; fakat o sessizliğin ardında görünmeyen bir kaygı saklıdır.

ad826x90

Sevgi üzerine kurulan ailelerde ise tablo farklıdır. Bu çocuklar da hata yapar, zaman zaman karşı çıkar, ağlar ya da başarısız olur. Fakat bütün bunlara rağmen anne ve babasının sevgisinin yalnızca başarılarına bağlı olmadığını bilir. İşte bu duygu, çocuğa güç verir; kendisini kabul etmeyi öğretir ve hayatın zorlukları karşısında ayakta kalmasını sağlar.

Bu nedenle terbiyenin amacı yalnızca kurallara uyan çocuklar yetiştirmek olmamalıdır. Asıl amaç; vicdan sahibi, sorumluluk duygusu gelişmiş, merhametli ve kendine güvenen bireyler yetiştirmektir. Böyle bir kişiliğin temeli ise çocukluk yıllarında görülen sevgi, ilgi ve anlayış üzerine kurulur.

Bugün toplumumuzda en çok tartışılan konulardan biri de şudur: Bir çocuğu korku mu daha iyi terbiye eder, yoksa sevgi mi? Bu soruya cevap verebilmek için önce korkunun ve sevginin çocuğun iç dünyasında bıraktığı izlere dikkatle bakmak gerekir. Çünkü görünmeyen bu izler, insanın bütün hayatı boyunca onunla birlikte yaşamaya devam eder.

Sevgi ve korku: İki farklı terbiye modeli

Anne babalık tarih boyunca farklı yaklaşımlarla açıklanmıştır. Toplumlar değiştikçe çocuk yetiştirme anlayışları da değişmiştir. Ancak bütün bu farklı görüşlerin içinde iki model her zaman dikkat çekmiştir: Sevgi temelli terbiye ve korku temelli terbiye.

Korkuyla terbiye eden ebeveyn, çocuğun hatasının sonucundan çekinmesi hâlinde kurallara daha sıkı uyacağını düşünür. İlk bakışta bu yaklaşım etkili gibi görünebilir. Gerçekten de korkan çocuk çoğu zaman sesini çıkarmaz, verilen görevleri yerine getirir ve büyükleriyle tartışmaz. Ancak bu sessizlik her zaman iç disiplinin göstergesi değildir. Çoğu zaman sadece cezadan kaçınma isteğinin sonucudur.

Sevgi üzerine kurulan terbiyede ise amaç çocuğu korkutmak değil, doğru ile yanlışı kavramasını sağlamaktır. Böyle ailelerde kurallar yine vardır; ancak bu kuralların temelinde açıklama, karşılıklı saygı ve güven bulunur. Çocuk, anne ve babasının uyarılarının kendisini küçümsemek için değil, gelişimine katkı sağlamak için yapıldığını bilir.

Bu iki yaklaşım arasındaki fark, çocuğun iç dünyasında çok daha belirgin şekilde görülür. Korkuyla büyüyen çocuk sık sık “Hata yaparsam bana ne olur?” diye düşünür. Sevgiyle büyüyen çocuk ise “Yaptığım davranış doğru mu?” sorusunu kendisine sorar. Birinci durumda davranışı yöneten korkudur; ikinci durumda ise vicdan ve sorumluluk duygusu.

İşte bu nedenle terbiyenin amacı yalnızca davranışı değiştirmek değil, düşünme biçimini de şekillendirmek olmalıdır. Çünkü anne ve baba yanında olmadığında çocuğu koruyacak en güçlü denetim, onun içinde gelişmiş olan ahlaki değerler ve vicdanıdır.

Korkuyla sağlanan itaat ne kadar kalıcıdır?

Birçok anne baba, çocuğunun söyleneni hemen yapmasını başarılı bir terbiyenin göstergesi olarak kabul eder. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Çocuk bunu doğru olduğuna inandığı için mi yapıyor, yoksa cezalandırılmaktan korktuğu için mi?

Korku üzerine kurulan itaat çoğu zaman geçicidir. Çocuk anne ve babasının yanında kurallara uyar; fakat denetim ortadan kalktığında farklı davranmaya başlayabilir. Çünkü amacı doğru insan olmak değil, cezadan kaçınmaktır.

Böyle çocuklar zaman zaman yaptıkları hataları itiraf etmekten çekinirler. Gerçeği söylemenin daha ağır sonuçlar doğuracağını düşündükleri için yalana başvurabilirler. Aslında burada sorun yalanın kendisi değil, onu doğuran korkudur.

Buna karşılık anlayış ve güven ortamında büyüyen bir çocuk, hata yaptığında bunu gizleme ihtiyacı hissetmez. Çünkü anne ve babasının önce kendisini dinleyeceğini, ardından birlikte çözüm arayacaklarını bilir. Bu yaklaşım çocuğun sorumluluk duygusunu çok daha sağlıklı biçimde geliştirir.

Korkuyla sağlanan itaat dışarıdan bakıldığında düzenli ve sakin görünebilir. Ancak bu düzen çoğu zaman kırılgandır. Hayatın ilk ciddi sınavlarında etkisini kaybetmeye başlar. Çünkü insanı zor zamanlarda doğru karar vermeye yönelten şey korku değil; içselleştirdiği ahlaki değerler ve vicdanıdır.

Anne babalar çocuklarının yalnızca kendi yanlarında değil, hayatın her döneminde doğru seçimler yapmasını istiyorlarsa, onların içinde sorumluluk bilincini geliştirmelidir. Bu bilinç ise korkuyla değil; sevgi, güven ve açıklayıcı bir iletişimle oluşur.

Sevgi çocuğu şımartır mı?

Ebeveynler arasında en yaygın yanlış inanışlardan biri, çocuğa fazla sevgi göstermenin onu şımarık, sorumsuz ve iradesiz hâle getireceği düşüncesidir. Oysa psikolojik araştırmalar ve yaşam deneyimi bunun tam tersini göstermektedir. Çocuğu şımartan sevgi değil; sınırsız taviz, tutarsız tutumlar ve sorumluluk duygusunun kazandırılmamasıdır.

Sevgi hiçbir zaman disiplinin karşıtı değildir. Tam tersine, gerçek sevgi çocuğun hem haklarını hem de sorumluluklarını öğrenmesini sağlar. Anne ve babasının kendisini önemsediğini, düşüncelerine değer verdiğini ve zor zamanlarında yanında olduğunu hisseden çocuk, onların sözlerine daha fazla güven duyar. Bu güven ise terbiyenin en sağlam dayanaklarından biridir.

Şımarıklık ise bambaşka bir kavramdır. Çocuğun her isteğinin koşulsuz yerine getirilmesi, yaptığı her davranışın doğru kabul edilmesi ve hiçbir sorumluluk üstlenmeden büyümesi anlamına gelir. Böyle bir ortamda çocuk sevgiyle değil, sınırsız ödünlerle karşılaşır. Sonuçta hayatın daima kendi istediği gibi ilerleyeceğini sanır ve ilk hayal kırıklığında büyük bir sarsıntı yaşar.

Gerçekten seven anne baba gerektiğinde “hayır” demeyi de bilir. Ancak bu “hayır”, öfkeden değil; çocuğun iyiliğini düşünmekten kaynaklanır. Yasakların nedenini açıklar, çocuğunu küçük düşürmez, onu dinler ve kararını makul gerekçelerle destekler. Çocuk da zamanla her isteğinin gerçekleşmemesinin sevgiden mahrum bırakıldığı anlamına gelmediğini öğrenir.

Sağlıklı ailelerde çocuklar hem sevilir hem de sorumluluk üstlenirler. Yaşlarına uygun görevler alırlar, hata yaptıklarında davranışlarının sonuçlarını öğrenirler, başarı gösterdiklerinde ise emekleri takdir edilir. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk ne kendisini başkalarından üstün görür ne de değersiz hisseder. Kendi sınırlarını, sorumluluklarını ve değerini dengeli biçimde öğrenir.

Ceza ile sorumluluk arasındaki fark

Çocuk terbiyesi söz konusu olduğunda ceza kavramı sık sık gündeme gelir. Bazı anne babalar ceza olmadan çocuğun kurallara uymayacağını düşünürken, bazıları her türlü cezaya tamamen karşı çıkar. Oysa asıl mesele cezanın varlığı değil, çocuğun davranışlarının sonuçlarını nasıl öğrendiğidir.

Ceza çoğu zaman korku üretir. Sorumluluk ise düşünmeyi öğretir. Bu iki kavram arasındaki temel fark da burada başlar.

Örneğin çocuk dikkatsizlik sonucu çok sevdiği oyuncağını kırmış olsun. Anne ya da baba bağırır, aşağılar ya da sert biçimde cezalandırırsa, çocuk yaşadığı olaydan çıkaracağı dersi değil, hissettiği korkuyu hatırlayacaktır. Buna karşılık ebeveyn sakinliğini korur, birlikte olayın nedenini değerlendirir ve sonuçlarını konuşursa, çocuk sorumluluk duygusunu çok daha sağlıklı şekilde geliştirecektir.

Sorumluluk bilinci çocuğa her davranışın doğal sonuçları olduğunu öğretir. Bu sonuçlardan kaçmak yerine onları kabul etmeyi ve gerektiğinde hatasını telafi etmeyi öğrenir. Böylece yaptığı bir hata nedeniyle kendisini tamamen değersiz hissetmez. Hatanın insan olmanın doğal bir parçası olduğunu ve düzeltilebileceğini kavrar.

Anne babalar için en zor konulardan biri de kendi duygularını yönetebilmektir. Öfkeyle verilen kararlar çoğu zaman eğitici olmaz; aksine çocuğun hafızasında korku ve kırgınlık bırakır. Bu nedenle terbiyedeki amaç cezalandırmak değil, davranışın sonuçlarını fark ettirmektir.

Her aile çocuğunu yalnızca bugünün şartlarına göre değil, gelecekteki yaşamına hazırlamalıdır. Bir gün anne ve babası yanında olmayacaktır. O gün doğru kararlar almasını sağlayacak olan şey korku değil, içinde gelişmiş olan sorumluluk duygusu olacaktır. İşte bu yüzden ceza geçici olabilir; fakat sorumluluk bilinci insanın ömür boyu taşıdığı en değerli kazanımlardan biridir.

Çocuğun özgüveninin oluşmasında anne-baba tutumunun rolü

Özgüven, insana sonradan verilen bir armağan değildir. O, çocukluk yıllarından başlayarak aile içinde kurulan ilişkilerin, duyulan sözlerin ve yaşanan deneyimlerin doğal bir sonucudur. Çocuk kendisine ilk kez aynada değil, anne ve babasının gözlerinde bakar. Kendi değerini önce onların kendisine nasıl davrandığından öğrenir.

Anne ve baba yalnızca başarıları takdir ediyor, sevgilerini daha çok başarılı olduğu zamanlarda gösteriyorsa, çocuk zamanla şu düşünceyi benimsemeye başlar: “Beni ancak başarılı olduğumda seviyorlar.” Bu inanç ilerleyen yıllarda da onunla birlikte yaşar. Hata yapmaktan korkar, başarısızlığı kişisel bir yenilgi olarak görür ve başkalarının onayına gereğinden fazla ihtiyaç duyar.

Buna karşılık çocuk, başarısız olduğu zamanlarda da anlayış ve destek gördüğünde sağlam bir özgüven geliştirir. Hata yapmanın değerini azaltmadığını öğrenir. Bu düşünce ona yeni şeyler deneme cesareti verir, öğrenmeye açık olmasını sağlar ve karşılaştığı güçlükler karşısında kolayca pes etmesini engeller.

Anne ve babanın günlük hayatta kullandığı cümleler de bu süreçte son derece belirleyicidir. “Sen yapamazsın.”, “Senden hiçbir şey olmaz.”, “Sen hep böylesin.” gibi ifadeler çocuğun zihninde derin izler bırakır. Bir süre sonra bu sözler, onun kendi iç sesi hâline gelir ve attığı her yeni adımda kendisinden şüphe etmesine neden olur.

Oysa “Bir kez daha deneyelim.”, “Bu defa olmadı ama önemli bir şey öğrendin.”, “Sana güveniyorum.” gibi cümleler çocuğa güç verir. Bu sözler yalnızca onu teselli etmekle kalmaz; aynı zamanda kendi potansiyeline inanmasını sağlar. Kendine güvenen çocuk başkalarıyla yarışmaktan çok, kendi gelişimine odaklanır.

Bazı anne babalar iyi niyetle çocuklarının bütün sorunlarını onların yerine çözmeye çalışırlar. Ancak bu durum da farkında olmadan özgüven gelişimini olumsuz etkileyebilir. Çünkü insan kendi gücünü, karşılaştığı zorlukları aşabildiğini gördükçe keşfeder. Bazen yardım etmek yerine biraz beklemek, çocuğun düşünmesine ve çözüm üretmesine fırsat vermek çok daha öğretici olabilir.

Hata yapma hakkı neden gelişimin vazgeçilmez bir parçasıdır?

Hiç kimse hata yapmadan öğrenmez. Yürümeyi öğrenen bir çocuk defalarca düşer, konuşmayı öğrenirken kelimeleri yanlış söyler, yazmayı öğrenirken harfleri eğri çizer. Anne ve babalar bu süreci doğal karşılar. Ne var ki çocuk büyüdükçe aynı doğal yaklaşım çoğu zaman ortadan kalkar.

Okulda düşük not almak, bir yarışmayı kaybetmek, arkadaşıyla tartışmak ya da yanlış bir karar vermek hayatın doğal parçalarıdır. Bunlar başarısızlıktan çok, öğrenme fırsatlarıdır. Eğer her hata sert eleştirilerle ya da aşağılayıcı tavırlarla karşılanırsa, çocuk hatalarından ders çıkarmayı değil, hata yapmaktan korkmayı öğrenir.

Hata yapmaktan korkan insan ise yeniliklerden de korkmaya başlar. Risk almaktan kaçınır; çünkü başarısızlığın kabul edilmeyeceğine inanır. Bu korku yaratıcılığı sınırlar, girişim ruhunu zayıflatır ve kişinin sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla ortaya koymasına engel olur.

Bilge bir anne baba, hatayı başarısızlık olarak değil, öğrenme fırsatı olarak değerlendirir. “Neden böyle yaptın?” diye sormadan önce, “Bu yaşadığından ne öğrendin?” diye sorar. Bu küçük gibi görünen yaklaşım, çocuğun düşünme biçimini değiştirir. Artık amacı hata yapmaktan kaçmak değil, yaptığı hatayı anlamak ve düzeltmek olur.

Unutulmamalıdır ki gelecekte doğru kararlar verebilen insanlar, çocukluklarında hata yapma hakkı tanınmış insanlardır. Çünkü onlar insanı değerli kılanın hiç hata yapmamak değil, yaptığı hatalardan ders çıkarabilmek olduğunu öğrenmişlerdir.

Korku üzerine kurulan ailelerde büyüyen çocukların gelecekteki ilişkileri

Çocukluk, insanın gelecekte kuracağı ilişkilerin görünmeyen temelidir. Bir çocuk aile içinde nasıl sevilmiş, nasıl dinlenmiş ve nasıl kabul edilmişse, yetişkin olduğunda insanlarla ilişkilerini de çoğu zaman aynı model üzerine kurar. Bu nedenle korku ortamında büyümek yalnızca çocukluk yıllarını değil, bütün yaşamı etkileyebilir.

Korkuyla büyüyen çocuk duygularını açıkça ifade etmekte zorlanır. Sürekli hata yapmaktan çekinir, insanların tepkilerini düşünür ve çoğu zaman konuşmak yerine susmanın daha güvenli olduğuna inanır. Yıllar geçtikçe bu davranış biçimi karakterinin bir parçası hâline gelir.

Bu insanlar iş hayatında da yeteneklerini ortaya koymakta zorlanabilirler. Yeni fikirler söylemekten çekinir, eleştirileri kişisel başarısızlık olarak algılar ve başkalarının onayını almaya gereğinden fazla ihtiyaç duyarlar. Çünkü çocukluklarından beri aldıkları mesaj hep aynıdır: “Hata yaparsan kabul edilmezsin.”

Bazı durumlarda ise bunun tam tersi görülür. Çocukluğunda sürekli baskı gören bazı insanlar yetişkin olduklarında saldırgan davranışlar sergileyebilirler. Sorunları konuşarak çözmek yerine öfkeyle tepki verirler. Çünkü sağlıklı bir iletişim modelini hiç deneyimlememişlerdir. Böylece bir zamanlar kendilerini inciten davranışları, farkında olmadan başkalarına uygulamaya başlarlar.

Korku üzerine kurulan ilişkiler güven oluşturmaz. Güvenin olmadığı yerde ise samimiyet uzun süre yaşayamaz. İnsan kendisini olduğu gibi göstermeye cesaret edemez, duygularını gizler ve zamanla içinde derin bir yalnızlık büyümeye başlar.

İşte bu nedenle anne ve babalar söyledikleri her sözün ve gösterdikleri her davranışın yalnızca bugünü değil, yıllar sonrasını da etkilediğini unutmamalıdır. Çünkü çocukların gelecekte kuracakları ailelerin, dostlukların ve hatta kendi çocuklarına gösterecekleri sevginin ilk örneği, bugün yaşadıkları aile ortamıdır.

Güven ortamında büyüyen çocukların sosyal ve duygusal üstünlükleri

Sevgi ve güven ortamında büyüyen bir çocuk, hayata daha sağlam adımlarla başlar. Çünkü bilir ki, karşılaştığı zorluklarda arkasında onu dinleyen, anlayan ve destekleyen bir ailesi vardır. Bu duygu, insanın duygusal dayanıklılığını güçlendiren en önemli kaynaklardan biridir.

Böyle çocuklar düşüncelerini daha rahat ifade ederler. Soru sormaktan çekinmez, bilmediklerini söylemekten utanmaz ve yeni bilgiler öğrenmeye daha açık olurlar. Çünkü hata yapmanın aşağılanmak değil, öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu küçük yaşlardan itibaren deneyimlemişlerdir.

Güven ortamı empati duygusunu da geliştirir. Dinlenen çocuk dinlemeyi öğrenir. Saygı gören çocuk saygı göstermeyi bilir. Affedilen çocuk ise affetmenin zayıflık değil, olgunluk olduğunu kavrar.

Bu çocuklar arkadaşlık ilişkilerinde daha samimi davranır, yetişkin olduklarında aile içindeki sorunları konuşarak çözmeye çalışırlar. Anne ya da baba olduklarında ise çocukluklarında gördükleri sevgi ve anlayışı kendi çocuklarına aktarırlar. Böylece sağlıklı aile modeli kuşaktan kuşağa taşınır.

Elbette sevgiyle büyüyen çocukların hayatı da kusursuz değildir. Onlar da başarısız olur, hayal kırıklığı yaşar ve zaman zaman yanlış kararlar verir. Ancak en önemli fark şudur: Kendilerini yalnız hissetmezler. İçlerinde taşıdıkları güven duygusu, düştüklerinde yeniden ayağa kalkmalarına yardımcı olur.

Anne ve babanın çocuğuna bırakabileceği en değerli miras; pahalı eşyalar ya da büyük servetler değil, kendisine güvenen, insanlara inanabilen ve hayatı umutla karşılayabilen bir kişilik kazandırmaktır. Bu değerler ise ancak sevgi, anlayış ve karşılıklı saygı üzerine kurulan bir aile ortamında filizlenebilir.

Terbiyede sertlik ile kararlılık aynı şey değildir

Anne babalık konusunda en sık karıştırılan kavramlardan biri sertlik ile kararlılık arasındaki farktır. Pek çok kişi, kararlı bir ebeveyn olabilmek için mutlaka sert davranmak gerektiğini düşünür. Oysa bu iki kavram birbirinden tamamen farklıdır.

Sertlik çoğu zaman duyguların kontrol edilemediği anlarda ortaya çıkar. Ses yükselir, cezalar ağırlaşır ve çocuğun kendisini ifade etmesine fırsat verilmez. Amaç, sorunu çözmekten çok davranışı o anda durdurmaktır. Bu yöntem kısa vadede etkili gibi görünse de uzun vadede anne baba ile çocuk arasındaki güven bağını zedeler. Çocuk saygı duyduğu için değil, korktuğu için itaat eder.

Kararlılık ise sakinlik, tutarlılık ve sorumluluk üzerine kuruludur. Kararlı anne baba, aile içinde belirlenen kuralları o günkü ruh hâline göre değil, benimsediği ilkelere göre uygular. “Hayır.” dediğinde nedenini açıklar; “Evet.” dediğinde ise sözünün arkasında durur. Böyle bir tutum çocuğa hem güven verir hem de adalet duygusunu geliştirir.

Çocuklar için en zor aile ortamlarından biri kuralların sürekli değiştiği ortamlardır. Bugün yasak olanın yarın serbest bırakılması ya da aynı davranışın bir gün cezalandırılıp ertesi gün görmezden gelinmesi, çocuğun doğru ile yanlışı ayırt etmesini zorlaştırır. Tutarlılık, terbiyenin sessiz ama en güçlü dayanaklarından biridir.

Kararlı olmak, çocuğun düşüncelerini dinlememek anlamına gelmez. Aksine sağlıklı ailelerde anne ve baba çocuğun itirazlarını dinler, onu anlamaya çalışır; ancak son kararı sorumluluk bilinciyle verir. Böylece çocuk, her isteği kabul edilmese bile fikirlerine değer verildiğini hisseder. Bu da aile içinde karşılıklı saygıyı güçlendirir.

Anne ve babalar yalnızca söyledikleriyle değil, davranışlarıyla da çocuklarını eğitirler. Sakin konuşmayı, sabırla dinlemeyi ve zor anlarda öfkesini kontrol etmeyi başarabilen bir ebeveyn, çocuğuna en etkili örneği sunmuş olur. Çünkü çocuklar söylenenden çok, gördüklerini öğrenirler.

Her çocuk dünyaya öğrenme isteği ve sevilme ihtiyacıyla gelir. Hayatın ilk derslerini ailesinde alır. Hangi sözlerin değer verdiğini, hangi bakışların incittiğini ve hangi davranışların insana güç kattığını ilk kez anne ve babasından öğrenir. Bu nedenle aile içinde yaşanan her an, söylenen her cümle ve sergilenen her tutum çocuğun kişiliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüşür.

Sevgiyle büyüyen çocuk kusursuz bir insan olmaz. O da hata yapar, zaman zaman başarısız olur ve hayatın zor seçimleriyle karşılaşır. Ancak onu farklı kılan, içinde taşıdığı sarsılmaz dayanaktır. Kendi değerinin yalnızca başarılarına bağlı olmadığını bilir. Bu güven ona yeniden başlamayı, mücadele etmeyi ve umudunu korumayı öğretir.

Korkuyla büyüyen çocuk ise çoğu zaman sessiz görünür. Fakat bu sessizliğin ardında dile getirilemeyen kaygılar, bastırılmış duygular ve kabul görmeme korkusu saklı olabilir. Anne ve babanın amacı yalnızca söz dinleyen bir çocuk yetiştirmek değil; düşünebilen, vicdan sahibi, sorumluluk duygusu gelişmiş ve merhametli bireyler yetiştirmek olmalıdır. Böyle bir kişilik ise ancak sevgi, güven ve karşılıklı saygının hâkim olduğu bir aile ortamında gelişebilir.

Anne babalık, hazır reçetelerden oluşan bir yolculuk değildir. Her çocuk farklıdır, her ailenin kendine özgü koşulları vardır. Ancak bütün aileler için değişmeyen bir gerçek vardır: Çocuklar söylenen sözlerden çok, kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlarlar. Öğretilenleri zamanla unutabilirler; fakat gördükleri sevgiyi, yaşadıkları korkuyu ve hissettikleri değeri unutmazlar.

Belki yıllar sonra çocuklarımız onlara aldığımız hediyeleri, inşa ettiğimiz evi ya da kazandığımız başarıları hatırlamayacaklar. Ama en zor günlerinde ellerini tutup tutmadığımızı, hata yaptıklarında onları aşağılayıp aşağılamadığımızı, korkularını dinleyip dinlemediğimizi ve sevgimizi hangi şartlarla sunduğumuzu mutlaka hatırlayacaklardır.

Çünkü insan hafızasında en uzun süre yaşayan şey kelimeler değil, duygulardır. Anne ve babanın çocuğuna verebileceği en büyük hediye de şu duygudur:

“Hayatta ne olursa olsun, seni dinleyeceğim, anlamaya çalışacağım ve her zaman yanında olacağım.”

İşte bu güven duygusuyla büyüyen çocuk yalnızca mutlu bir birey olmaz; aynı zamanda sevgiyi, merhameti ve saygıyı çevresine de taşıyan bir insan olarak daha güçlü ve daha sağlıklı bir toplumun inşasına katkı sağlar.

Ragsana Babayeva
Azərbaycan

0 1 0 0 0 0
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Akıllı insanlar neden yanlış şeylere inanır?

HIZLI YORUM YAP

0 1 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

casino siteleri