47,9504$%0,07
56,2519€%0,45
65,5780£%0,50
6.922,47%-0,66
11.258,00%-0,77
44.854,00%-0,76
4.487,13%-0,79
%
02:00
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Hakaret suçu nedir? Hakaret suçuna ilişkin bilinmesi gerekenler
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Sevr’in gölgesinde bir “Toplumsal Mutabakat” denemesi: 10 Ağustos Yasası ve millet iradesinin zorunluluğu
Bir şişenin ederi 1 TL değil, alışkanlığımızın dönüşümü
Modern insan neden sürekli aç?
Kırık bir bacak, trilyonluk bütçeler ve şifasını arayan sistem
Lizbon bazen bir şehirden çok, geçmişin ve bugünün aynı sokakta yürüdüğü bir bilinç hali gibi hissettirir…
Dar taş sokaklarında yürürken yalnızca bir Avrupa şehrini değil; keşiflerin, kayıpların, aşkların ve yalnızlığın izlerini hissedersin. Çünkü Lizbon’un ruhu biraz melankoli, biraz tutku, biraz da yeniden doğuştur.
Bu şehir, okyanusa bakan bir medeniyetin hikâyesini taşır.
15.ve 16. yüzyılda Portekiz; Brezilya’dan Afrika kıyılarına, Hindistan’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu. Lizbon limanları bir zamanlar altınların, baharatların, ipeğin ve ne yazık ki insan acılarının geçtiği yerdi.
Bugün şehrin görkemli yapılarında o dönemin zenginliği hissedilirken, arka sokaklarında sömürgeciliğin bıraktığı gölgeleri de sezersin. Çünkü her ihtişamın ardında görünmeyen hikâyeler vardır.
Belém Tower ve Jerónimos Monastery sadece tarihi yapılar değildir; onlar Portekiz’in “dünyayı keşfetme” arzusunun taşlara işlenmiş halidir.
Ama bazen insan düşünmeden edemez:
Dünyayı keşfederken insan kendi iç dünyasını ne kadar keşfedebildi?
Lizbon’un en derin duygusu ise “saudade”dir…
Tam olarak çevrilemeyen bir kelimedir bu.
Özlem, eksiklik, geçmişe duyulan derin hasret, geri gelmeyeceğini bildiğin bir şeyi kalbinde taşımak gibi…
Ve işte Fado tam da bu duygunun sesidir.

Karanlık bir restoranda ışıklar hafifçe azalırken bir kadın şarkı söylemeye başlar…
Sanki sadece şarkı söylemez; ayrılığı, beklemeyi, kaybolmayı anlatır.
Fado dinlerken anlarsın ki bazı acılar iyileşmek için değil, insanı derinleştirmek için vardır.
Lizbon’un yemekleri de tıpkı ruhu gibi sade ama yoğun duygular taşır.
Pastel de Nata sıcak tarçın kokusuyla çocukluk hissi yaratır.
Bacalhau ise Portekiz’in denizle kurduğu ilişkinin sofradaki karşılığıdır.
Deniz ürünleri, zeytinyağı, sarımsak ve yavaş akan sofralar…
Burada yemek sadece doymak değil; yaşamla yeniden bağ kurmaktır.
Tram 28 ile yokuşlardan geçerken sarı tramvayın camından şehri izlersin.
Bir yanda eski binalar, diğer yanda okyanustan gelen rüzgâr…

Lizbon insana şunu hissettirir:
Hayat bazen hızlı gitmek için değil, hissetmek için vardır.
Bu şehir bana hep şunu düşündürüyor:
İnsan da biraz Lizbon gibidir…
Bir yanı geçmişin yaralarını taşır, bir yanı hâlâ şarkı söylemeye devam eder.
Ve bazen en büyük dönüşüm, okyanusa bakıp kendi iç sesini ilk kez gerçekten duyduğunda başlar.

DR. GÖKBEN GÖNÜLTAŞ
Kendine kör olma; insanın kendi düşünce, duygu ve davranışlarının farkında olmaması belki de fark etmek istememesidir. Kişinin zihni, kamuflaj ustasıdır ve en çok kendi ile yüzleşmekten korkar. Bununla birlikte; ne zaman canı yansa, bir hikaye yazar, ne zaman aynaya baksa, dikkatini başka yöne çevirmek ister. Cesaret ister kendini bilmek, görmek, olduğun hal ile kendini kabul etmek. Kendine körlük, kişilerde kendi sınırlarını görememe, hatalı yargılar ve önyargılar geliştirme gibi sonuçlarda doğurabilir kimi zaman. İşin kötüsü kendimizi tanıdığımızı sanırız, lakin en derin yaralarımızı da en çok kendimizden saklarız. Fark etmek, bilmek, görmek acıtır ve değişim, dönüşüm gerektirir.
Kişi, yaşamı boyunca karşılaştığı olaylar ve bu olaylara verdiği tepkiler sonucunda kendilik algısını şekillendirir. Bu süreçte yaşanan olumsuz durum, deneyim ya da travmalar, kişinin kendine dair farkındalığına engel olacak şekilde gelişebilir. Özellikle 0-7 yaş aralığında edinilen olumsuz inanç ve tutumlar, bireyin kendisini tanıma konusunda bir engel oluşturabilir. Kimi zamanda yaşadığı toplum, kültürel çevre, beklenti ve gelenekler, kişinin farkındalık seviyesini düşük bırakabilir. Toplumun değer yargıları ve başarı ölçütleri de bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesini engelleyerek, kendine ait konularda farkındalığını azaltabilir. Bunların devamı olarak bireyde kendisine karşı oluşan güvensizlik ve düşük özgüven de onun kendi duygu, düşünce ve davranışlarını objektif biçimde değerlendirmesini güçleştirebilir.
Birey için; gizli öfkesini, bastırdığı korkularını, yıllardır yüzleşmediği yaralarını görmek henüz kolay değildir. O nedenle yönünü dışarıya çevirmeyi tercih eder, dışarıyı eleştirme yolunu seçerken içimizdeki yankıya kulaklarımızı tıkarız. İlişkilerde suçlu arar iş yerimiz ile ilgili şikayet eder, elimizdekilerin azlığına söylenir, ailemize kızarız. En derin çözümse aslında hep kendimizdedir görmeye başladığımızda. Realitede; başkalarının davranışlarında rahatsız olduğumuz noktalar, çoğu zaman bastırdığımız yönlerimizdir. Körlük bazen savunma, bazen korku, bazen alışkanlıktır aslında. Körlük nasıl mı başlar? Önce inkarla başlar; “Ben öyle biri şey yapmam”, ardından savunma gelir; “Ama çok ihtiyacım vardı” denir, savunmayı bahane takip eder; “Doğru zaman değil” ve gelsin suçlama “Bana sahip çıkan ardımda duran biri olsaydı, ben de tüm bunları yapmazdım”. Oysa ruhumuz görülemeyen yerden incinmiştir incinmesine de kendi dahil kimse fark etmemiştir bu durumu. Sonra bedenin bilgeliği girer devreye ve konuşur kendi diliyle; gerginlik, yorgunluk, sıkışma olarak dile gelir… Gör artık, fark et, hisset, değiş, iyileş diye çığlık atmaya başlar.
Yaşamın temel dinamiklerine ve varoluşuna dair farkındalık başladığı anda, dönüşüm de yolda demektir. Kendine bak. Sen kimsin? Nereden gelip, nereye gidiyorsun? SOR…Yargılamak için değil, anlamak ve sıfatlandırmak için sor. Belki de en karanlıkta kalan yanını gördüğünde, en çok ışık oradan yayılacaktır sana doğru. Ya sen, kendine ne kadar körsün hiç düşündün mü? Dürüst ol ve sor kendine “Yaşamıma ve kendime dair neyi görmezden geliyorum? Bununla ilgili ne hissediyorum? Bu durum bana neyi göstermeye çalışıyor, öğretiyor?”. İkinci aşamada gözleyen ol ve yargısızca kendini gözlemle, zihnine ve kendine tanık ol, sonra duygularına müsaade et bastırma, bırak ortaya çıksınlar, tanı duygularını ve dönüştür. Ve içsel sesini dinle bağ kur kendinle belki ilk aşamada zorlanacaksın. Sabret ve yeniden dene gerektiğinde meditasyon yap. Kendinle tanışmaya müsaade et denemekten kaçınma. Yaşamda pes etmeyen insanlar kazanır. Ve hatırla kendine kör kaldığın her anda, yaşam sana tekamülün çerçevesinde aynı dersi defalarca sunar. Aynı döngüler içinde sıkışıp kalır şikayet etmeye devam edersin. Lakin gerçeği görmeye bir kere başladığında; körlük cesarete, cesaret farkındalığa, farkındalık özgürlüğe dönüşür ve hoş geldin SEN. Yeni SEN’ E, yeni hayatına hoş geldin. Yüzünüzde gülümseme kalbinizde sevgi daim olsun.
GÖKBEN GÖNÜLTAŞ
Güzel bir Ekim sabahıydı, kaybolmuş cennetin sessiz tanığı Granada; tüm ihtişamıyla karşımda duruyor ve nihayet bir hayalim daha gerçek oluyordu. Granada sokaklarında yürümek çok sevdiğin bir şiirin mısralarında yavaşça ilerlemek gibi gelmişti. Ve artık hazırdım büyüleyici gezi nihayet başlamıştı. Sen de hazırsan sevgili dost, deneyimimi paylaşacağım satırlarımı okumaya devam edebilirsin.
Endülüs’ün incisi diye de anılan Granada dağlarla gökyüzü arasında asılı kalmış gibi kendine has bir hüznü, asaleti ve tarifsiz bir derinliği ile de ön plana çıkar. Dar sokakları, hepsi artık geçmişin sessiz hayali olarak kalmış Arapça yazılar, Arap melodiler Granada sokaklarında yürüyene eşlik eder. Zamanın alelacele geçtiği yerlere inat, bir çağın zarafetini kendinde usulca saklayan şehrin fısıltılarını her taşta, ağaçta, dükkânda, evde duyarsın. Sadece geçmişin adımlarını, haykırışını, suskunluğunu değil; kendi iç sesini de duyarsın her adımda.
Bu muazzam şehrin kalbinde, zamanın en büyük sırlarını taşıyan büyüleyici mimarisinin ötesinde bir medeniyetin ruhunun adeta taşa işlenmiş hali olan El-Hamra Sarayı (Alhambra) yükselir. El-Hamra nam-ı diğer “Kızıl Olan”, gün batımında kızıl taşları alev gibi parlar. Granada’nın tepelerinde yükselen bu muazzam yapı, Endülüs İslam medeniyetinin zarafetini, bilgeliğini ve estetikle harmanlanmış derin içsel dünyasını yansıtır. Bir saray değil, adeta zamanda donmuş bir dua gibidir. 13. yüzyılda Nasrî Sultanı I. Muhammed tarafından temelleri atılmıştır. Ama bu saray sadece hükümdarların değil, bilgelik ve sanat medeniyetinin mimarları, matematikçileri, şairleri, hat ustaları ve bahçıvanlarının eseridir.

Uzaktan sessizce bakar zamanın durduğu, ışığın, sessizliğin ve bilgeliğin mimari dili El Hamra sana; taşları dile gelip konuşamaz lakin, sana söylemek istediklerini hissettirir. Albaicin mahallesinden El Hamra’ya bakmak ise saygı ve medeniyetin böyle de var olabilmesine hayranlığı içinde barındırır.
O uzaktan bakıştığın El Hamra’ya adım atmak sadece bir sarayı görmek değil; bilgelik çağının, estetiğin ve ruhun izini solumaktır. Saraya adım attığında adeta zaman durur; sadece bir binaya değil, kayıp bir bilgelik çağının kalbine de adım attığını fark edersin. El Hamra’ya adım attığınızda sadece bir binaya değil, kayıp bir bilgelik çağının kalbine de adım attığınızı hissedersiniz. Burada hiçbir detay gelişigüzel tasarlanmamış, suyun sesi, her avluda akan fıskiyeler; hayatın geçiciliğini, ruhun arayışını fısıldar. Yıldız kubbeler, gökyüzüne açılan dualar gibidir. “Allah’tan başka galip yoktur” yazısı, her taşta tekrar eder kaderin ve tevazunun dili gibidir. Kubbe tavanlarında yankılanan sessizlik, sanki geçmişin söylenmemiş sözlerini bugüne taşır. Hangisine daha çok bakacağına hayranlıkla şaşırdığın; her oyma, her işleme; “Ben buradaydım” diye seslenir bize. Işığın ve gölgenin dans ettiği avlular, insana kendi iç avlusuna bakmayı da hatırlatır.
Sadece bir an kendine müsaade edip; işitilmeyenin ardındakini duymaya, dile gelmeyenin ardındakileri fark etmeye, anlatılmayanı anlamaya, geçmişin gölgelerini görmeye niyet edip, havayı öyle soluduğunda; zamanın ötesinde bir yere dokunmuş gibi içinde bir iz kalır. Kayıp bir zamana dokunmuş olmanın hissi.
Ve kelimelerimi şimdilik nihayetlendirirken bilmenizi isterim ki; El-Hamra’ da tarih sadece anlatılmakla anlaşılmaz, hissedilir ve yaşanır. O, duyabilenin kendine çok şey kattığı düşmüş bir uygarlığın görkemli suskunluğudur. Taşa kazınmış lakin hala nefes alan bir medeniyetin hatırası gibi.
Ayrıca fotoğraflar için İlker Şeker’e teşekkür ediyorum.
Sevgilerimle…
GÖKBEN GÖNÜLTAŞ
Yaptığım her seyahat ayrı bir merak, arzu ve heyecandır benim içim. Zaman içinde; gezip görmek, gittiğim yerlerin tarihini, dokusunu, yaşamını, kültürünü öğrenmek ve öğrendiklerimi seyahat yazılarımda paylaşmak ise ayrı bir tutku oldu. Yaklaşık iki saatlik kısa bir uçuşun ardından Kahire’ye inişimizle birlikte çocukluk hayalime kavuşuyordum. Nihayet Mısır’daydım. Yıllar içinde çok istememe rağmen bir türlü gerçekleştiremediğim hayalim nihayet karşımdaydı.
İlk durak sırlarıyla hayatımıza girmiş olan Antik Mısır’da yapılan ilk ve en eski piramit olan Sakkara idi. Sakkara piramidi, başkent Kahire’nin batısındaki Sakkara bölgesinde yer almaktadır. Günümüzden 4 bin 700 yıl önce MÖ 27. yüzyıl’da Mısır’ın üçüncü hanedanı döneminde Firavun Zoser’e adına yapılan piramidin duvarları kabartmalarla süslüdür. Sakkara (Zoser) piramidi diğer piramitlerden farklı olarak merdivenli inşa edildi. Basamaklı olan bu piramidin, boyu 63,17 metreye ulaşmakta olup, dünya üzerinde taştan yapılan ilk büyük anıt tasarımı olarak da kabul edilmektedir. Tasarımı, çağının dehaları arasında gösterilen mimar ve bilim insanı vezir İmhotep’e ait olan basamaklı piramidin girişi en üst basamaktadır. Diğer piramitlerde mezar içleri süslenmemiştir. Bu da diğer piramitleri basamaklı piramitten ayırmaktadır. Teti Piramidi ve Kajenbi Mezarı ve Sakkara Piramidi. Hepsi de büyüleyici olan bu üç yapının gezimizin sadece giriş bölümü olduğunu o anlarda elbette bilmiyorduk. Detaylı bilgi için Skkara’nın Sırları Belgeseli’ni önerebilirim.
İkinci durağımız Memphis de bulunan ve bir dönem oldukça popüler olan kitaplara konu II. Ramses’ e ait devasa heykeldi.
Gezimizin ikinci gününde yaklaşık iki saat süren gezimiz esnasında Antik Mısır uygarlığının en görkemli koleksiyonuna ait pek çok eserle tanıştık. Yaklaşık 7 bin yıllık tarihe ışık tutan müzede, Roma İmparatorluğu ve eski Yunan dönemine ait tarihi parçalar, antik Mısır dönemine dayanan birçok heykel, tabut ve firavunların şahsi eşyaları da bulunuyor. Kahire Müzesi’nin en ilgi çekici bölümleri ise, Kraliyet Mumya Odaları ve Firavun Tutankhamon‘un değerli eşyalarının sergilendiği bölümlerdi ki, bu bölümler için ekstra ücret ödemek gerekiyordu. Sonraki yaşamında kullanabilmesi için mezarı oldukça zengin eşyalarla donatılan ve 9 yaşında firavun olup, 19 yaşında ölen Tutankhamon’un önemi, kendisinden sonraki firavunların mezarlarının yapımı esnasında yağmacıların elinden kurtulmasından gelmektedir. Tutankhamon’un kişisel ve değerli eşyaları müzenin ikinci katında sergilenmektedir. Toplamda 120.000 eserin sergilendiği müzede, tüm eserleri incelemek için vakit ayırsanız gezinizi aylarca bitiremeyeceğiniz için gitmeden önce hangi eserleri inceleceğinize dair muhakkak araştırma yapmanızı öneririm.
Bir sonraki durağımız, Kahire Mısır Müzesi’nden 3 Nisan 2021’de ‘Firavunların Altın Geçidi’ olarak adlandırılan görkemli bir kortejle 18 kral ve 4 kraliçe mumyasının taşındığı Kahire Fustat kentindeki yeni Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi idi. Mısır Medeniyeti Müzesi’ne taşınan aralarında 1. Seti, Hatşepsut, 2. Ramses gibi ünlü firavunların da bulunduğu 18. ve 19. Firavun hanedanlığına mensup 22 mumya, yaklaşık 2 bin 810 metre genişliğinde ve kraliyet mezarlığı şeklinde tasarlanan alanda sergileniyor.
Mısır gezimizin üçüncü gününde Luxor’a geçtik. Ve II. Ramses’in babası 1. Seti’nin tapınağını ziyaret etmek üzere Abydos’a doğru yol aldık. Abiydos Antik Mısır’ın en eski kentlerinden biri ve Yukarı Mısır’ın 22 bölgesinden biri olan Ta-wer bölgesinin de başkenti. Abydos adı, Abdju adından gelmiştir ve “kutsal emanetlerin veya sembollerin tepesi” anlamına gelmektedir. Buradaki “kutsal emanetler” Tanrı Osiris’in kesik başının içinde olduğu kutsal emanetlere yapılan bir göndermedir.
Mısır’ın en önemli arkeolojik sitlerinden biri olduğu düşünülen kutsal kent Abydos içinde Umm el-Qa’ab’ın da olduğu çok sayıda antik tapınağa, ilk firavunların gömülmüş olduğu bir kraliyet nekropolüne de ev sahipliği eder. Abydos Kral Listesi olarak da bilinen, 19. hanedan döneminden kalma bir kitabenin olduğu I. Seti’nin anıt mezarı ile dikkat çekmektedir. Abydos’taki Seti I Tapınağı, ailesinin Mısır tahtına olan iddiasını güçlendirmek için Seti I’in stratejik bir inşaat projesiydi. Kitabe ise firavun Menes’ten başlayarak Seti’nin babası olan I. Ramses’e kadar önemli kralların kartuşlarının sıralandığı bir kronolojik listedir. Seti I’nin hanedanlığı için önemli bir meşrulaştırma aracı olmasının yanı sıra Abydos Kral Listesi, eski Mısır krallarını özellikle de Eski Krallık ve İlk Orta Dönem krallarını anlamamız için önemli bir belgedir. Liste Eski Krallık yöneticilerinin sırasını sağlamasına rağmen İlk Ara Dönem’in ilk iki hanedanından (VII. ve VIII. Hanedanlıklar) birçok kralın isimleri için bilinen tek kaynak olması açısından değerlidir.
Bununla birlikte, Abydos tapınağında bulunan bir rölyefte Mısır hiyeroglif alfabesinin dışında birtakım simgeler göze çarpmakta olup, bir helikopter çizimi, bir denizaltı olduğu sanılan ve uzay gemisini andıran çizimler de bulunmaktadır.
Ayrıca; Dorothy Eady isimli kendisini I. Seti’nin rahibesi olduğunu iddia ederek Mısır’a taşınan ve yaşamının sonuna dek tapınakta kalan bir İngiliz’in reenkarnasyon hikayesine de rastlıyoruz. Ve iç tapınakta yaşam çiçeği sembolüne rastladık.
Antik Mısır tanrıçası Hathor için yapılan Dendaradaki bu tapınak, Mısır’da Nil Nehri’nin batı yakasında aynı adla bulunan yerleşim yerindedir. Kraliçe Kleopatra, Hathor’a burada tapmıştır. Hathor Mısır mitolojisi’nde doğum, bereket, aşk ve evlilik ile ilişkilendirilen tanrıçadır. Ra’nın hem eşi hem kızlarından biridir. Hathor (Mısır dilinde Horus’un evi anlamında) samanyolu galaksisinin kişileştirilmesini temsil eder.
Yunanlılar Tanrıça Hathor’u, Afrodit olarak bilir ve öyle kullanırlarmış. Tapınağın ilk giriş yerini MS 80 yılında Roma İmparatoru Dominitian yaptırmış. Sütunlarda Hathor’un yüzü vardır ve çok iyi korunmuş. Taş sütunlarda çeşitli sahneler çizilmiş, Roma İmparatoru Tiberius’un Tanrıça Hathor’a sunduğu adaklar resmedilmiş. Hathor genelde başı üzerinde yukarı doğru bakan bir kutsal inek boynuzuyla resmedilirmiş. Güneşin solar diskini destekler ve elinde devamlı yaşam sembolü “Ankh” ve bir asa olurmuş. Bazen de bir inek başıyla resmedilmiş.
Büyük salonun iç duvarlarında dikkate değer şahane sahneler var. Tapınağın Tanrıçası’na yapılan kurbanlar bu duvarlara çizilmiş ve tavanında astronomik sunumlar dikkate değerdi. Zodyak işaretlerinin mükemmel sunumu yapılmış ve bu Zodyak kabartmalarının orjinali şu an Paris’teki Louvre Müzesi’ndedir. Koç, boğa, cennetlik ikizler, yengeç, aslan, başak, terazi, akrep, yay, oğlak,kova ve parlak kuyruklarıyla balık; 12 figür aynen durmakta.
Güney dış duvarındaki rölyefte Cleopatra VII ve Julius Caesar’ın oğlu Caesarian gösterilir. Dendera’nın diğer bütün tanrıları Hathor’a sunum yaparken gösterilmiş. Aynı duvarın kornişinin yanında, bazı taştan aslan başları su fışkırtır gibi yapılmış. Tapınağın bitişiğinde batı tarafında kutsal göl var. Burası papazların abdest alma yeri gibi kullanılmış.
Dendarah Tapınağı o çevrede Koptlar’ın ve Araplar’ın yaktığı ateşlere maruz kalmış, ayrıca tanrı ve firavun tasvirlerine de zarar verilmiş.
Ve gezinin benim için en etkileyici yerlerinden birine gelmişti sıra akşam saatlerinde gittiğimiz tapınak ışıklandırmasıyla birlikte muazzam ve bir o kadar da ihtişamlı bir şekilde karşımdaydı.
Luksor Tapınağı, bugün Luksor olarak bilinen şehirde Nil Nehri’nin doğu kıyısında bulunan büyük bir Eski Mısır tapınak kompleksidir ve yaklaşık MÖ 1400 yılında inşa edilmiş. Mısır dilinde “ipet resyt” olarak anılan ve ‘güney sığınağı’ anlamına gelen tapınak, III. Amenhotep, II. Ramses, Tutankamon ve diğer firavunlar tarafından yüzlerce yıl boyunca üstüne eklemeler yapılarak korunmuş.
Gezinin ardından Nil nehri boyunca dört gün sürecek Cruise yolculuğumuz da başlamış oldu.
Vadi, Luksor’un batı tarafında bulunur. 2005 yılında yeni bir odanın keşfi ve 2008’de iki mezar girişinin daha keşfedilmesiyle, vadinin 63 mezar ve oda içerdiği bilinmektedir
Krallar Vadisi ya da Firavunlar Vadisi, Mısır’da bulunan MÖ 16. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar yaklaşık 500 yıllık bir süre boyunca 18. ve 20. Hanedanlık döneminde Yeni Krallık’ın firavunları ve dönemin ileri gelenleri için inşa edilen mezarların bulunduğu vadidir. Vadi, Luksor’un batı tarafında bulunur.
Mısır mitolojisinden sahnelerle süslenen kral mezarları, dönemin inançları ve cenaze uygulamaları hakkında ipuçları veriyor. Antik çağda neredeyse tüm mezarlar açılıp soyulmuştur.
1920’lerden beri vadi, Tutankhamun’un mezarının keşfiyle ünlüdür ve dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir. 1979’da Theban Nekropolü’nün geri kalanıyla birlikte bir Dünya Mirası Alanı olmuş.
Merenptah ve iki Ramses mezarlarını gezdik, en ilgi çekici mezar olan ve hakkında çeşitli lanetli söylentileri bulunan Tutankhamon’ın mezarına da ek ücret ödeyerek girdik.
Mısır gezimizde beni en etkileyen yerlerden biri de Hatşepsut Tapınağı idi. Daha adımımı ilk adım attığım andan itibaren kendimi Antik Mısır’da hissettiren ve adeta zamanda yolculuğa çıkaran bir tapınaktı.
Yukarı Mısır’da bulunan mezar tapınağıdır. MÖ 1458’de ölen On sekizinci Hanedan firavunu Hatşepsut için inşa edilen tapınak, Krallar Vadisi yakınındaki Nil Nehri’nin batı kıyısındaki Deyrü’l Bahri’deki kayalıkların altında yer almaktadır. Bu mezar tapınağı, Amon ve Hatşepsut’a adanmıştır. “Eski Mısır’ın eşsiz anıtlarından” biri olarak kabul edilir.
Antik Mısır’ın 18. hanedanı döneminde hüküm süren kadın firavun Hatşepsut’un Luksor’un Nil Nehri’ne bakan batı kıyısında yer alan, arkasını dev kayalıklara dayayan geniş arazide inşa edilen Tapınağı, yerli ve yabancı turistlerin ve ilk ve tek kadın firavun olması nedeniyle dişil uyanışın da simgesi olması nedeniyle özellikle kadın ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.
Mısır’ın ilk kadın firavunu olmayı başaran Hatshepsut, ülkede bir kadının kraliçe konumundan sonra elde edebileceği en yüksek mertebelerden birine ulaşmıştır. Kraliçe, giderek daha politik ve önemli hale gelecek ve en yüksek onur olan Tanrı Amon’un karısı konumuna da yükselmiştir.
Firavun Hatşepsut bir külliyeye değil, kayalıklara oyulmuş bir mezara gömülmeyi istemiştir. Bu nedenle Hatşepsut Tapınağı, çevredeki manzara ve yükselen kayalıklarla organik olarak harmanlanacak şekilde tasarlanmıştır.
Koç başlı sfenkslerin girişte bizi adeta selamladığı, bugüne dek inşa edilmiş ve dört bin yıl önce hac yeri de olan dünyada ki en geniş antik yapı Karnak. Mısır’ın ilk ve en güçlü tanrılarından birisi olan Amon için inşa edilmiş. Binlerce yıllık tarihi boyunca, Karnak Tapınağı’na Amon adına yaptırılan çok sayıda yapı eklenmiş. Her firavun kendinden bir şeyler katmak istemiş ve Karnak’ın yapımı 2000 yıldan fazla sürmüş ve böylelikle tapınak büyük ve görkemli halini almış.
Nil Nehri’nin batı kanadındaki Edfu şehrinde yer alan Antik Mısır dönemine ait salonları arasında dolaşırken kendimi tarihte yolculuk yaparken ve Seth ile Horus’un savaşında bulduğum etkileyici tapınak. Mısır mitolojisindeki şahin başlı tanrı Horus’a ithafen inşa edilmiş. Karnak Tapınağı’ndan sonraki en büyük ve günümüze kadar en iyi muhafaza edilmiş antik tapınak. Tapınakta ilk önce Horus; ardından Hathor ve Harsomtus’a tapılmış. İnanna, Aştoret adıyla ilk kez bu tapınakta yazılmış.
Edfu Tapınağı, duvarları, Tanrıça Hathor ve Tanrı Khnum’un kucağındaki küçük Horus’un ilahi doğumunu gösteren hikayeler ve doğum ile hamilelikle ilgilenen diğer tanrıları gösteren rölyeflerle dekore edilmiştir.
Nilometrenin (Nil’in taşmasını ölçen alet) bulunduğu ve bir şapel gibi yapılmış ve Tanrıça Nut’a tahsis edilmiş yerdir. Tapınağın birçok duvarına, savaş sahneleri ve ölüm ritüellerine ait sahneler yapılmıştır.
Avlunun kuzey duvarında, Hathor ve Horus’un ilahi evlilikleri gösterilir ve bu her yıl iki kere kutlanırmış. İlki Dendera Tapınağı’nda, ikincisi de Edfu Tapınağı’nda.Tapınağın batı tarafında, dışarıdaki koridorun içerisinde de, Horus ve Seth arasındaki kavga anlatılmış. Uzun yıllar süren savaş Horus’un zaferiyle sona ermiş ve tacı giymiştir.
Adım atmamızla birlikte bende bir enerji ve neşe hali oluşturan Kom Ombo Tapınağı, güney Mısır’ın Kom Ombo kasabasında, Nil ırmağı kıyısında bulunan bir Antik Mısır tapınağıdır. MÖ 2. yüzyılda Ptolemaios Hanedanı döneminde yapılmış. Tapınağın bir yanı timsah tanrı Sobek’e, öbür yanı ise şahin tanrı Haroeris’e adanmıştır. Haroeris aynı zamanda Yetişkin Horus olarak da bilinir. Tapınaktaki her şey ana eksen boyunca simetrik olarak düzenlenmiş, tapınağının inşaatı, yaklaşık 100 yıl boyunca sürmüştü
Antik Mısır’ın en önemli şifa merkezi olarak bilinen tapınak da, ilk kez İsis’in Horus’un gözünü yerine takma operasyonundan bahsedilmektedir. Horus’un gözü bugün bile Mısır’da ters R olarak Tıp Bilimi’ni temsil etmektedir.
O dönemde Antik Mısırlılar, Horus’a karşı bir çatışma olduğunda, Sobek ve Set’in birlik olduğuna inanmaktaydılar. (Yukarı Mısır’ın baş tanrısı Horus, amcası Set’den babası Osiris’in intikamını almış ve baş tanrı olarak tüm firavunların koruyucusu haline gelmişti.) Set’in yenilgisinden sonra, onun müttefikleri, Horus’tan kaçmak için timsaha dönüşmüş. Sobek ve Horus o dönemde düşman olmalarına rağmen, her iki tanrı da, Kom Ombo tapınağı ile onurlandırılmış.
Eskiden bu bölgede binlerce timsah yaşarmış, onları kızdırmamak için her yıl bir timsah seçilip, krallar gibi hizmet edilirmiş. Timsah, timsah başlı bir insan veya mumyalanmış bir timsah Sobek’in temsili olarak kullanılır ve Sobek’e ibadet etmenin bu tehlikeli sularda yaşayan Mısırlıları koruyacağına, timsahları uysallaştıracağına inanılırmış. Eski Mısırlılar timsahları havuzlarda ve tapınaklarda besleyip muhafaza eder ve tanrı Sobek’i onurlandırmak için süslerlermiş.
Bununla birlikte; Drunvalo Melchidesek’in Yaşam Çiçeği’nin Unutulmuş Sırrı kitabında anlatılan Timsah inisiasyonun bu tapınakta yapılmış. Kom Ombo Tapınağı’nda bulunan 300’den fazla timsah mumyası ve tapınağın hemen bitişiğinde bulanan Timsah Müzesi’nde sergileniyor.
Tanrıça İsis’in ismi ilk olarak eski krallık döneminde, Sakkara’daki piramit metinlerinde (MÖ 2575-2150) geçmektedir. Tapınak ada üzerine taşındığı için Nil Nehri üzerinden teknelerle tapınağa ulaştık.
İsis, kadim Mısır için ailenin, dengenin, kadının ve büyünün sembolüdür. İsis, Osiris’in (aynı zamanda karısıdır), Seth ve Nephthys’in kardeşidir, Nut ve Geb’in kızları ve çocuk Horus’un annesidir. Bazı kaynaklara göre Anubis de İsis ile Osiris’in oğludur.
İsis’den ilk kez öldürülen kocası Osiris’i dirilttiği ve varisi Horus’u üretip koruduğu, Osiris’e yardım ettiği için ölülerin ölümden sonraki hayata girmesine yardım ettiğine inanılıyormuş. İsis, Hathor’un başlığını takarak tasvir edilmiştir.
MÖ ilk bin yılda, Osiris ve İsis en çok tapılan Mısır tanrıları haline geldi ve Mısır’daki hükümdarlar ve güneydeki komşusu Nubia, öncelikle İsis’e adanmış tapınaklar inşa etmiş. Ünlü büyülü gücü diğer tüm tanrılardan daha büyüktü ve krallığı düşmanlarından koruduğu, gökyüzünü ve doğal dünyayı yönettiği ve kaderin kendisi üzerinde gücü olduğu söyleniyormuş.
Mısır’ın başkenti Kahire’nin Gize semtinde bulunan 3 görkemli yapı: Keops Piramidi. Kefren Piramidi. Mikerinos Piramidi.
“Gize piramit kompleksi ” esas olarak, Büyük Gize Sfenksi’nin eşlik ettiği Keops, Kefren ve Mikerinos adları verilen üç piramitten oluşur.
MÖ 2551-2560 yılları civarında yapıldığı sanılan bu anıtsal kompleks, Dünyanın yedi harikasından biri olup, bu yedi harika içinde günümüze kadar ulaşan tek eserdir. Bu piramidin Mısır firavunu Khufu adına bir anıtsal mezar olarak inşa edildiğine inanılır.
Keops Piramidi, Khufu Piramidi ya da Büyük Piramit; günümüzde Mısır’ın başkenti Kahire’nin bir parçası olan Gize’yi çevreleyen antik “Gize mezar kenti”nde bulunan üç anıtsal piramitten en eski ve en büyük olanıdır.
Gizemi uzun yıllardır araştırılan Mısır’ın dev piramitlerinden Büyük Piramit, aslında, çevresindeki çeşitli yapılarla bir bütün (kompleks) olarak ele alınır. Gize Büyük Piramidi “Gize yapılar kompleksi”nin ana parçası olup, dış sınırları itibariye kuzeyden güneye 52,40 m uzunlukta ve doğudan batıya 40 m genişliktedir.
Büyük Piramit’in içinde “kral odası” ve yasaklı olan “kraliçe odası” piramidal yapının üst kısmında yer alırlar. Girilmesi yasak olan kraliçe odası bizler için bir saatliğine açıldı. Odanın doğu duvarında bulunan Niş haricinde oda boştu. Bu oda pramidin kuzey-güney ekseninin tam ortasında yer almaktaydı. Kutsal geometriye göre Büyük Piramidin tam orta noktası Kraliçe Odası olup, burada 1 saate yakın zaman geçirdik. Oldukça farklı olan bu deneyim neticesinde, kendi adıma yine tarihte yolculuk ettiğimi ki bu sefer daha uzun bir yolculuktu ve çıktığımda kendimi çok daha enerjik hissettiğimi söyleyebilirim.
Ve turumuzun sonunda hiçbirimiz aynı kişiler değildik. Son derece keyifli ve bir o kadar da öğretici bu turun sanırım en sevdiğim taraflarından biri Nil Nehri boyunca yaptığımız Cruise yolculuğu ve yeni edindiğimiz dostluklardı.



Fantastik bir dünyaya adım atmaya hazır mısınız?
Devasa ve muhteşem bir dünyaya adım atmaktı bu Khmer mimarisinin en önemli örneklerinden olan tapınak şehri gezmek. Belki de gezerken yüzyıllar öncesine gitmekti. Yüze yakın, tapınak, antik yapı ve mezarın bulunduğu Angkor (kent) Wat (tapınak ya da pagoda) anlamına gelmektedir. Gizemli ve büyüleciyi Angkor Wat Kamboçya’nın Siem Reap kentinin 6 km. kuzeyindeki Angkor antik şehrinde 1115-1145 yıllarında Kral II. Suryavarman tarafından Hindu tanrısı Vishnu (Vişnu) adına inşa ettirilmiş dev bir tapınak-şehirdir. Tapınak, tüm yüzeylerinde, çatılarda, pervazlarda ve sütunlarda taş heykeller bulunan heykelleri ile ünlü.
Sanırım bir de sevimli maymunları ile ünlü. Turistlere o kadar alışkınlardı ki yanımızdan ayrılmadılar, tabiki yiyecek beklentisi ile.
Tapınağın temelinde mandala desenleri var. Suyla kaplı bataklık bir alan üzerindeki bu dev yapı 35 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve on üçüncü yüzyılda Hindu tapınağından Budist tapınağına dönüştürülmüş.
On üçüncü yüzyılda başkent taşınınca Angkor Wat şehri ihtişamını yitirmiş, dört asır boyunca terk edilmiş. Bu nedenle tropikal ağaçlar kenti tamamen sarmış. Kocaman ağaçların sarıp sarmaladığı Ta Prohm’da tüm taşlar yosunlaşmış yeşil bir renk almış. Tapınak sanki yüzyıllar önce uykuya dalmış da her an uyanacakmış gibi bir görüntüye sahip. 1858’de Fransız doğa bilimci Henri Mouhot tarafından yeniden keşfedilen tapınak, Angkor Thom antik şehri ile birlikte 1992 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiş.
İnanışa göre bu büyüleyici tapınağın çıkışında rahiplere sol bileğinize ördürülen bilekliler kendiliğinden düşerse dileğiniz gerçekleşiyormuş. Ben de hemen bir tane ördürdüm şimdi düşmesini beklerken arada gevşemiş mi diye kontrol ediyor o büyüleyici yere yeniden gidiyorum.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.