44,9265$% 0.1
52,7810€% -0.04
60,7515£% 0.03
6.888,09%1,14
11.227,00%1,12
44.750,00%1,11
4.760,66%0,87
14.375,40%-0,76
02:00
Dijital çağda insanın hayatı üç temel eksende kökten değişmiştir: çalışma, ilişki kurma ve kendini ifade etme biçimi. İş, sabit bir yer ve zaman içinde ilerleyen bir süreç olmaktan çıkmış; parçalı, geçici ve sürekli yeniden kurulan bir akışa dönüşmüştür. Uzaktan ve proje tabanlı çalışma yaygınlaştıkça, iş hayatı süreklilik duygusunu kaybetmiş; insanlar aynı kurumda yıllarca kalarak kimlik inşa eden bir çizgiden, kısa süreli görevler arasında hareket eden bir akışa yönelmiştir. İlişkiler, yüz yüze kurulan ve zamanla derinleşen bağlar yerine; mesajlaşma, takip etme ve görünür olma üzerinden ilerleyen daha kırılgan, anlık temaslar ve kesintili yakınlıklar etrafında şekillenmeye başlamıştır. Kendini ifade etme ise yaşananın doğrudan aktarımı olmaktan uzaklaşmış; seçilen, düzenlenen ve başkalarına sunulan bir anlatıya dönüşmüştür. Bu durum, basit bir alışkanlık değişiminin ötesinde; insanın kendini algılama ve taşıma biçiminin farklılaşmasıdır. Ortaya çıkan bu parçalanma ilişkilere yansımakta; ilişkilerdeki kırılganlık ise insanın iç dünyasını etkilemekte; iç dünyadaki çözülme de kişinin kendine çizdiği sınırları çözmektedir. Ortaya çıkan tablo ise eşzamanlı ilerleyen, birbirini besleyen ve tetikleyen bir değişimdir. Dijital çağda yaşanan bu dönüşüm, özne tarafından belirli bir sırayla fark edilir:
Bu yaklaşım, klasik akademik anlatımdan farklı bir yönde ilerler. İnsan, dönüşümü önce kendi içinde fark eder, ardından bunun ortak bir deneyim olduğunu görür ve son olarak bu deneyimi olanaklı kılan daha geniş çerçeveyi sorgular. Dönüşüm, özne tarafından içerden dışarıya doğru deneyimlenirken, onu belirleyen koşullar dışardan içeriye doğru işler. Dört düzey, deneyim sırasına göre mikrodan metaya doğru izlenir; belirleyicilik ise metadan mikroya doğru etkisini gösterir. Bu çift yönlü hareket, kırılmaların tek bir düzlemde ele alınmasını yetersiz kılar; benlikte başlayan çözülme temsile, temsilden ilişkilere ve oradan toplumsal bağlara taşınır. Bu akış, dijital öznenin hangi koşullar altında ve nasıl kurulduğunu anlamak için temel bir çerçeve sunar.
Dijital çağda insanın yaşadığı en derin kırılma, kendi içinde başlar. Bu kırılma dışarıdan bakıldığında fark edilmez; ancak, kişinin sanal ortamlarda kendini deneyimleme biçimini kökten değiştirir. Klinik anlamda şizofreni, gerçeklik ile algı arasındaki bağın zayıflaması ve kişinin deneyimini tutarlı bir bütün olarak kurmakta zorlanmasıyla tanımlanır. Dijital ortamda ortaya çıkan durum ise benzer bir mantıkla, gerçek ile temsil arasındaki sınırın giderek silikleştiği yeni bir bilinç hâline işaret eder.
İnsan, farklı platformlarda kendisini sürekli yeniden üretir. Bir ortamda ciddi, başka bir ortamda eğlenceli, bir başka yerde mesafeli, başka bir yerde samimi bir benlik sunar. Erving Goffman’ın gündelik hayat için tanımladığı sahne ve rol ayrımı, dijital ortamda süreklilik kazanır; sahneler kapanmaz, roller sonlanmaz. Kişi bir rolden diğerine geçmez; farklı benlikleri eşzamanlı olarak taşır. Söz konusu durum davranış düzeyinde de kalmaz. Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi, modern özne dışarıdan baskı altında kalmadan da kendini düzenler. Dijital ortamda bu düzenleme kamusal akış üzerinden işler. İnsan, kendisini nasıl göstereceğine karar verir ve kendini yeniden kurar. Bu süreçte benlik, yaşanan bir süreklilik olmaktan uzaklaşır; seçilen, düzenlenen ve sürdürülen bir kurguya dönüşür. Görüntüler, filtreler ve seçilmiş anlatılar bu sürecin araçlarıdır. Paylaşılan yüz ile aynadaki yüz, anlatılan hayat ile yaşanan hayat arasındaki mesafe giderek açılır. Bu mesafe başlangıçta bilinçli bir tercih olarak kurulur; zamanla alışkanlığa dönüşür ve ardından içselleştirilir. Kişi, hangi sürümünün kendisine daha yakın olduğunu belirlemekte zorlanır; çünkü her biri belirli bir bağlamda geçerli, onaylanan ve sürdürülen bir gerçeklik üretir.
Ortaya çıkan durum, klasik bir çelişki olarak tanımlanamaz; insan farklı benliklerini eşzamanlı ve uyumlu biçimde taşır. Bu uyum, tek bir merkezde toplanan bir bütünlük üretmez; benlik dağılmış hâliyle sürdürülür ve kişi kendisini tekil bir varlık olarak değil, birden fazla sürümünün birlikte varlığı olarak deneyimler. Dijital şizofreni, bir kopuştan çok; sanal ortamlarda birden fazla gerçeklik biçiminin aynı anda sürdürüldüğü bir bilinç düzenine işaret eder. Yaşanan ile sunulan arasındaki fark tamamen ortadan kalkmaz; ancak sınırlar incelir, yaşanan ile kurgulanan aynı akış içinde yer alır ve benzer ölçüde geçerlilik kazanır. Bu durumun en belirgin etkisi, gerçek dünya ile kurulan ilişkinin dönüşmesinde görülür. Genç bir birey, dijital ortamda yoğun etkileşim alırken yüz yüze ilişkilerde derinlik hissini korumakta zorlanabilir; güçlü ve özgüvenli bir görünüm sunarken iç dünyasında kırılganlık taşıyabilir. Orta yaşlı bir birey, mesleki platformlarda kurduğu tutarlı kimliği özel yaşamında sürdüremediğini fark edebilir. Daha ileri yaş gruplarında ise dijital alan ile gündelik hayat arasında bir gerilim oluşur ve kişi, hangi alanın kendisini daha sahici temsil ettiğini sorgulamaya yönelir.
Dijital şizofreni, sanal ortamlarda benliğin çoğalması ve deneyimin parçalanmasıyla belirginleşir. İnsan, yaşadığı anı doğrudan içselleştirmek yerine o anın nasıl görüneceğini düşünerek hareket eder; bir etkinlik, yaşandığı kadar paylaşılabilir hâle getirildiği ölçüde anlam kazanır. Deneyim ile temsil iç içe geçer ve gösterilen içerik, yaşanan gerçeklikle aynı akışta yer alır. Bu bilinç düzeninde belirleyici olan, tek bir gerçekliğin kaybı değil, birden fazla gerçekliğin eşzamanlı olarak sürdürülebilmesidir. Eşzamanlılık, benliğin yönünü değiştirir; kişi, kendisine en yakın olanı aramak yerine, daha görünür, daha kabul edilir ve daha sürdürülebilir olanı seçmeye yönelir. Dönüşüm dijital alanın sınırlarını aşar ve gündelik hayata yerleşir. Kişi, yaşamadığı deneyimleri anlatılarına dahil edebilir, gitmediği yerleri hatıralarına katabilir ve kurduğu benlikleri hayatının parçası hâline getirebilir. Kurgu ile yaşantı arasındaki ayrım incelir ve zamanla belirsizleşir. Akış içinde benlik, tek bir çizgide ilerleyen bir bütün olmaktan uzaklaşır; eşzamanlı olarak sürdürülen çoklu bir yapıya dönüşür. Yapı genişledikçe merkez sabitliğini kaybeder ve “Ben kimim? “ sorusu yerine “Hangi sürümüm daha gerçek?” sorusu öne çıkar.
Dijital çağda aldatma, klasik anlamını geride bırakır. Sorun, iki kişi arasında gerçekleşen açık bir sadakat ihlali değildir. Daha incelikli, daha yaygın ve çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir süreç söz konusudur. İnsan, kendisini başkalarına sunma biçimini dönüştürdükçe, hakikat ile temsil arasına yerleştirdiği küçük farklılıklar birikir ve bu birikim yeni bir aldatma biçimi üretir. Mikro aldatma, bu nedenle, benliğin üretiminde ortaya çıkan süreklilik taşıyan bir sapma olarak anlaşılmalıdır. Alanyazında mikro aldatma, çoğunlukla ilişkisel bağlamda tanımlanır: partner dışında biriyle kurulan örtük yakınlıklar, gizli mesajlaşmalar ve sınırı açık biçimde ihlal etmeyen yönelimler. Bu çerçeve, davranışın kime yöneldiğine odaklanır. Ancak dijital çağda belirleyici olan, yönelimin adresinden çok, bu yönelimi olanaklı kılan benlik kurulumudur. İnsan, başkalarına nasıl göründüğünü sürekli olarak düzenlerken; aynı anda kendisini de bu düzenlemeye göre yeniden biçimlendirir.
Bu süreç, Judith Butler’ın performatiflik yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde daha açık hâle gelir. Benlik, önceden verilmiş bir öz olmaktan çok, tekrar eden eylemler ve sunumlar içinde kurulur. Dijital ortamda bu tekrar kesintiye uğramaz; aksine hızlanır, yoğunlaşır ve görünürlük üzerinden geri beslenir. Bir paylaşımın aldığı beğeni sayısı, bir hikâyenin izlenme oranı ya da bir yorumun yarattığı etki, benliğin hangi yönünün öne çıkarılacağını belirler. İnsan, belirli birine yönelmekten çok; görünür kalmasını sağlayan ilişki biçimlerini sürdürür. Odak değişir: ilişkinin kiminle kurulduğu geri planda kalır; benliğin hangi koşullar altında üretildiği sorusu belirleyici hâle gelir. İnsan, yaşadığı hayatı olduğu gibi taşımak yerine, onu seçer, düzenler ve belirli bir etki doğrultusunda yeniden kurar. Bir tatilin kendisi kadar, o tatilin nasıl görüneceği önem kazanır. Bir ilişkinin derinliği kadar, o ilişkinin dijital izleri belirleyici hâle gelir. Fotoğrafın seçilmesi, ifadenin değiştirilmesi, bir anın öne çıkarılması ya da geri alınması tek başına belirleyici görünmez. Ancak, bu müdahaleler süreklilik kazandığında, yaşanan hayat doğrudan deneyim olma niteliğini yitirir; yerini dolaşıma alındığı ölçüde kurulan bir gerçeklik alır. Temsil, edilgen bir araç olmaktan çıkar. Gerçeği yeniden kuran bir mekanizmaya dönüşür. İnsan kendini ifade etmez; kendini üretir. Bu üretim, görülme, beğenilme ve kabul edilme yönünde ilerler. Benlik, içsel bir deneyim olmaktan uzaklaşır; dışsal geri bildirimlerle şekillenen bir projeye dönüşür. Kişi, hangi hâlinin daha çok karşılık bulduğunu gözlemler ve zamanla o hâli sürdürmeye başlar. Benliğin içsel yönelimlerinden çok, dışsal tepkilerle yönlendirilmesine yol açar. Mikro aldatma, bu üretim sürecinde ortaya çıkar. İnsan, yaşadığı ile sunduğu arasına mesafe yerleştirir. Bu mesafe açık bir kopuş yaratmaz; bu nedenle çoğu zaman sorun olarak görülmez. Ancak tekrarlanır, genişler ve zamanla norm hâline gelir. Hakikat doğrudan çarpıtılmadan da yön değiştirir. İnsan, yalan söylemeden hakikati dönüştürmüş olur.
Bu dönüşümün en belirgin etkisi duygular alanında gözlemlenir. Duygular, yaşanan hâller olmaktan çıkar; seçilen ve dolaşıma uygun hâle getirilen içeriklere dönüşür. İnsan ne hissettiğinin ötesinde; neyin gösterilebilir olduğuna göre hareket eder. Bir anın değeri, nasıl görüneceği ile belirlenir. Duygular yitirilir; görünür hâle gelen biçimleri öne çıkar. Örneğin; bir hayal kırıklığı çoğu zaman paylaşılmaz; onun yerine iyi hissetme hâli dolaşıma sokulur. Zamanla kişi, hissettiği ile gösterdiği arasındaki farkı korumak yerine, bu farkı azaltacak biçimde kendini yeniden düzenler. Bu süreç ilişkilerde gri bir alan üretir. Niyetler netleşmez, sınırlar kesin çizilmez, yakınlıklar belirsiz bırakılır. Bir gönderiye verilen beğeni, bir hikâyeye yapılan yorum ya da görünürde masum bir mesaj, açık bir ihlal olarak tanımlanmaz; ancak, bu küçük temaslar birikerek ilişkisel zemini dönüştürür. Güven ani bir kırılma ile ortadan kalkmaz; küçük ve tekrarlayan temaslarla zayıflar.
Mikro aldatma, bu nedenle, tekil eylemler üzerinden değerlendirilmemelidir. Belirleyici olan, söz konusu eylemlerin oluşturduğu sürekliliktir. İnsanlar birbirlerini büyük kırılmalarla kaybetmez. Daha çok, küçük, estetik ve kabul edilebilir görünen sapmalar aracılığıyla aralarındaki mesafeyi artırır. Bu düzeyde temel soru değişir: İnsan kime yöneliyor sorusu yerine; insan kendini hangi koşullar altında kurar ve bu kurulum ilişkileri nasıl dönüştürür sorusuna evrilir? Sonuçta aldatma, bir eylem olmaktan çıkar; bir işleyiş biçimine dönüşür. İnsan kendini olduğu gibi taşımak yerine; etki yaratacak biçimde yeniden kurar. Kurulum, zamanla başkalarına sunulan bir yapı olmaktan çıkar ve kişinin kendi gerçeklik algısını belirlemeye başlar.
Dijital çağda insanın kendini zaman içinde kurma biçimi, ekonomik düzenin, çalışma hayatının ve toplumsal ilişkilerin eşzamanlı dönüşümüyle şekillenir. Çalışma hayatı, uzun süreli bağlılıklar ve birikim üreten süreklilikler yerine, kısa vadeli projeler, geçici roller ve değişken beklentiler etrafında ilerler. İnsan, tek bir kurum içinde derinleşen bir hikâye kurmak yerine, farklı alanlar arasında hareket eden, kesintilerle ilerleyen bir akışın parçası hâline gelir. Richard Sennett’in işaret ettiği gibi, bu düzen hayatın bütünlüklü bir anlatı içinde derinleşmesini zorlaştırır ve onun yerine sürekli yeniden başlatılan, birbirine gevşek bağlarla tutunan yaşam kesitleri üretir.
Kesintili yapı, iş hayatının sınırlarını aşar ve zamanın deneyimlenme biçiminden ilişkilerin ritmine kadar uzanan bir dönüşüm üretir. İnsanlar, aynı çevre içinde biriken ve derinleşen bağlar kurmak yerine, farklı ortamlarda yoğunlaşan ve kısa sürede yerini yeni temaslara bırakan ilişkiler geliştirir. Bu temaslar belirli anlarda güçlü bir yakınlık hissi üretir; ancak, bu yakınlık süreklilik içinde birikmez ve kalıcı bir bağa yerleşmez. İlişki, zaman içinde taşınan bir süreklilik olmaktan uzaklaşır; belirli bağlamlarda anlam kazanan geçici temas biçimlerine dönüşür. Bu dönüşüm, karakterin oluşumunu doğrudan yeniden şekillendirir. Geçmişte karakter, tekrar eden deneyimler, uzun süreli bağlılıklar ve zaman içinde biriken ilişkiler üzerinden bütünlük kazanırdı; bugün ise çeşitlilik, esneklik ve hızlı uyum belirleyici hâle gelmektedir. İnsan, kendisini sabit özellikler üzerinden tanımlamak yerine, içinde bulunduğu bağlamın gerektirdiği özellikleri öne çıkararak varlık kazanır. Karakter, süreklilik içinde derinleşen bir yapı olmaktan uzaklaşır; farklı durumlarda yeniden kurulan ve yeniden düzenlenen bir yönelimler dizisine dönüşür.
Ortaya çıkan durum, bireyin iç dünyasında yaşanan bir değişimin ötesine geçer ve toplumsal bir düzen kazanır. Benliğin parçalanması, çoklu platform yapıları içinde hızlanır ve görünür hâle gelir. İnsan, profesyonel ağlarda kurduğu kimliği, sosyal medyada sunduğu benliği, gündelik iletişimde geliştirdiği ifade biçimlerini ve özel alanlarda taşıdığı duygusal hâlleri eşzamanlı olarak sürdürür. Bu benlikler arasında hiyerarşik bir sıralama oluşmaz; her biri kendi bağlamında geçerlilik kazanır ve birlikte varlığını sürdürür. Deneyimlenen durum, tek bir kimliğin farklı yüzleri olarak açıklanamaz; aynı anda işleyen ve birbirini besleyen benlik biçimlerinin birlikte taşındığı bir varoluş düzeni ortaya çıkar. Aynı kişi, bir platformda disiplinli ve üretken bir kimlik sergilerken başka bir platformda daha rahat ve kaygısız bir benlik kurabilir; özel iletişim alanlarında ise daha kırılgan ve içe dönük bir ifade biçimi geliştirebilir. Bu benlikler birbirini izlemez; eşzamanlı olarak var olur ve birbirini besler. Bu eşzamanlılık, basit bir çeşitlilikten çok, benliğin tek bir merkezde toplanmasını zorlaştıran bir çoğulluk üretir. Her bağlam kendi beklentilerini ve ölçütlerini kurar; insan bu beklentilere yanıt verirken benliğini sürekli yeniden düzenler ve çoklu bir yapı içinde sürdürür.
Benlik, sanal ortamlarda tek bir çizgide ilerleyen bir bütünlükten uzaklaşır ve eşzamanlı olarak sürdürülen çok yönlü bir yapıya yerleşir. Bu çoğulluk yüzeyde bir çatışma hissi üretmez; insan bu durumu gündelik hayatın doğal bir parçası olarak yönetir. Ancak bu uyum içinde benliğin bütünlüğü sessizce çözülür ve kişi, tek bir süreklilik içinde varlık sürdüren bir özne olmaktan uzaklaşarak farklı bağlamlarda üretilen benlikleri eşzamanlı olarak taşıyan bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm karakterin işlevini de değiştirir; geçmişin birikimiyle derinleşen bir yapı yerine, değişen koşullara hızla yanıt üreten bir yönelim belirginleşir. Bu yeni düzende karakter, süreklilikten çok uyum kapasitesiyle anlam kazanır ve öznenin kendisiyle kurduğu ilişki bu eksende yeniden şekillenir. İnsan, aynı anda birden fazla yönüyle var olan bir yapı olarak kendini sürdürür. Bu noktada soru keskinleşir: zaman içinde birikmeyen bir hayat içinde karakter hangi zeminde kurulur?
Dijital çağda mahremiyeti, daralan bir alan olarak algılamak yerine; anlamı yer değiştiren bir kurucu ilke olarak ele almak gerekir. Yaşanan dönüşüm, mikroda benliğin çoğullaşması, mezoda temsilin düzenlenmesi ve makroda karakterin süreklilik kaybı ile birlikte okunur. Mahremiyet, bu katmanların nasıl işlediğini belirleyen bir çerçevedir. Bu çerçevenin dönüşmesiyle birlikte, kamusal olan ile özel olan arasındaki ayrım da çözülür. Michel Foucault’nun ortaya koyduğu gözetim mantığı, bu noktada genişler ve yön değiştirir. Gözetim dışsal bir bakışın ötesine geçer ve bireyin kendi üzerine yönelttiği sürekli bir dikkat hâline dönüşür. İnsan, izlenme olasılığını içselleştirir. Kendini nasıl görünümü üzerinden izler, değerlendirir ve düzenler. Bu süreç, otogözetimi üretir. Otogözetim ise görünürlüğü bir zorunluluk olmaktan çıkarır ve onu bir tercih hâline getirir. İfşa, gündelik hayatın içine yerleşen bir eylem hâline gelir. İnsan, bu eylemi anlamlı, gerekli ve değerli bir uygulama olarak benimser. Mahremiyet, korunacak bir alan olmaktan çıkar ve paylaşıma açılan bir içerik biçiminde yeni bir konum kazanır. İnsan, kendisine ait olanı görünür kılarak varlık kazanır. Paylaşım, bir anlatım biçiminin ötesine geçer ve var olmanın temel yollarından biri hâline gelir. Dijital ortamda görünürlük, bir tercih olmanın sınırlarını aşar ve varlık ile doğrudan ilişki kuran bir düzene yerleşir.
Bu dönüşüm, mikro, mezo ve makro düzeylerde ortaya çıkan kırılmaları birbirine bağlayarak derinleştirir. Mikro düzeyde çoğalan benlikler, hangi yönlerinin açığa çıkacağını seçer; mezo düzeyde kurulan temsil düzeni bu seçimin nasıl biçimleneceğini belirler; makro düzeyde karakterin süreklilik kaybı ise bu düzenlemelerin sabit bir merkez etrafında toplanmasını zorlaştırır. Bu kesişimde mahremiyet yeni bir işlev kazanır ve görünürlüğün kapsamını yöneten bir alana yerleşir. Bu işleyiş en somut biçimini bedende gösterir. Jean Baudrillard’ın simülasyon düşüncesi, gündelik deneyimin parçası hâline gelir; beden, yaşanan bir varlık alanından çok seçilen, düzenlenen ve paylaşıma açılan bir yüzeye dönüşür. Filtre, ışık, açı ve kurgu, algının yönünü belirleyen araçlar olarak çalışır. İnsan, bedenini deneyimler, bu deneyimi belirli bir forma taşır ve karşılık üreten bu form üzerinden hangi görünümün sürdürüleceğini belirler. Zamanla bu temsil içselleştirilir ve kişi kendini doğrudan deneyimlediği hâlin ötesinde, dolaşımda karşılık bulan görünümü üzerinden tanımlar. Böylece beden, sürekli geliştirilen bir projeye; benlik ise derinlikten yüzeye, süreklilikten güncellemeye yönelen bir yapıya dönüşür.
Saydamlık ile ifşa arasındaki ayrım bu noktada belirginleşir. Saydamlık, görünürlüğü açıklık ve erişilebilirlik üzerinden kurar; ifşa ise görünürlüğü dolaşımın parçası hâline getirir. İnsan, anlaşılmak amacıyla görünürlük üretmez; varlığını sürdürmek için kamusal akışa katılır. Paylaşılan içeriğin kendisinden çok, paylaşımın gerçekleşmesi belirleyici hâle gelir. Richard Sennett’in kamusal ve özel alan ayrımına ilişkin çözümlemeleri bu düzeyde yeni bir anlam kazanır; bu ayrım dijital ortamda geçirgenleşir ve iki alan birbirine karışarak iç içe ilerler. İnsan, özel olanı kamusal alana taşır, kamusal olanı da kendi deneyiminin parçası hâline getirir. Bu akış içinde sınır, sabit bir çizgi olarak kalmaz; akışla birlikte yer değiştirir ve anlamını yeniden kurar. Koruma işlevi silikleşir, yön verme işlevi belirginleşir ve sınır, neyin hangi ölçüde görünür olacağını belirleyen bir düzenleme biçimi olarak çalışır.
Meta düzeyde ortaya çıkan dönüşüm, mahremiyetin anlamını yeniden kurar ve onu görünürlük düzeni içinde işlev kazanan bir ilkeye yerleştirir. Bu ilke, neyin nasıl ve hangi ölçüde açığa çıkacağını belirlerken insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden şekillendirir. Bu dönüşüm, gündelik hayatın en sıradan anlarında izlenir: sabah uyanılan bir an, evin içinden bir kesit, aileyle geçirilen zaman ya da duygusal bir kırılma, belirli bir düzen içinde paylaşım alanına taşınır ve anlamını bu dolaşım içinde kazanır. Beden de aynı akışa yerleşir; kişi aynadaki hâliyle yetinmez, görüntüsünü düzenler, seçer ve karşılık üreten biçimler üzerinden sürdürür. Zamanla bu görünüm içselleştirilir ve benlik, doğrudan deneyimden çok dolaşımda karşılık bulan temsiller üzerinden kurulur. İlişkiler de benzer biçimde yeniden şekillenir; iki kişi arasında yaşanan bir an, paylaşımla birlikte başkalarının bakışına açılır ve değerini yaşandığı kadar gösterildiği ölçüde üretir. Böylece özel olan ile kamusal olan iç içe geçer ve aralarındaki ayrım gündelik pratikler içinde yeniden biçimlenir. Yeni işlev içinde insanın kendiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişki de köklü biçimde dönüşür; benlik, dolaşıma açılan görünürlükler üzerinden tanımlanır. Bu noktada soru keskinleşir: Bu tanım içinde benlik hangi yapıya yerleşir? Yanıt, dijital çağın en sert gerçeğini açığa çıkarır: varlık, görünürlükle birlikte kurulur ve ifşa, bu kurulumun taşıyıcı ilkesine dönüşür.
Mikrodan metaya uzanan kırılmaların birleşimi, dijital öznenin oluşumunu hızlandırır ve bu oluşum, algoritmalar ile dikkat ekonomisinin yön verdiği bir düzen içinde ilerler. Hangi benlik biçimlerinin sürdürüleceği bu düzen içinde belirlenir, norm üretimi bu eksende şekillenir. Görünürlük baskısı temsil biçimlerini yönlendirir; temsiller davranış kalıpları üretir ve kısa sürede toplumsal gerçekliğin parçası hâline yerleşir. Bu akış içinde benlik çoğalır, sürümler hâlinde genişler ve varlığını bu çoğalma üzerinden sürdürür. Bu yapı bilinçli biçimde kurulduğunda özne için yön verici bir alan açar; kontrolsüz ilerlediğinde ise ritim kaybı, mahremiyetin aşınması ve güvenin zayıflamasıyla derinleşen bir çözülme üretir.
Gelecek, bu iki yön arasındaki dengeyi kurabilen öznenin kendi hakikatini hangi koşullar altında sürdürebildiği üzerinden şekillenecektir.
PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR
Ekranın görünmez sınırları: Dijital izleme kültürü ve yeni nesil emperyalizm
1
Global markalaşma ve reaktif dijital dönüşüm programının başlangıcı
2
Kar yağışı nedeniyle 25 ilde okullar tatil edildi
3
Başkent’te dijital devrim: Tayfun Tanju Kara Espor merkezi açıldı
4
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet Gençlik Merkezinde gençlerle bir araya geldi
5
Zuhal Sönmezer yazdı… Dijital dünyada ne kadar özgürsünüz?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.