45,1877$% 0.16
53,0787€% 0.4
61,5483£% 1.18
6.704,97%1,74
10.888,00%1,45
43.401,00%1,45
4.617,17%1,63
14.442,56%0,92
02:00
Gündelik hayatta fark etmeden kurduğumuz cümleler, neyi normal saydığımızı ve kimi ‘biz’in içinde gördüğümüzü ele verir.
Üniversitede seçmeli Toplumsal Cinsiyet dersini alan bir erkek öğrenci söz alıp cümleye “hocam annem bize akraba” diye başlayınca, bu ifade bana bir kez daha toplumsal cinsiyet kodlarını yıkmanın ne kadar emek gerektirdiğini gösterdi. Çünkü bu bir dil sürçmesi değildi. Bu, yerleşmiş bir düşünme biçiminin doğal bir yansımasıydı.
Bir anda kulaklarımda bu akrabalık bağını duyan annenin kurması olası cümleler çınladı: “Dokuz ay karnımda taşıdım, yemedim yedirdim, içmedim içirdim, giymedim giydirdim… Bunun için mi?” Belki de tam olarak bunun için.
Sistem tam olarak böyle işliyor: Sen doğuruyorsun, büyütüyorsun, emek veriyorsun… Sonra bir bakıyorsun ki oğlun başka bir ‘biz’in parçası olmuş. Sen? Sen hâlâ dış kapının mandalı değil belki ama ‘akraba’ kategorisinde gayet onurlu bir yerdesin (!). Erkeğin ailesine bir üye daha katıyorsun. Akrabalık bağları da böylece güçleniyor. Sen ise hâlâ ‘akraba’ sayılıyorsun. Bu cümle kulağa hiç yabancı gelmiyor. Hani Volkan Konak’ın dediği gibi: “Anası bana bir oğlancık doğurdu.”
İnsanın içinden gülmek geliyor. Ama o cümle, fark etmeden neyi normal saydığımızı ele veriyor. Üstelik ortada kötü niyet de yok. Bir seçmeli ders… Bir erkek öğrenci… Ve bilerek yapılmış bir tercih… Yüzde yüz iyi niyet… Ama bu naif yaklaşım, kendisini babasının ailesinin bir üyesi olarak görme biçimini değiştirmiyor. Yani sorun bilgisizlikten çok, bilginin yerleştiği zeminin biraz inatçı olması.
İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği her zaman büyük tartışmalarla, yüksek sesli itirazlarla ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman sakin bir cümlenin içinde, kimseyi rahatsız etmeden, hatta bazen gülümseterek kendini gösteriyor. Toplumsal cinsiyet kodları bu yüzden hem her yerde hem de hiçbir yerde; gündelik hayatın içine sinmiş ama çoğu zaman görünmeyen, adı konmayan bir yapı.
Binlerce yıllık bu kodlar gözlerimizi öyle perdelemiş, beynimizi öyle şekillendirmiş, kulaklarımızı öyle işlevsizleştirmiş ki; kurduğumuz cümlelerle bu kodları yeniden ürettiğimizin farkına bile varamıyoruz. Üstelik bunu yaparken kendimizi son derece makul, hatta ilerici görüyoruz. Belki de işin en çarpıcı tarafı bu. Bu yüzden deşifre etmek gerekiyor. Kodlar görünür hale geldikçe, eşitlik mücadelesi de gerçek bir zemin kazanıyor.
Derste araya giriyorum. Cümleyi birlikte açıyoruz. Öğrenci de dahil hepimiz gülüyoruz. Çünkü insan bazen kendi kurduğu cümleyi dışarıdan duyunca ilk tepkisi savunmak değil, gülmek oluyor. Belki de en güvenli yüzleşme biçimi bu. Ama o gülüşün içinde küçük bir rahatsızlık da vardır: “Ben bunu gerçekten söyledim mi?” Evet. Ve yalnız değilsin.
Bu yüzden konu sadece ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz. Toplumsal cinsiyet tartışmalarında en kritik noktalardan biri de bu savunuculuğun nasıl kurulduğu. Haklı bir meseleyi savunurken kurulan dil, o meselenin etkisini ya güçlendirir ya da fark edilmeden törpüler. Bu mücadelenin, diğer insanları, özellikle de karşı cinsiyeti itmemesi önemli. Dışlayan bir dil, en doğru fikri bile kabul edilmez hale getirebilir. Buna karşın, gündelik hayatın içinden kurulan küçük farkındalıklar çok daha dönüştürücüdür.
Eşitsizlik çoğu zaman büyük sözlerle değil, fark etmeden kurduğumuz küçük cümlelerle başlar.
PROF.DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Çocuğun Üstün Yararı İlkesi: Hukukun merkezinde çocuk
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.