47,3981$% 0.04
53,9930€% -0.02
63,0119£% 0.04
6.133,00%-0,07
10.033,00%-0,16
39.948,00%-0,16
4.016,95%-0,29
13.560,07%-0,93
17:11
Geçtiğimiz günlerde bir meslektaşımla sohbet ederken, kendisine çok ilginç gelen bir gözlemini paylaştı. Sosyal medyada dolaşan bir komplo teorisine inanmış bir tanıdığından söz ediyordu. Bahsettiği kişi üniversite mezunuydu, mesleğinde başarılıydı ve entelektüel merak sahibi biriydi. “Nasıl olur?” diye sordu. “Bu kadar eğitimli biri buna nasıl inanabilir?”
Aslında bu soru, içinde yaşadığımız çağın en önemli sorularından biri olabilir.
Çünkü dezenformasyonla ilgili yaygın varsayımımız hâlâ şu: “Yanlış bilgiye daha çok bilgisiz, eğitimsiz ya da yeterince zeki olmayan insanlar inanır.” Oysa araştırmalar uzun zamandır bunun o kadar da basit olmadığını gösteriyor. Komplo teorilerine, manipülatif içeriklere veya sahte haberlere inanmak yalnızca bilgi ya da eğitim eksikliğiyle açıklanabilecek bir durum değil. Hatta bazen yüksek eğitim ve yüksek bilişsel kapasite, kişiyi yanlış inanışlardan korumak yerine onları daha güçlü ve daha akıllıca savunmasına yol açabiliyor.
Bu ilk bakışta paradoks gibi görünüyor.
Ancak insan zihninin çalışma biçimine baktığımızda tablo netleşiyor.
Uzun yıllar medya okuryazarlığını, bireylerin haber ve bilgi kaynaklarını değerlendirme, medya içeriklerine eleştirel yaklaşabilme becerisi olarak tanımladık. Öğrencilere kaynak kontrol etmeyi, haber sitelerini karşılaştırmayı ve bilgiyi doğrulamayı öğrettik. Bunlar bugün de son derece önemli beceriler. Fakat dijital çağın yeni gerçekliği, sorunun yalnızca içerikte değil, içeriği işleyen zihinle de ilişkili olduğunu gösteriyor.
İnsan beyni gerçeği bulmak için tasarlanmış kusursuz bir sistem değil.
Aksine, hızlı karar vermek ve enerji tasarrufu sağlamak için evrimleşmiş bir organ.
Psikolojide “doğrulama yanlılığı” olarak adlandırılan eğilim bunun en bilinen örneklerinden birini oluşturuyor. İnsanlar mevcut inançlarını destekleyen bilgileri daha kolay kabul ederken, bu inançlarla çelişen bilgileri daha sert sorgularlar. Kısacası çoğu zaman gerçeği aramak yerine haklı çıkmanın peşine düşeriz.
Dijital platformlar ise tam olarak bu zayıf noktaya hitap ediyor.
Sosyal medya şirketlerinin temel hedefi kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmak. Bunun yolu da dikkat çekmekten geçiyor. Dikkat çekmenin yolu ise çoğu zaman öfke, korku, şaşkınlık ve kutuplaşma yaratmaktan…
Bu nedenle algoritmaların ödüllendirdiği içerikler ile toplumun ihtiyaç duyduğu içerikler her zaman aynı değil.
Hakikat çoğu zaman sıkıcıyken, örneğin öfke son derece paylaşılabilir bir içerik unsuru olabiliyor.
Bir haberin doğru olması, viral olması için yeterli değil; ama insanları kızdırması veya korkutması çoğu zaman yeterli oluyor.
Bu noktada geleneksel medya okuryazarlığı yaklaşımının sınırlarına ulaşıyoruz. Çünkü yapay zekâ destekli içerik üretiminin yaygınlaştığı bir dönemde her yanlış bilgiyi tek tek doğrulamak mümkün görünmüyor. Bugün birkaç dakika içinde yüzlerce sahte görsel, video veya haber üretilebiliyor. Yakında bu sayı çok daha yüksek olacak.
Dolayısıyla asıl mesele, bütün yanlış bilgileri temizlemek değil; insanların bu bilgilere neden inandığını anlamak.
Burada yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var: Bilişsel medya okuryazarlığı.
Bu yaklaşım, yalnızca içeriği değil, içeriği değerlendiren zihni de merkeze alıyor. İnsanlara hangi haberin doğru olduğunu öğretmek kadar, kendi bilişsel zaaflarını tanımayı da öğretmeyi amaçlıyor. Çünkü dezenformasyonun en güçlü silahı bilgisizlik değil; insan zihninin kestirme yolları.
Belki de kendimize sormamız gereken soru değişmeli.
“Bu haber doğru mu?” sorusu elbette önemli, ama artık tek başına yeterli değil.
Bunun yanına başka bir soruyu eklememiz gerekiyor: “Bu habere neden inanmak istiyorum?”
Demokratik toplumların geleceği biraz da bu sorunun cevabında saklı aslında. Çünkü ortak gerçeklik duygusunu kaybetmeye başladığımız bir çağda, insanların doğrulukla kurduğu ilişkinin nasıl şekillendiği çok önemli.
Medya okuryazarlığının geleceği, ekranlara bakmaktan çok, ekranlara bakan zihni anlamaktan geçiyor.
Yapay zekâ çağında asıl mücadele doğru bilgi ile yanlış bilgi arasında olmayacak. İnsan zihni ile onu yönlendirmek isteyen sistemler arasında olacak.
Belki de gelecek kuşaklar özgürlüğü, sansürün olmamasıyla değil; kendi dikkatlerini, muhakemelerini ve meraklarını dışarıya devretmeden yaşayabilme kapasitesiyle tanımlayacak.
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY-ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ DEKANI
Son işik
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.