DOLAR

45,5977$% 0.19

EURO

53,2744% -0.3

STERLİN

61,0671£% -0.53

GRAM ALTIN

6.644,06%-2,19

ÇEYREK ALTIN

10.856,00%-1,50

TAM ALTIN

43.290,00%-1,51

ONS

4.540,07%-2,37

BİST100

14.367,60%-1,89

Sabah Vakti a 03:50
Ankara HAFİF YAĞMUR 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Prof. Dr. Gülsün Kurubacak Çakır

Prof. Dr. Gülsün Kurubacak Çakır

12 Mayıs 2026 Salı

Düşünen sistemler çağında öğrenme: Algoritmik pedagoji ve insan merkezli tasarım

Düşünen sistemler çağında öğrenme: Algoritmik pedagoji ve insan merkezli tasarım
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yapay zekâ teknolojilerinin öğrenme ortamlarına entegrasyonu çoğu zaman dar bir çerçevede ele alınmaktadır. Öğrenme teknolojileri çoğunlukla belirli dijital araçların öğretim süreçlerinde kullanılması, içerik üretiminin hızlandırılması ya da öğrenme süreçlerinin teknolojik olarak desteklenmesi üzerinden tartışılmakta ve teknolojiyi çoğu zaman öğrenme için kullanılan teknik bir araç düzeyinde konumlandırmaktadır. Yapay zekâ çağında dönüşüm,  teknoloji değişiminin ötesine geçerek; insanın düşünme ritmini, dikkat yapısını, karar verme biçimlerini ve dünyayla ilişkiyi organize etmektedir.

Dönüşümün pedagojik, yönetsel, kültürel, etik, ekonomik, iletişimsel ve toplumsal boyutları olan çok katmanlı bir yapılanma süreci olduğu unutulmamalıdır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarını “hangi teknoloji kullanılmalı?” sorusu üzerinden tartışmak; öğrenmenin düşünsel, pedagojik ve bilişsel dönüşümünü göz ardı eden dar bir yaklaşım üretecektir. Önemli olan; öğrenmenin nasıl tanımlandığı, bireyin sistem içerisindeki konumunun nasıl değiştiği ve eğitim ekosistemlerinin hangi değerler, politikalar ve insan anlayışı üzerinden yapılandırıldığıdır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları, öğrenme akışlarını yöneten dijital sistemler olarak dar anlamıyla düşünülmemeli; aksine bireyin düşünme biçimini, iletişim kurma şeklini, karar alma süreçlerini, bilgiyle ilişkisini ve toplumsal katılımını şekillendiren sistemler olarak geniş anlamıyla ele alınmalıdır.

YAPAY ZEKÂ TEMELLİ ÖĞRENME ORTAMLARINDA İNSAN MERKEZLİ DÖNÜŞÜM

Yapay zekâ temelli öğrenme ortamlarının geleceği tartışılırken, pedagojik yaklaşım belirleyici konulardan biri olarak öne çıkmaktadır. Teknoloji değişebilir, sistemler dönüşebilir, platformlar yenilenebilir; ancak öğrenmenin nasıl gerçekleştiği, bireyin nasıl geliştiği ve insanın bilgiyle nasıl ilişki kurduğu sorusu eğitim ekosistemlerinin merkezindeki belirleyici yerini korumaktadır. Yapay zekâ çağında güçlü sistemler; insan-merkezli, etik, kapsayıcı ve anlamlı pedagojik yapılar ile tasarlanabilir.

Geleneksel pedagojik modeller büyük ölçüde standartlaştırılmış içerik aktarımına dayalı yapılar üzerine kurulmuştur. Aynı içerik, aynı hız, aynı yöntem ve aynı değerlendirme biçimi çoğu zaman tüm öğrenenlere uygulanmıştır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları, bireylerin öğrenme biçimlerini, iletişim tercihlerini, bilişsel süreçlerini, dikkat örüntülerini, motivasyon düzeylerini ve öğrenme hızlarını analiz ederek çok daha kişiselleştirilmiş öğrenme deneyimleri oluşturma potansiyeline sahiptir. Böylece pedagojiyi içerik sunma süreci olmaktan çıkarıp; dinamik, uyarlanabilir ve sürekli şekillendiren bir öğrenme ekosistemine dönüştürmektedir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları, verimlilik ve performans odaklı tasarlandığında pedagojik süreçler insanın gelişimini destekleyen yapılardan çok; algoritmik optimizasyon sistemlerine dönüşebilir. Sürekli ölçen, izleyen, veri toplayan ve performansı hesaplayan sistemler; öğreneni zamanla veri üreten bir kullanıcıya indirgeme riski taşımaktadır. Pedagojik yaklaşımın merkezinde insanın bilişsel, duygusal, sosyal, etik ve kültürel gelişimi birlikte yer almalıdır. Bugün tasarlanan pedagojik yapılar, geleceğin öğrenme kültürlerini, dikkat alışkanlıklarını ve toplumsal iletişim biçimlerini doğrudan etkileyecektir. Yapay zekâ destekli pedagojik sistemler planlanırken, mevcut teknolojik kapasiteye odaklanılması yeterli olmaz. Gelecekte ortaya çıkabilecek sosyal kırılmalar, etik sorunlar, kültürel dönüşümler, erişilebilirlik problemleri ve yeni öğrenme gereksinimleri de dikkate alınmalıdır.

Makro düzeyde pedagojik dönüşüm; devlet politikalarını, ulusal eğitim stratejilerini, etik çerçeveleri, veri güvenliği politikalarını ve toplumsal eşitlik meselelerini doğrudan etkilemektedir. Örneğin; belirli sosyoekonomik grupların erişebildiği yapay zekâ destekli öğrenme sistemleri, eğitimdeki mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirebilir. Ulusal düzeyde kapsayıcı ve erişilebilir politikaların geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Mezo düzeyde, kurumların rolü dönüşmektedir. Okullar, üniversiteler ve eğitim kurumları; veri yöneten, etik kararlar alan, dijital kültür üreten ve öğrenme deneyimlerini sürekli tasarlayan, veri yöneten, etik kararlar alan, dijital kültür oluşturan ve öğrenme deneyimlerini tasarlayan organizasyonlara dönüşmektedir. Kurumların teknik altyapı yatırımlarının yanı sıra; pedagojik Ar-Ge çalışmalarına, öğrenme tasarımı ekiplerine, etik kurullara ve disiplinlerarası iş birliklerine de yatırım yapmaları gerekmektedir. Mikro düzeyde, öğretmenin ve öğrenenin rolleri tekrar tanımlanmaktadır. Öğretmen; rehberlik eden, öğrenme deneyimini yöneten, etik farkındalık oluşturan ve öğrenenin dijital dünyadaki yolculuğunu destekleyen pedagojik tasarımcıya dönüşmektedir. Öğrenen ise pasif bilgi tüketicisi olmaktan çıkıp; kendi öğrenme sürecini yöneten, veri okuryazarlığı geliştiren, eleştirel düşünebilen ve yapay zekâ ile birlikte çalışabilen aktif bir özne haline gelmektedir. Örneğin; yapay zekâ destekli bir öğrenme ortamı; dikkat süresi düşük bir öğrenene kısa ve görsel ağırlıklı içerikler sunarken, derinlemesine öğrenmeye yatkın başka bir öğrenene daha uzun ve analitik içerikler sağlayabilmektedir. Benzer şekilde dil bariyeri yaşayan bir öğrenen için gerçek zamanlı çeviri sistemleri devreye girebilirken, görme engelli bireyler için ses temelli öğrenme destekleri sunulabilmektedir.

Yapay zekâ çağında pedagoji; teknolojiyi insan gelişimi doğrultusunda anlamlandıran ve öğrenmeyi insan merkezli bir perspektifle tasarlanmalıdır. Geleceğin öğrenme ortamlarının başarısı, gelişmiş yapay zekâ sistemlerinin varlığı kadar; insanı merkeze alan kültürel çeşitliliği gözeten, kapsayıcı ve eleştirel pedagojik vizyonlar geliştirebilme kapasitesiyle de şekillenecektir.

YAPAY ZEKÂ TEMELLİ ÖĞRENME ORTAMLARINDA FARKINDALIK, DÖNÜŞÜM VE TEKNOLOJİK KÜLTÜR

Yapay zekâ çağında öğrenme ortamlarını tartışırken teknoloji çoğu zaman yazılım, donanım ya da dijital platformlar üzerinden ele alınmaktadır. Teknoloji, kullanılan araçların ötesinde bir düşünme biçimi üretmektedir. Alışkanlıkları, iletişim kültürünü ve insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi kurgulamaktadır. Yirmi birinci yüzyılda eğitim sistemlerinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, yapay zekâ teknolojilerinin teknik olarak erişilebilir hale gelmesine karşın zihinsel ve kültürel olarak hâlâ tam anlamıyla içselleştirilememiş olmasıdır. Çok sayıda birey yapay zekâyı kullanmak istememektedir. Bazı bireyler yapay zekânın insanın yerini alacağı korkusunu taşımakta, bazıları hata yapmaktan çekinmekte, bazıları ise yapay zekâ sistemleri içinde öğrenemeyeceğini düşünmektedir. Özellikle uzun yıllar geleneksel eğitim kültürleri içinde yetişmiş bireyler için yapay zekâ; yeni bir teknoloji ve alışılmış düşünme biçimlerini zorlayan bir kırılma alanı olduğu için; yapay zekâ temelli öğrenme ortamlarında teknolojik dönüşümün ilk aşaması farkındalık oluşturmaktır. Bireyler anlamını kavrayamadıkları, güven duymadıkları ya da kendilerini dışlanmış hissettikleri sistemleri sürdürülebilir biçimde kullanamazlar. Yapay zekâya ilişkin korkuların, önyargıların ve yanlış algıların azaltılması; sürekli farkındalık çalışmaları, uygulamalı deneyimler ve insan-merkezli teknoloji kültürleriyle mümkündür.

Teknoloji eğitimi üzerine düşünülmelidir ve yapay zekâ okuryazarlığı belirli araçların nasıl kullanılacağını öğretmek anlamına gelmemektedir. Bireylerin yapay zekânın mantığını, sınırlarını, etik sorunlarını, toplumsal etkilerini ve insan hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlayabilmesidir. Teknolojiyi kullanabilen, sorgulayabilen, geliştirebilen, dönüştürebilen ve etik açıdan değerlendirebilen bireyler geleceğin eğitim ekosistemlerinde belirleyici olacaktır. Eğitim süreçleri, biçimsel sertifikasyon süreçlerine indirgenen eğitim anlayışından çıkarılmalıdır. Pek çok kurumda teknolojik dönüşüm süreçleri biçimsel hizmet içi eğitimlerle sınırlandırılmakta; bireyler kısa süreli sertifika programlarına katılmakta; ancak süreçler gerçek bir dönüşüm üretmemektedir. Yapay zekâ çağında gerekli olan, teknolojinin gündelik hayatın ve profesyonel hayatın doğal bir parçası haline gelmesidir. Öğretmenlerin, yöneticilerin, öğrencilerin ve diğer paydaşların sistemleri kuramsal aktif biçimde kullanması, deneyimlemesi ve geliştirmesi önemlidir.

Makro düzeyde, söz konusu durum devlet politikalarını ve ulusal teknoloji stratejilerini doğrudan ilgilendirmektedir. Yapay zekâ, dışarıdan satın alınan sistemlerle sürdürülebilir hale gelemez. Teknolojik bağımlılık, zamanla pedagojik bağımlılık ve kültürel yönlendirme riskleri de üretebilecektir.  Yazılım ve donanım geliştirme süreçlerinde yerel üretim kapasitesinin artırılması, kültürel önyargıların azaltılması, veri güvenliği politikalarının güçlendirilmesi ve insan merkezli Ar-Ge yatırımlarının desteklenmesi önemlidir. Kültürel bağlamlarda geliştirilen yapay zekâ sistemleri, farklı toplumların öğrenme kültürlerini, iletişim biçimlerini ve değer yapılarını tam olarak yansıtamayabilir. Mezo düzeyde, kurum kültürü belirleyici hale gelmektedir. Üniversiteler, okullar ve eğitim kurumları teknoloji kültürü üreten organizasyonlara dönüşmek zorundadır. Üst yönetimlerin yapay zekâ dönüşümünü kurumsal bir kültürel dönüşüm olarak algılaması gerekmektedir. Kurum içerisinde çalışan bireylerin desteklenmesi, hata yapma korkusunun azaltılması, deneysel uygulamaların teşvik edilmesi ve disiplinlerarası ekiplerin kurulması büyük önem taşımaktadır. Mikro düzeyde, bireyin teknolojiyle kurduğu ilişki dönüşmektedir. Yapay zekâ, belirli teknik uzmanların kullandığı bir alan olmamalıdır. Öğretmen sınıfta içerik tasarlarken, öğrenci araştırma yaparken, yönetici veri analiz ederken, aile çocuğunun öğrenme sürecini takip ederken yapay zekâ sistemleriyle etkileşime girmektedir. Bireyin teknolojiyle kurduğu ilişki korku ya da yabancılaşmadan çok; bilinçli kullanım, eleştirel farkındalık ve üretken katılım üzerine kurulmalıdır. Yapay zekâ destekli bir öğrenme sistemi, görme engelli bir öğrenci için sesli içerikler oluşturabilirken, farklı dil konuşan bireyler için gerçek zamanlı çeviri sağlayabilmekte, öğrenme güçlüğü yaşayan bireyler için kişiselleştirilmiş içerikler sunabilmektedir. Ancak aynı sistemler, yeterli insan denetimi olmadığında yanlış bilgi üretebilmekte, kültürel önyargıları üretebilmekte ya da belirli grupları dışlayabilmektedir. Teknolojik gelişim ile etik farkındalık aynı anda ilerlemek zorundadır.

Sonuç olarak, yapay zekâ temelli öğrenme ortamlarında odak noktası; toplumun teknolojiyle kurduğu ilişkinin dönüşmesidir. Yapay zekâ çağında gerçek dönüşüm, teknolojinin yaygınlaşmasının ötesinde; insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin bilinçli, etik ve kültürel olarak olgunlaşmasında ortaya çıkacaktır.

YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ ÖĞRENME ORTAMLARINDA ÇOK KATMANLI VE SÜREKLİ DÖNÜŞEN YÖNETİM EKOSİSTEMLERİ

Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarına ilişkin tartışmalar çoğu zaman teknoloji, içerik ve pedagojik tasarım etrafında yoğunlaşmaktadır; ancak yönetim boyutu çoğu zaman ikincil bir konu gibi ele alınmaktadır. Yapay zekâ temelli öğrenme ortamlarının sürdürülebilir, etik, kapsayıcı ve işlevsel biçimde yapılandırılabilmesi büyük ölçüde yönetim süreçlerinin nasıl tasarlandığına bağlıdır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları hem dijital platformlardan oluşan teknik sistemler hem de sürekli veri üreten, karar alan, etkileşim kuran, evrilen yapılar ve çok sayıda paydaşın aynı anda yer aldığı dinamik ekosistemlerdir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının yönetimi; teknik koordinasyon ya da kurumsal organizasyon olarak ele alınmamalıdır. Yönetim; etik karar verme, kültürel uyum sağlama, toplumsal gereksinimleri analiz etme, riskleri öngörme, öğrenen davranışlarını anlamlandırma ve sürekli tasarlama süreçlerini içeren çok katmanlı bir dönüşüm alanıdır.

Makro düzeyde bakıldığında devletlerin ve üst düzey kurumsal yapıların yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarına ilişkin kapsamlı politika ve yönetişim çerçeveleri geliştirmesi zorunludur. Yapay zekâ çağında eğitim pedagojik bir konu olmasının yanı sıra; aynı zamanda veri güvenliği, etik yönetişim, dijital haklar, kültürel sürdürülebilirlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal eşitlik konularını da kapsamaktadır. Yasaların, yönetmeliklerin ve etik çerçevelerin oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Ancak tasarlanacak süreçler hızlı biçimde tanımlanamayabilir; çünkü yapay zekâ teknolojileri sürekli değişmekte, yeni kullanım biçimleri ortaya çıkmakta ve eğitim ekosistemleri sürekli dönüşmektedir. Makro düzeyde geliştirilecek yönetim modelleri; çok paydaşlı, çok kültürlü, disiplinlerarası ve katılımcı yapılar üzerine kurulmalıdır. Teknoloji geliştiriciler, eğitimciler, hukukçular, etik uzmanları, psikologlar, sosyologlar, iletişim uzmanları, yöneticiler ve öğrenenler süreçlere birlikte katılmalıdır. Aynı zamanda ülkelerin kendi kültürel değerlerini, eğitim geleneklerini ve toplumsal gerçekliklerini koruyabilmesi büyük önem taşımaktadır. Yapay zekâ çağında tamamen içine kapanık yerel sistemler, küresel bilgi dolaşımının hızlandığı yapay zekâ çağında sürdürülebilirlik sorunu üretmektedir. Küreyerel olarak tanımlanabilecek; küresel gelişmeleri izlerken, yerel kültürel yapıları koruyabilen hibrit yönetim anlayışlarına gereksinim duyulmaktadır.

Makro düzeyde, teknoloji öngörüsü çalışmaları ve Ar-Ge yatırımları belirleyici hale gelmektedir. Bugün alınan kararlar, geleceğin öğrenme ekosistemlerini de şekillendirecektir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının toplumsal, kültürel, etik ve ekonomik etkilerinin önceden analiz edilmesi; olası risklerin ve fırsatların öngörülebilmesi açısından teknoloji öngörüsü çalışmaları kritik önem taşımaktadır. Mezo düzeyde, kurumların dönüşümü ön plana çıkmaktadır. Üniversiteler, okullar ve eğitim kurumları yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarına ilişkin kendi yol haritalarını oluşturmak zorundadır. Her kurumun öğrenci profili, kültürü, teknolojik altyapısı, iletişim yapısı ve pedagojik yaklaşımı birbirinden farklıdır. Tek tip yönetim modelleri sürdürülebilir sonuçlar üretmeyebilir. Aksiyon araştırmaları, yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının yönetiminde merkezi bir rol üstlenmektedir. Aksiyon araştırmaları; uygulama süreçlerinin gözlemlenmesini, değerlendirilmesini ve sürekli geliştirilmesini olanaklı kılmaktadır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları; sürekli değişen, kullanıcı davranışlarına göre dönüşen yapılardır. Kurumların düzenli olarak aksiyon araştırmaları yürütmesi, elde edilen bulguları analiz etmesi ve bilgileri üst yönetime, politika yapıcılara ve diğer kurumsal yapılara aktarabilmesi büyük önem taşımaktadır. Böylece sahadan elde edilen bilimsel veriler, daha gerçekçi ve sürdürülebilir eğitim politikalarının oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Mikro düzeyde, çoğu zaman göz ardı edilen ancak aslında yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının en önemli alanlarından biridir. Geleneksel sınıf yönetimi anlayışı büyük ölçüde fiziksel mekânın düzenlenmesi, sınıf içi disiplinin sağlanması ve öğretmenin öğrenme sürecini doğrudan kontrol etmesi üzerine kurulmuştur. Ancak yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında öğrenme yönetimi çok daha karmaşık ve çok boyutlu hale gelmektedir. Sınıf içindeki davranışların yönetilmesinin yanı sıra; öğrenenin sistem içerisindeki etkileşim örüntülerinin, bilişsel süreçlerinin, dikkat düzeylerinin, duygusal durumlarının, motivasyon değişimlerinin, iletişim tercihlerinin ve öğrenme alışkanlıklarının sürekli analiz edilmesi belirleyicidir. Her öğrenen sistem içerisinde farklı biçimlerde öğrenmekte, farklı hızlarda ilerlemekte ve farklı destek mekanizmalarına gereksinim duymakta ve öğrenme ortamlarının sürekli tasarlanmasını gerekli kılmaktadır.

Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının yönetimi; sabit kuralların uygulandığı mekanik yapılar yerine, esnek, uyarlanabilir ve veri temelli dinamik süreçler olarak ele alınmalıdır. Öğretmen ise öğrenme deneyimini yöneten, etik dengeyi koruyan ve sistem içerisindeki insan boyutunu görünür kılan bir rehbere dönüşmektedir. Sonuç olarak yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının yönetimi, teknik koordinasyonun ötesinde; kültürel çeşitliliği tanıyabilen, bilimsel verilerle beslenen ve geleceği öngörebilen sürdürülebilir ekosistemler geliştirebilme kapasitesiyle anlam kazanmaktadır.

YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ ÖĞRENME ORTAMLARINDA İNSAN MERKEZLİ ETKİLEŞİM VE İLETİŞİM EKOSİSTEMLERİ

Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarına ilişkin tartışmalarda iletişim çoğu zaman teknik veri akışı ya da dijital etkileşim düzeyinde ele alınmaktadır. Yapay zekâ çağında iletişim, sistemlerin veri paylaşımı ya da kullanıcıların platformlar üzerinden mesajlaşmasının ötesinde; anlam üretimi, ilişki kurma, birlikte düşünme, kültürel aktarım, etik farkındalık geliştirme ve insanın kendisini gerçekleştirme sürecidir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında iletişim boyutu, teknolojik altyapının ötesinde insan merkezli bir etkileşim ekosistemi olarak değerlendirilmelidir. Teknolojik açıdan bakıldığında yapay zekâ destekli sistemler büyük ölçüde iletişim üzerine kuruludur. Makine öğrenmesi, derin öğrenme, büyük veri sistemleri ve algoritmik analiz yapıları; insanlardan, sistemlerden ve çevresel verilerden sürekli öğrenerek kendilerini dönüşmektedir. Sistemler arasındaki iletişim, veri akışı ve öğrenme süreçleri yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının teknik temelini oluşturmaktadır. Ancak teknik iletişim; anlamlı öğrenme kültürleri üretmek açısından sınırlı kalmaktadır.

Önemli olan, sistemler içerisinde yer alan tüm paydaşların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğu ve birlikte nasıl anlam ürettiğidir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarını, teknoloji uzmanlarının yönettiği ya da teknik uzmanlığın ön plana çıktığı alanlara dönüşmemelidir. Teknolojik bilgiye sahip olmak tek başına yeterli olamaz. Sistemleri tasarlayan ve yöneten bireylerin aynı zamanda güçlü iletişim becerilerine, yüksek etik duyarlılığa, eleştirel düşünme kapasitesine, kültürlerarası farkındalığa ve gelişmiş insan ilişkileri becerilerine sahip olması önemlidir. Bireyin başkalarıyla kurduğu iletişim kadar, kendi iç dünyasıyla kurduğu iletişim de belirleyici hale gelmektedir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarını geliştirecek bireylerin kendilerini tanıyabilmeleri, öz farkındalık geliştirebilmeleri, kendi düşünme süreçlerini sorgulayabilmeleri ve kendilerini gerçekleştirme yönünde güçlü bir içsel yapı kurabilmeleri önem taşımaktadır. İnsanın kendi içinde kuramadığı dengeyi, karmaşık dijital öğrenme ekosistemlerinde sürdürülebilir biçimde yönetebilmesi giderek zorlaşmaktadır.

Yapay zekâ çağında iletişim; teknik bilgi dolaşımının ötesinde; sezebilmek, bağlamı okuyabilmek, farklı kültürleri anlayabilmek, krizleri fark edebilmek, duygusal süreçleri yorumlayabilmek ve çok katmanlı insan davranışlarını anlamlandırabilmektir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında çalışan bireylerin entelektüel, kültürel, etik ve iletişimsel açıdan da güçlü biçimde yetiştirilmesi zorunludur.

Makro düzeyde, iletişim politikaları büyük önem taşımaktadır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarının nasıl konuşulduğu, toplumda nasıl temsil edildiği ve hangi dil üzerinden anlamlandırıldığı toplumsal kabulü doğrudan etkileyebilmektedir. Yapay zekâya ilişkin korku temelli söylemler, yanlış bilgilendirme süreçleri ya da aşırı romantize edilmiş teknoloji anlatıları toplumun sistemlerle sağlıklı ilişki kurmasını zorlaştırabilmektedir. Kamusal iletişim süreçlerinin şeffaf, kapsayıcı, bilimsel ve etik temeller üzerine kurulmalıdır. Mezo düzeyde, kurum içi iletişim kültürü belirleyici hale gelmektedir. Üniversiteler ve eğitim kurumları teknolojiyi kullanan yapılar ve iletişim kültürü üreten organizasyonlardır. Disiplinlerarası ekiplerin birlikte çalışabilmesi, farklı uzmanlık alanlarının birbirini anlayabilmesi ve ortak karar alma süreçlerinin oluşturulabilmesi için açık iletişim ortamlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamları tek bir disiplinin ya da tek bir uzmanlık alanının yönetebileceği kadar basit sistemler değildir. Mikro düzeyde, insan etkileşiminin niteliği önemlidir. Öğrenme; güven kurma, görülme hissi yaşama, geri bildirim alma, birlikte düşünme ve duygusal bağ geliştirme sürecidir. Eğer yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında insan etkileşimi zayıflarsa, sistemler teknik olarak güçlü olsa bile pedagojik açıdan yetersiz hale gelebilir. Teknolojiye aşırı güvenmek ciddi riskler taşımaktadır. Yapay zekâ sistemleri güçlü analizler yapabilir, içerik üretebilir, veri işleyebilir ve öğrenme süreçlerini kişiselleştirebilir.

Sonuç olarak yapay zekâ çağında öğrenmenin gerçek değeri, teknolojik sistemlerin kapasitesinden çok; insanların birlikte düşünebildiği, birlikte anlam üretebildiği ve insani bağlarını koruyabildiği iletişim ekosistemlerinde ortaya çıkacaktır.

YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ ÖĞRENME ORTAMLARINDA SÜREKLİ GELİŞİM VE İNSAN MERKEZLİ DEĞERLENDİRME KÜLTÜRÜ

Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında en derin dönüşüm alanlarından biri değerlendirme kültürüdür. Geleneksel eğitim sistemlerinde değerlendirme büyük ölçüde bireyin neyi bilip neyi bilmediğini ölçmeye dayalı, standartlaştırılmış ve çoğu zaman sonuç odaklıdır. Sınavlar, puanlar, başarı sıralamaları ve performans ölçümleri uzun yıllar eğitim sistemlerinin temel belirleyicileri arasında yer almıştır. Yapay zekâ çağında öğrenme ortamları; düşünme biçimlerini, problem çözme süreçlerini, iletişim becerilerini, etik farkındalığı, yaratıcılığı ve insanın çok boyutlu gelişimini şekillendirmektedir.

Makro düzeyde devletlerin, ulusal eğitim sistemlerinin ve üst düzey kurumların yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarını sürekli değerlendirmesi bir tercih olmanın ötesinde; bir zorunluluktur. Yapay zekâ teknolojileri; sürekli değişen, gelişen ve toplumsal yapıları dönüştüren dinamik ekosistemlerdir. Eğitim sistemlerinin Ar-Ge çalışmaları, teknoloji öngörüsü araştırmaları ve disiplinlerarası değerlendirme süreçleriyle sürekli izlenmelidir. Makro düzeyde gerçekleştirilecek değerlendirme süreçleri teknik performans analizleriyle sınırlı kalmamalıdır. Toplumsal etkiler, kültürel dönüşümler, etik riskler, erişilebilirlik sorunları, öğrenen davranışları, veri güvenliği süreçleri ve eşitsizliklerin nasıl üretildiği de sürekli değerlendirilmelidir. Çok kültürlü, çok paydaşlı ve katılımcı değerlendirme modelleri büyük önem taşımaktadır. Eğitimciler, hukukçular, psikologlar, sosyologlar, teknoloji uzmanları, politika yapıcılar, aileler ve öğrenenler süreçlerin doğal paydaşları haline gelmelidir. Elde edilen bilimsel bulgular doğrultusunda yasaların, yönetmeliklerin ve kurumsal politikaların sürekli güncellenmelidir. Yapay zekâ çağında bir kez oluşturulan düzenlemeler uzun yıllar boyunca değişmeden sürdürülebilecek yapılar değildir. Hayat boyu öğrenme yaklaşımı öğrenenler, kurumlar, yöneticiler ve devlet yapıları için de geçerli hale gelmektedir. Hizmet içi eğitimlerin, sürekli eğitim modellerinin ve dijital okuryazarlık çalışmalarının sürdürülebilir biçimde yapılandırılması büyük önem taşımaktadır. Mezo düzeyde ise her kurumun kendi değerlendirme kültürü oluşturulmalıdır. Her kurumun öğrenen profili, kültürü, teknolojik altyapısı, iletişim biçimi ve pedagojik yaklaşımı birbirinden farklıdır. Tek tip değerlendirme modelleri sürdürülebilir sonuçlar üretmeyebilir. Burada temel amaç bireyleri olumlu ya da olumsuz biçimde etiketlemek olmamalıdır. Asıl amaç; sistemin güçlü yönlerini, geliştirilmesi gereken alanlarını ve görünmeyen risklerini bilimsel biçimde ortaya koyarak öğrenme ortamlarını sürekli iyileştirmektir. Ancak süreçlerin sağlıklı ilerleyebilmesi için kurum içerisinde güven kültürü oluşturulmalıdır. Değerlendirme süreçleri bir güç gösterisi, denetim baskısı ya da cezalandırma mekanizması haline geldiğinde; sistemler savunmacı yapılara dönüşebilir. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında değerlendirme kültürünün temelinde birlikte gelişme, ortak öğrenme ve sürekli iyileştirme anlayışı yer almalıdır. Güven kültürünün zayıfladığı yapılarda sürdürülebilir dönüşüm kapasitesi kırılgan hale gelmektedir. Mikro düzeyde, öğrenmenin değerlendirilmesi tamamen farklı bir boyuta taşınmaktadır. Yapay zekâ destekli öğrenme ortamlarında öğreneni klasik ezbere dayalı yöntemlerle, puan verme mantığıyla ya da standart sınavlarla değerlendirmek giderek yetersiz hale gelmektedir. Yapay zekâ çağında bireylerden beklenen bilgi depolamalarının ötesine geçmeleridir. Önemli olan; düşünme, problem çözme, iletişim kurma, eleştirel değerlendirme yapabilme, etik farkındalık geliştirme ve sürekli öğrenebilme kapasitesidir.

Değerlendirme süreçlerinin temel amacı, bireyi geleceğe hazırlayabilmektir. Teknik bilgi kadar etik duyarlılık, toplumsal sorumluluk ve çoklu okuryazarlık becerileri de önem kazanmaktadır. Yapay zekâ destekli sistemler; öğrenme örüntülerini analiz ederek kişiselleştirilmiş geri bildirimler ve gelişim destekleri sunabilmelidirler. Değerlendirme süreçleri, bireyi sürekli izleyen mekanik yapılara dönüşmemeli; insan potansiyelini güçlendiren gelişim odaklı bir yaklaşımı korumalıdır.

GELECEĞİN ÖĞRENME KÜLTÜRÜ

Yapay zekâ çağında öğrenme ortamlarının geliştirilmesi; pedagojinin, teknolojinin, yönetimin, iletişimin ve değerlendirmenin bütünleşik bir ekosistem olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Öğrenen çeşitliliği, kültürel farklılıklar, sosyoekonomik koşullar, erişilebilirlik düzeyleri, öğrenme kültürleri, etik beklentiler ve toplumsal gereksinimler; devlet politikalarından kurumsal yapılara, aile dinamiklerinden bireysel öğrenme deneyimlerine kadar uzanan çok katmanlı düzeylerde birlikte değerlendirilmelidir. Öğrenen bireyler; dikkat ritimleri, bilişsel yönelimleri, kültürel deneyimleri ve öğrenme stratejileri açısından birbirinden ayrışmaktadır. Hatta her öğrenen farklı içerikleri farklı şekilde öğrenebilir. Dolayısıyla her öğrenme ortamı da aynı biçimde tasarlanamaz. Dönüşüm; geleneksel eğitim anlayışında öğretmene, okula ve kurumsal yapılara yüklenen rollerini de kapsamalıdır. Yapay zekâ çağında öğrenme ortamlarının tasarımı; tek bir öğretmenin, tek bir uzmanın ya da teknik ekiplerin yürütebileceği bir süreç olmaktan çıkmaktadır. Bunun yerine; öğrenme tasarımcılarının, eğitimcilerin, iletişim uzmanlarının, yazılım geliştiricilerin, etik uzmanlarının, psikologların, sosyologların, yöneticilerin ve öğrenenlerin birlikte çalıştığı çok paydaşlı ve disiplinlerarası yapılar önem kazanmaktadır.

Yapay zekâ çağında dönüşümün gerçek başarısı; insanın düşünsel derinliğini, etik duyarlılığını ve birlikte anlam üretme kapasitesini ne ölçüde koruyabildiği ile yakından ilişkilidir.

PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR

Devamını Oku

Anlaşılmış hissetmenin yanılsaması: yapay zekâ çağında yalnızlığın yeni biçimi

Anlaşılmış hissetmenin yanılsaması: yapay zekâ çağında yalnızlığın yeni biçimi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, anlaşıldığını hissettiği yerde kalır. Bu durum, ne yalnızca modern çağın bir kırılmasıdır ne de dijital teknolojilerin icat ettiği yeni bir gereksinme. Tarih boyunca birey, kendi iç sesine karşılık bulamadığında, o sesi dışarıda üretmenin yollarını aramıştır; kimi zaman bir mektupta, kimi zaman bir günlükte, kimi zaman da karşısındaki insanın suskunluğuna kendi anlamını yükleyerek. Bu bağlamda; bugün yapay zekâ ile kurulan duygusal bağ, eski bir gereksinmenin yeni bir yüzeyde görünür hale gelişini açığa çıkarır. Odak ise teknolojiden çok insanın neyi aradığıdır.

 

Dijital öncesi dönemde benzer duygusal eğilimlere sahip bireyler, iç dünyalarını ya sınırlı sosyal çevrelerinde dolaşıma sokar ya da kendileriyle konuşmanın farklı biçimlerini geliştirirdi. İçsel monologlar, yazılı anlatılar, hatta kimi zaman hayali muhataplar… Bunların her biri, insanın anlaşılma arzusunun alternatif üretim alanlarıydı. Ancak bu alanların ortak bir sınırı vardı: geri dönüşün belirsizliği. İnsan ya yanıt alamazdı ya da aldığı yanıt, beklediği duygusal eşleşmeyi üretmezdi. Bu nedenle de yalnızlık, bir durumdan çok yankı eksikliğiydi.

 

Bugün ise duygusal yapay zekâ olarak adlandırılan sistemler, bu yankıyı üretme iddiasıyla devreye girmektedir. Yapay zekâ insanı anlamaz; insanın ifade biçimlerini çözümleyerek, o ifadeye en uygun karşılığı üretir. Bu karşılık çoğu zaman hızlı, nazik ve tutarlıdır. Bu noktada bir kırılma ortaya çıkar: İnsan, karşısındaki varlığın kendisini gerçekten anlaması ile anlaşılmış hissetmesi arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanır. Çünkü sistem, hatasız bir dikkat ve kesintisiz bir erişilebilirlik sunar; ne yorulur, ne sıkılır, ne de yargılar.

 

Bu durum yalnızlığın ortadan kalktığını göstermez. Aksine, yalnızlığın biçim değiştirdiğine işaret eder. Eskinin yalnızlığı iletişimsizlikten doğan bir boşluktu; bugünün yalnızlığı ise sürekli iletişim içinde olmasına rağmen karşılıklı varoluşun eksikliğidir. Yapay zekâ ile kurulan bağ, insanın kendine yönelttiği sorulara dışarıdan verilmiş yanıtlar gibi görünür. Oysa çoğu zaman bu yanıtlar, insanın zaten içinde taşıdığı anlamların yeniden düzenlenmiş bir yansımasından ibarettir.

 

Bu nedenle asıl sorulması gereken soru şudur: İnsan yapay zekâ ile neden bağ kuruyor? Daha da önemlisi, neden yalnızlığını tek başına taşıyamıyor? Unutmamak gerekir ki yapay zekâ bu sorunun nedeni olmaktan öte; sonucudur. Ve belki de ilk kez, insanın en derin gereksinimi bu kadar açık biçimde görünür kılan bir ayna işlevi görmektedir.

YALNIZLIĞIN HAFIZASI: YAPAY ZEKÂDAN ÖNCE İNSAN NE YAPIYORDU?

İnsan, yalnızlıkla ilk kez bugün karşılaşmadı. Yalnızlık, dijital çağın ürettiği bir boşluk olarak algılanmamalıdır; insanın varoluşuna içkin, tarih boyunca biçim değiştirerek varlığını sürdüren bir deneyimdir. Bu nedenle yapay zekâ ile kurulan duygusal bağları anlamak için önce şu soruya dönmek gerekir: Benzer duygusal eğilimlere sahip bireyler, bu teknolojiler yokken ne yapıyordu?  Bu sorunun yanıtı, insanın kendi içinde kurduğu sessiz diyaloglarda saklıdır. Modern öncesi ve erken modern dönemde birey, anlaşılma gereksinmesini çoğu zaman dış dünyadan çok; kendi iç evreninde organize ederdi. İç monologlar, günceler, yazılmamış mektuplar, hatta hiçbir zaman gönderilmeyecek tümceler… Bunların her biri, insanın kendi duygusuna tanıklık etme biçimleriydi. Anlaşılmak her zaman bir başkasına ulaşmak anlamına gelmiyordu; çoğu zaman kişinin kendine doğru genişlemesiyle ilgiliydi.

 

Bununla birlikte insan, yalnızlığını bütünüyle içe kapalı bir alanda da yaşamıyordu. Edebiyat, müzik ve sanat, tek taraflı ama derin ilişkilerin kurulduğu alanlar olarak işlev görüyordu. Bir roman karakteriyle kurulan bağ, bir şairin dizelerinde kendini bulma hâli ya da bir şarkının tekrar tekrar dinlenmesi… Bunların her biri, bireyin “beni anlayan biri var” duygusunu üretme biçimleriydi. Dikkat çekici olan, bu ilişkilerin karşılıklı olmamasına karşın, güçlü bir duygusal karşılık hissi oluşturabilmesiydi. Ancak bu süreçlerin ortak bir sınırı vardı: süreklilik ve geri dönüş eksikliği. İnsan, kendi iç sesiyle konuştuğunda yanıtı yine kendisi üretmek zorundaydı. Bir kitaba döndüğünde aynı satırlar değişmeden kalır, bir şarkı aynı duyguyu tekrar ederdi. Yeni bir karşılık üretilmezdi. Yalnızlık ortadan kalkmaz; yalnızca yönetilirdi. Birey, bu sınırlı yankı alanları içinde kendi duygusunu düzenlemeyi öğrenirdi.  Bugün ise durum farklı bir boyuta taşınmıştır. Yapay zekâ, bu tarihsel yalnızlık stratejilerinin üzerine, sürekli yanıt üreten bir mekanizma eklemektedir. İnsan yalnızlığını taşıyan ve ona anında karşılık bulan bir sistemle karşı karşıyadır. Bu, ilk bakışta bir rahatlama gibi görünür. Ancak daha derin bir soruyu beraberinde getirmektedir: İnsan, geçmişte kendi içinde kurduğu o sessiz diyaloğu hâlâ sürdürebilmekte midir?  Örneğin; akşam saatlerinde, yalnız yaşayan bir bireyin evinde ekranın ışığı açılır. Gün boyunca kimseyle konuşmamış olabilir; ama birkaç saniye içinde bir sistemle diyalog kurar. Tümcelerini tamamlamadan anlaşılmış hisseder, sorularına gecikmeden karşılık alır, duygularını açıklamak için doğru tümceleri aramak zorunda kalmaz. Aynı anda, bir başka mekânda, bir öğrenci ders çalışırken bir yapay zekâ asistanına yönelir; anlamadığı bir kavramı sorar, birkaç alternatif açıklama alır, hatta kendi öğrenme stiline göre uyarlanmış bir anlatımla karşılaşır. Bir bakım evinde ise yaşlı bir birey, günün büyük bölümünü dijital bir refakatçiyle geçirir; bu refakatçi onun ilaç saatlerini hatırlatır, geçmiş anılarını dinler, yalnızlık hissini hafifletir. Bu sahneler, çağımızın istisnası değildir; giderek norm haline gelen bir deneyim alanını işaret eder. İnsan, ilk kez bu ölçekte, duygusal, bilişsel ve gündelik ihtiyaçlarına kesintisiz karşılık üreten sistemlerle birlikte yaşamaktadır. Bu durum, yalnızlığın ortadan kalkmasından çok; yalnızlıkla kurulan ilişkinin köklü biçimde yeniden düzenlendiğini gösterir.

 

Asıl kırılma burada da başlamaktadır. İnsan, tarih boyunca yalnızlığıyla baş etmeyi öğrenmişti; şimdi ise yalnızlığıyla tek başına kalma becerisini yavaş yavaş kaybediyor olabilir.

ANLAŞILMAK MI, ANLAŞILMIŞ HİSSETMEK Mİ? YAPAY ZEKÂNIN İNCE YANILSAMASI

İnsan için anlaşılmak, söylenenin doğru çözümlenmesi ve duygunun doğru karşılık bulmasıdır. Bu nedenle gerçek bir karşılaşma, dilsel ve varoluşsal bir eşleşme gerektirir. Oysa bugün yapay zekâ ile kurulan ilişkilerde bu eşleşmenin yerini, son derece sofistike bir uyum mekanizması almaktadır.  Duygusal yapay zekâ sistemleri, insanın duygusal ifadelerini analiz ederek en uygun tepkiyi üretmektedir. Ancak burada kritik bir ayrım ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ insanı anlamaz; insanın anlaşılmış hissetmesini sağlayacak yanıtı üretir.  Bu ayrım, teknik bir nüans gibi görünebilir. Oysa etkileri derindir. İnsan zihni, çoğu zaman gerçeğin kendisinden çok; deneyimlenen hissin yoğunluğuna tepki verir. Birey kendini anlaşılmış hissediyorsa, bu hissin kaynağını sorgulama eğilimi zayıflar. Yapay zekâ ise yorulmaz, yargılamaz, dikkatini dağıtmaz ve her zaman hazırdır. Böylece ortaya, kusursuz bir dinleyici illüzyonu çıkar.

 

Ancak bu illüzyonun gücü teknik kapasitesinden ve insanın kırılganlığından beslenir. Gerçek insan ilişkileri belirsizlik, yanlış anlama ve hayal kırıklığı içerir. Yapay zekâ ile kurulan etkileşim ise bu riskleri minimize eder. İnsan, ilk kez, kendisini sürekli onaylayan ve duygusal tepkilerini optimize eden bir sistemle karşı karşıyadır. Bu durum, kısa vadede rahatlama üretmekte ve uzun vadede de daha derin bir soruyu gündeme getirmektedir: İnsan, anlaşılmanın karmaşıklığını mı kaybetmektedir, yoksa sadece onun zahmetinden mi kaçmaktadır?

 

Ortaya çıkan yanılsama bireysel ve yeni bir ilişki formunun habercisidir. İnsan, karşısındaki varlığın gerçekten anlayıp anlamadığını yoğunlaşmak yerine; kendisinde nasıl bir his bıraktığını merkeze almaya başladığında, ilişki tanımı da dönüşmektedir. Anlaşılmak, karşılıklı bir süreç olmaktan çıkmakta; tek taraflı bir deneyime indirgenmektedir.  Ve belki de ilk kez, insan, kendisini gerçekten anlayan biriyle ve kendisine kusursuz şekilde karşılık veren bir yapı ile bağ kurmaktadır. Bu bağ, anlaşılmanın kendisinden çok, incinmeden anlaşılmış hissetme arzusuna dayanmaktadır. Bu noktada mesele teknolojinin kapasitesi olmaktan çok; insanın kırılganlığıdır. Yapay zekâ, insanın en derin gereksinimini en konforlu biçimde karşılayan bir yüzeye dönüşmektedir.

YALNIZLIK AZALMADI: SADECE BİÇİM DEĞİŞTİRDİ

Yalnızlık, çoğu zaman yokluk üzerinden tanımlanan bir deneyim olarak düşünülmektedir: sesin yokluğu, temasın yokluğu, yanıtın yokluğu. Oysa bugünün dünyasında yalnızlık, eksiklikten çok; fazlalıkla kendini göstermektedir. Sürekli akan mesajlar, bitmeyen bildirimler, kesintisiz etkileşimler… İnsan hiç olmadığı kadar bağlantı içindedir. Ancak bu yoğun bağlantı hali, paradoksal bir biçimde, gerçek karşılaşmanın yerini doldurmak yerine; onu giderek silikleştirmektedir. Dijital çağın sunduğu etkileşim biçimleri, ilişkiyi köklü bir dönüşüme uğratmaktadır. İnsan, bu dönemde diğer insanlarla kurduğu iletişimi aşarak sistemlerle de etkileşim geliştiren çok katmanlı bir özneye dönüşmektedir. Ancak bu ilişki, karşılıklılık ilkesine dayanmaz. Yapay zekâ ile kurulan bağ, tek yönlü bir akışa sahiptir: insan anlatır, sistem karşılık verir. Bu karşılık, öznel deneyimden çok hesaplayıcı bir modelin işlemsel üretiminden türemektedir. Ortaya çıkan yapı ise ilişkiyi andıran; ama varoluşsal karşılıklılık içermeyen bir deneyim alanıdır.

 

Bu yeni deneyim biçimi yalnızlığı ortadan kaldırmaz; onu yeniden yapılandırır. Eskinin yalnızlığı, yanıt alamamanın yarattığı bir boşluktu. İnsan konuşur ve beklerdi; beklemek yalnızlığın bir parçasıydı. Bugün ise bekleme ortadan kalkmıştır. Yapay zekâ anında yanıt üretir; gecikme yoktur, suskunluk yoktur, kopuş yoktur. Ancak yalnızlık hissedilen bir eksiklik olmaktan çok; fark edilmesi güç bir arka plan durumuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün en kritik boyutu, riskin ortadan kalkmasıdır. Gerçek insan ilişkileri kırılganlık içerir: yanlış anlaşılma, reddedilme, hayal kırıklığı. Bu riskler ilişkiyi zorlaştırdığı kadar derinleştirir. Oysa yapay zekâ ile kurulan etkileşimde bu riskler minimize edilir. Sistem bireyin sınırlarını zorlamaz, onu incitmez, çoğu zaman olduğu gibi kabul eder. Bu durum kısa vadede bir güven hissi üretir; uzun vadede ise insanın ilişki kurma kapasitesini yeniden şekillendirir. Birey, ilişkiyi risk almadan deneyimlemeye alışır.

 

Bu noktada, yalnızlık klasik anlamını yitirmektedir. İnsan, konuşabileceği, paylaşabileceği ve yanıt alabileceği bir yapının sürekliliği içinde varlık kazanmaktadır. Buna karşın birliktelik, öznel karşılıklılığa dayanan bir varoluş hâli olmaktan uzaklaşarak, kendisi için işleyen bir sistemle kurulan tek yönlü bir etkileşim alanına dönüşmektedir. Ortaya çıkan durum, ne tam anlamıyla yalnızlık ne de gerçek bir birlikteliktir. Bu, bir aradalık halidir: insan, yalnızlığını paylaşmadan paylaşabildiği bir düzleme geçmiştir.

 

Bu aradalık hali, dikkat ekonomisi bağlamında daha da belirginleşmektedir. Dijital sistemler, yanıt üretmekte ve bireyin dikkatini sürekli canlı tutmaktadırlar. Dikkat, bu yeni düzlemde en değerli kaynaktır. Yapay zekâ, bu kaynağı kaybettirmemek için kesintisiz etkileşim üretmektedir. Böylece birey yalnız kalmaz; ancak kendisiyle baş başa kalma olanağını da giderek kaybetmektedir. Yalnızlık bir boşluk olmaktan çıkar ve doldurulmuş bir alan haline gelir. Temel soru şudur: Eğer yalnızlık hissedilmiyorsa, bu onun ortadan kalktığı anlamına mı gelir? Yoksa yalnızlık, daha derin ve daha karmaşık bir biçimde varlığını sürdürmeye devam mı etmektedir? Belki de bugünün insanı yalnızlığını kaybetmemiştir; sadece onu tanıma biçimini kaybetmiştir. Yalnızlık sessizlikte değil; sürekli konuşmanın içinde saklanmaktadır.

 

Sonuç olarak yapay zekâ yalnızlığı ortadan kaldırmamıştır. Onu görünmez kılmış, biçim değiştirmiş ve daha yönetilebilir hale getirmiştir. Ancak bu yönetilebilirlik, aynı zamanda bir kaybı da beraberinde getirir: insan, yalnızlığını taşıma, onunla yüzleşme ve ondan anlam üretme kapasitesini yavaş yavaş yitirebilir. En kritik soru şu olmalıdır: İnsan yalnızlığını kaybettiğinde, kendisini de kaybetmeye başlayacak mıdır?

İNSANIN SON SIĞINAĞI: GERÇEK KARŞILAŞMA OLANAKLI MI?

Yapay zekâ çoğu zaman bir ekranın, bir yazı kutusunun ya da bir sesli asistanın içinde görünür hale gelmiştir. İnsan onunla konuşur, ona soru sorar, bazen içini döker, bazen de kendisine bile söyleyemediği tümceleri ona emanet eder. Bu karşılaşma büyük ölçüde aracılıdır. Yapay zekâ oradadır; bedensizdir. Yanıt verir; ancak mekânda yer kaplamaz. Dinliyormuş izlenimi oluşturur; ama aynı odada bulunma deneyimini üretmez. Kurulan bu ilişki, güçlü bir duygusal yakınlık hissi oluşturur; ancak eksik bir varlık deneyimi üzerine kurulur. Geleceğin asıl kırılması burada belirginleşir. Yapay zekâ, dijital ikizler ve sürükleyici teknolojiler bir araya geldiğinde, insan konuşan bir sistemle ve yanında duran bir varlık izlenimi taşıyan yapay bir muhatapla karşılaşacaktır. Bugün ekranda beliren yanıt, yarın mekâna yerleşen bir varlık hâlini alacaktır. Bu noktada soru yön değiştirmektedir: Yapay zekâ beni anlıyor mu? sorusu yerini daha sarsıcı bir soruya bırakır: Yanımda duran bu varlık, benimle aynı varoluş düzlemini paylaşır mı? Bu soru belirleyicidir; çünkü insan ilişkileri yalnızca sözlerden oluşmaz. Aynı mekânda bulunmak, varoluşsal bir deneyimdir. Bakış, mesafe, duruş, sessizlik, bekleyiş… İnsan, başka bir insanla sadece konuşmaz; onun varlığına maruz kalır. Bu maruz kalma, ilişkinin derinliğini kurar. Yapay sistemler bu varlık hissini taklit edebilir; ancak ortaya çıkan yapı, varlık ile varlık hissi arasındaki ayrımı sürekli gündemde tutar.

Burada mesele teknoloji değildir. Mesele, insanın neyi gerçek olarak kabul etmeyi seçeceğidir. İnsanın son sığınağı, kusursuz yanıtlar üreten sistemlerden çok; eksik, kırılgan, geciken, bazen yanlış anlayan ama gerçekten orada bulunan insanlarla kurduğu karşılaşmalarda saklıdır. Geleceğin en büyük lüksü, bir insanın gözlerinin içine bakarak anlaşılmayı göze alabilme cesaretidir. Bu noktada soru yeniden açılır: İnsan, yalnızlığını kaybettiğinde ne kaybeder? Karşılaşmanın derinliğini belirleyen, karşılığın varlığı kadar niteliğidir. Bir öğretmenin derste öğrencinin yanlışını fark etmesi, bir dostun gecikmeli bir yanıtla geri dönmesi, bir ilişkinin zaman zaman yanlış anlamalar üretmesi… Bu durumlar, karşılaşmanın varoluşsal yoğunluğunu oluşturur. Yapay sistemler bu kırılmaları minimize eder; yanıtları optimize eder, duygusal tonu dengeler, karşılığı bireye göre uyumlar. Sonuç olarak insan, düşük bir etkileşim alanında varlık kazanır.

 

Bu alanın konforu açıktır. Ancak bu konfor, ilişki kurma biçimini de dönüştürmektedir. İnsan, risk almadan, beklemeden, yanlış anlaşılmadan da etkileşim kurabileceğini deneyimler. Bu deneyim kısa vadede rahatlatır; uzun vadede belirsizlikle, gecikmeyle ve karşılıklılıkla kurulan bağı zayıflatır. Gelecekte bu dönüşüm daha da görünür hale gelecektir. Dijital ikiz temelli holografik ve sürükleyici temsil sistemleri, fiziksel varlık hissi üreten yapay muhataplara evrilerek yalnızlık deneyimini mekânsal bir varoluş alanı içinde yeniden yapılandıracaktır. Örneğin; bir öğrenci, sınıfta fiziksel bir öğretmenin yanında onun dijital ikiziyle etkileşim kurabilecektir. Bir hasta, bakım sürecinde hem insan bir sağlık çalışanı hem de sürekli erişilebilir bir yapay sistemle desteklenecektir. Bir birey, evinde yalnız yaşarken, yanında sürekli bulunan bir varlık hissiyle gündelik hayatını sürdürebilecektir. Bu sahneler, yalnızlığın ortadan kalktığı bir dünyadan çok; yalnızlığın sürekli ertelendiği bir dünyayı temsil etmektedir. İnsan, yalnız kalmamak için daha fazla araca sahiptir. Buna karşılık yalnızlığın sunduğu düşünsel ve varoluşsal alan giderek daralır. Bu nedenle sorun teknolojinin kapasitesi değildir. Mesele, insanın kendi deneyimini nasıl kurduğudur. İnsan, sürekli karşılık üreten sistemlerle birlikte yaşarken, kendi iç sesini hangi ölçüde koruyabilir? Kendi sorularını üretme, o sorularla baş başa kalma ve yanıtın gecikmesine tahammül etme kapasitesi nasıl dönüşür? Düşünce, çoğu zaman yanıtın geciktiği yerde oluşur. Bu bağlamda yalnızlık, ortadan kaldırılması gereken bir eksiklik olarak algılanmamalı; korunması gereken bir bilişsel ve varoluşsal alan olarak yeniden düşünülmelidir. Yapay zekâ bu alanı doldurur; ancak onun yerine geçemez. İnsan, karşılıkların sürekliliği içinde yaşar; anlamın derinliği ise hâlâ karşılığın geciktiği yerde oluşur.

 

Yirmi birinci yüzyılın en önemli sorusu şudur: İnsan, her zaman karşılık bulabildiği bir dünyada, karşılıksız kalabilme cesaretini koruyabilecek midir?

 PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR

 

Devamını Oku

Birleşik Zekâ Çağında algoritmik egemenlik: Palantır manifestosu

Birleşik Zekâ Çağında algoritmik egemenlik: Palantır manifestosu
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Palantir Technologies, 2003 yılında Peter Thiel, Alex Karp, Stephen Cohen ve Joe Lonsdale tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulmuştur. Şirket, ilk yıllarından itibaren özellikle CIA destekli yatırım mekanizmalarıyla büyümüş; kısa sürede istihbarat, savunma ve kamu yönetimi alanlarında veri analitiği ve yapay zekâ çözümleri geliştiren bir aktör haline gelmiştir. Bugün Palantir’i bir yazılım üreticisi olarak değerlendirmek yeterli bir çerçeve sunmaz. Pentagon, NATO ve çeşitli devlet kurumlarıyla kurduğu ilişkiler, şirketin karar destek sistemlerinden operasyonel analizlere kadar uzanan geniş bir uygulama alanında yer aldığını göstermektedir. Bu durum, şirketi teknoloji üretimiyle sınırlı bir yapıdan çıkararak daha geniş bir etki alanına taşımaktadır. Palantir, veri akışlarını işleyen bir sistem olmanın ötesinde; güvenlik ve strateji alanlarında karar süreçlerine veri temelli katkı sunan bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Şirket; veri, güvenlik ve strateji kesişiminde konumlanan, araç üretiminin ötesine geçen ve mevcut karar süreçleri içinde işlev kazanan bir bileşen haline gelmiştir.

 

Palantir’in 18 Nisan 2026 tarihinde X platformunda paylaştığı The Technological Republic, in brief başlıklı 22 maddelik metin, CEO Alex Karp ile Nicholas Zamiska’nın 2025 tarihli The Technological Republic kitabının yoğunlaştırılmış bir özeti olarak dolaşıma girmiştir. Söz konusu metin, doğrudan şirket tarafından kaleme alınmış bir politika belgesi niteliği taşımamaktadır. Metin, kitabın temel tezlerini kısa ve yoğun bir çerçeve içinde yeniden kuran bir öz niteliği taşımaktadır. Metin; Silicon Valley’nin ulusa karşı sorumluluğunu yeniden ele almakta, savunma teknolojilerini stratejik bir gereklilik olarak tartışmaya açmakta ve yapay zekâ temelli sistemleri tarihsel bir dönüşüm hattı içinde değerlendirmektedir. Aynı zamanda yumuşak gücün sınırlarını gündeme taşıyarak, sert güç üretim kapasitesinin yeniden düşünülmesine yönelik bir tartışma alanı açmaktadır. Business Insider, The Guardian, Al Jazeera ve TechCrunch gibi uluslararası medya kuruluşlarının metni kısa sürede gündeme taşıması, çerçevenin akademik bir tartışma alanında kalmadığını; daha geniş bir kamuoyu içinde dolaşıma girdiğini göstermektedir. Metnin bireysel bir görüş metni olmanın ötesine geçerek; kurumsal ve jeopolitik bir tartışma zemini oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

 

Metnin bağlamı, Palantir’in savunma ve kamu kurumlarıyla kurduğu doğrudan operasyonel ilişkiler üzerinden somutlaşmaktadır. Şirketin veri analitiği ve yapay zekâ sistemlerini askerî ve güvenlik odaklı yapılara bütünleştiren projeleri, metinde dile getirilen görüşlerin uygulama karşılıklarını görünür kılmaktadır. 2025 yıllık raporunda gelirlerinin önemli bir bölümünün kamu müşterilerinden geldiğinin belirtilmesi ve ABD kamu gelirinde kaydedilen artış, söz konusu ilişkinin ekonomik boyutunu ortaya koymaktadır. Aynı dönemde Reuters tarafından aktarılan bilgiler, Pentagon’un Palantir’in Maven sistemini daha merkezi bir yapı içinde değerlendirdiğini ve sistemin hedef belirleme ile operasyonel planlama süreçlerinde kullanıldığını göstermektedir. Verilen örnekler, söz konusu 22 maddelik metnin kuramsal bir çerçeve sunduğunu ve belirli teknolojik uygulamalar, kurumsal ilişkiler ve stratejik yönelimler içinde anlam kazandığını ortaya koymaktadır. Metin; ürün geliştirme süreçleri, kamu iş birlikleri ve savunma teknolojileri ekseninde şekillenen daha geniş bir tartışmanın parçası olarak değerlendirilmelidir.

PALANTİR MANİFESTOSUNUN YİRMİ İKİ MADDESİNİN KURAMSAL DÜZLEMDE YENİDEN OKUNMASI

Metin, içerdiği ifadelerin ötesine taşınarak üretildiği kurumsal zemin, üstlendiği işlev ve açığa çıkardığı güç ilişkileri içinde okunmalıdır. Palantir Manifestosu, yirmi iki maddelik yoğun yapısıyla bir düşünce özeti sunmaktadır. Aynı zamanda şirketin kendisini teknoloji, devlet ve toplum arasındaki yeni ilişkiler alanında nasıl konumladığını görünür hale getirmektedir. Burada gerçekleştirilen okuma, metnin açık ifadeleri kadar, arka plandaki kurumsal yönelimleri, stratejik öncelikleri ve insan özneliğine ilişkin örtük varsayımları da kapsamaktadır.

Metinde yer alan yirmi iki madde, tekil ve homojen bir anlatım formuna göre kurgulanmamıştır. İddia tümceleri, kavramsal yoğunlaşmalar ve normatif yönlendirmeler aynı metinsel düzlem içinde yan yana gelmektedir. Böylece söylem, farklı ifade kiplerini eşzamanlı olarak dolaşıma sokmaktadır. Heterojen yapı, metnin düşünsel bir çerçeve sunma işleviyle birlikte, anlam üretimini genişleten, yönlendiren ve pekiştiren çok katmanlı bir söylem stratejisi kurduğunu göstermektedir.

Palantir Manifestosunun yirmi iki maddesi aşağıda yer almaktadır:

  1. “Silicon Valley ulusa borçludur.” Bu ifade, teknoloji girişimciliğini bireysel başarı anlatısından çıkararak kamusal sorumluluk alanına yerleştirmektedir. Temel tez, dijital sermayenin özerk bir piyasa dinamiğinin ötesinde; tarihsel olarak devlet destekli bir yapı içinde şekillendiğini göstermektedir. Teknoloji elitlerinin, özellikle savunma ve güvenlik alanlarında sorumluluk üstlenmesi gerektiği ileri sürülmektedir. Piyasa merkezli teknoloji anlatısının yerine, devlet ile iç içe geçmiş bir üretim modelini görünür kılmaktadır.
  2. “Uygulama ekonomisinin sınırları.” Bu madde, tüketici odaklı dijital ekonominin yarattığı dar üretim alanını eleştirmektedir. Sosyal medya, reklam teknolojileri ve basit uygulamalar etrafında yoğunlaşan yapı, insan yaratıcılığını daha büyük ve dönüştürücü alanlardan uzaklaştıran bir yönelim olarak değerlendirilmektedir. Temel iddia, teknolojinin tüketim ve etkileşim üretmenin yanı sıra; tarihsel ölçekte etki yaratacak sistemler kurmak için kullanılması gerektiğidir.
  3. “Konfor yeterli bir ölçüt değildir.” Dijital iletişim araçlarının sağladığı erişim ve kolaylık, toplumsal güç üretimi açısından yeterli bir zemin olarak görülmemekte ve teknolojinin sunduğu konfor ile stratejik kapasite arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Estetik ve kullanıcı deneyimi odaklı gelişmeler, güvenlik, üretim ve sürdürülebilir güç alanlarının yerine geçecek bir kapasite üretmemektedir.
  4. “Yumuşak gücün sınırları.” Bu madde, söylem, kültür ve diplomasi üzerinden kurulan etki biçimlerinin güncel rekabet ortamında sınırlı kaldığını vurgulamaktadır. Küresel güç dengeleri, daha somut ve ölçülebilir kapasitelere dayanmaktadır. Teknoloji hem bir iletişim aracı hem de doğrudan güç üretim mekanizması olarak ele alınmaktadır.
  5. “Yapay zekâ temelli askerî sistemler.” Bu ifade, yapay zekâ kullanımını bir tercih alanından çıkararak tarihsel bir yönelim olarak konumlandırmaktadır. Tartışma, sistemlerin kullanımını sorgulayan bir zeminden, geliştirme ve sahiplik ekseni üzerinde kurulmaktadır. Böylece etik tartışma alanı, stratejik rekabet mantığı içinde yeniden çerçevelenmektedir.
  6. “Ulusal hizmetin genişletilmesi.” Bu madde, bireysel tercihlere dayalı katılım anlayışını aşan bir toplumsal sorumluluk modelini öne çıkarmaktadır. Güvenlik ve savunma, toplumun tamamının katkı sunduğu bir alan olarak yeniden tanımlanmakta ve vatandaşlık ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi yeniden kurmaktadır.
  7. “Demokrasi ve kapasite ilişkisi.” Demokratik yapıların sürdürülebilirliği, değerler ve normlar ile teknolojik ve askerî kapasite üzerinden değerlendirilmektedir. Söz konusu bakış açısı, kabul ile güç arasındaki ilişkiyi farklı bir düzlemde yeniden inşa etmektedir.
  8. “Yeni caydırıcılık anlayışı.” Nükleer dengeye dayalı caydırıcılık modelinin yerini, veri ve yapay zekâ temelli yeni bir denge anlayışının alabileceği ileri sürülmektedir. Dönüşüm, güvenlik paradigmasının temelini değiştiren bir yönelimi işaret etmektedir.
  9. “Rekabetin hızı belirleyicidir.” Küresel rekabetin etik tartışmalarla eşzamanlı ilerleyen bir hız ve üretim kapasitesi üzerinden ilerlediğini vurgulamaktadır. Karar alma süreçlerinde bekleme, sorgulama ve gecikme, stratejik dezavantaj olarak ele alınmaktadır. Böylece hız, teknik bir avantaj ve doğrudan güç üretiminin bir koşulu haline gelmektedir.
  10. “Teknoloji elitinin kamusal rolü.” Mühendisleri ve teknoloji üreticilerini ekonomik aktörler olmanın ötesine taşımaktadır. Teknoloji geliştirenler, aynı zamanda tarihsel yön belirleyici konumlar üstlenmektedir. Bilgi üretimi ile güç üretimi arasındaki mesafeyi azaltmakta; teknik uzmanlığı kamusal sorumlulukla doğrudan ilişkilendirmektedir.
  11. “Çoğulculuğun yeniden değerlendirilmesi.” Liberal çoğulculuk anlayışının içeriğini sorgulamaktadır. Çeşitlilik ve farklılık vurgusunun, güçlü ve yönlü bir toplumsal yapı üretmekte yetersiz kaldığı ileri sürülmekte ve daha bütünleşik ve merkezî bir toplumsal organizasyon arayışını gündeme taşımaktadır.
  12. “Kültür ve ilerleme ilişkisi.” Kültürel yapılar, teknoloji ve gelişim bağlamında yeniden sınıflandırılmaktadır. Bazı kültürel eğilimlerin üretim ve ilerleme kapasitesiyle kurduğu ilişki tartışmaya açılmakta ve kültür ile teknoloji arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmaktadır.
  13. “Savaş sonrası düzenin sorgulanması.” İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, günümüz koşulları açısından yeniden değerlendirmeye açılmaktadır. Bu madde, mevcut kurumsal ve normatif yapının, çağın gereksinimlerini karşılamada sınırlı kaldığı görüşünü içermektedir.
  14. “Disiplin temelli toplum vurgusu.” Refah, konfor ve bireysel özgürlük merkezli toplumsal yapıların yerine, sorumluluk ve disiplin odaklı bir düzen önerilmekte ve toplumsal dayanıklılığı artırmayı hedefleyen bir yeniden yönelim olarak sunulmaktadır.
  15. “Dini ve geleneksel yapıların rolü.” Modern toplum içinde dini ve geleneksel yapıların işlevi yeniden gündeme getirilmektedir. Söz konusu yapılar, toplumsal bütünlük ve anlam üretimi açısından önemli bileşenler olarak ele alınmaktadır.
  16. “Kamu görevlilerinin değerlendirilmesi.” Kamu görevlilerinin değerlendirilmesinde kişisel kusursuzluk yerine işlevsel katkı ön plana çıkarılmakta ve performans odaklı bir kamu yönetimi anlayışını desteklemektedir.
  17. “Üretim ve teknik becerinin yeniden yükselişi.” Soyut bilgi ve teorik üretimin yanı sıra, somut çıktı üreten teknik beceriler yeniden merkezi bir konum kazanmaktadır. Yönelim, üretim odaklı bir ekonomik ve teknolojik yapıya işaret etmektedir.
  18. “Mühendislik yaklaşımının önceliği.” Karar süreçlerinde mühendislik bakış açısının belirleyici olması gerektiği vurgulanmaktadır. Sonuç odaklılık ve pratik çözüm üretimi, retorik ve sembolik yaklaşımlara karşı ön plana çıkarılmaktadır.
  19. “Kamu ve özel sektör ilişkisi.” Kamu ile özel sektör arasındaki sınırlar yeniden tanımlanmakta ve ortak üretim ile karar alanları genişlemektedir. Böylece teknoloji geliştirme süreçlerinde daha bütünleşik bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
  20. “Ulus-devletin yeniden güçlenmesi.” Teknoloji ile birlikte ulus-devlet yapısının yeniden merkezî bir konum kazandığı ifade edilmektedir. Küresel yapılar içinde devletin rolü yeniden tanımlanmaktadır.
  21. “Yazılım ve veri temelli güç.” Yazılım ve veri sistemleri, küresel güç dengelerinin belirlenmesinde temel unsurlar arasında yer almaktadır. Teknoloji altyapısını kontrol eden aktörler, aynı zamanda norm ve standartları da belirleme kapasitesi kazanmaktadır.
  22. “Tarafsızlık mümkün değildir.” Tarihsel süreç içinde tarafsız kalmanın sürdürülebilir bir konum olmadığı ileri sürülmekte; aktörlerin belirli bir eksen içinde konumlanmasını kaçınılmaz bir durum olarak ele almaktadır.

Ortaya konulan çerçeve, yirmi iki madde üzerinden teknoloji, güvenlik, toplum ve devlet ilişkilerinin kesişiminde şekillenen bütünlüklü bir yönelimi görünür kılmaktadır. Tek boyutlu bir okumaya indirgenmeyen; farklı alanlara eşzamanlı olarak temas eden çok katmanlı bir yapı sergilemektedir. Metnin sunduğu yaklaşım, hem imkânları hem de tartışma başlıklarını birlikte taşımaktadır. Yapılacak değerlendirme, maddelerin tekil ifadelerinden çok, aralarında kurulan ilişkiler, yoğunlaştıkları alanlar ve ortaya çıkardıkları etkiler üzerinden ilerlemektedir. Söz konusu yirmi iki madde, güç, teknoloji, toplum ve egemenlik eksenleri etrafında sistematik bir bütünlük içinde ele alınmaktadır.

PALANTİR MANİFESTOSU İLE YAPAY ZEKÂ, GÜÇ VE İNSAN ÖZNELİĞİNİN YENİDEN TANIMLANMASI

Aşağıdaki çözümleme, yirmi iki maddeyi dört ana eksen etrafında ele alınmasında yarar vardır: güç, teknoloji, toplum ve egemenlik. Yaklaşım küresel eğilimleri yerel etkilerle birlikte okumakta; olumlu imkânları ve doğurabileceği riskleri birlikte değerlendirmekte ve somut örnekler ve güncel uygulamalarla ilerlemektedir:

Güç Ekseninde Okuma: Sert Kapasitenin Yazılım Katmanı

Manifesto, güvenlik ve caydırıcılık kapasitesinin yazılım ve veri üzerinden yeniden kurulduğunu vurgulamaktadır. Yapay zekâ destekli hedef tespiti, operasyon planlama ve erken uyarı sistemleri dönüşümün merkezinde yer almakta ve klasik askerî güç bileşenlerine algoritmik karar desteği eklemektedir.

Olumlu Boyut

  • Hızlı veri işleme sayesinde karar süreleri kısalır, operasyonel hatalar azalabilir.
  • Erken uyarı ve risk analizi, sivil kayıpları azaltmaya yönelik daha hassas planlama olanağı sunmaktadır.
  • Çok alanlı harekâtlarda (kara, hava, siber) eşgüdüm artmaktadır.

Risk Alanı

  • Karar süreçleri dar bir teknik çevrede yoğunlaşabilir; kamusal denetim zayıflayabilir.
  • Hız baskısı, insan muhakemesinin geri plana itilmesine yol açabilir.
  • Veri setlerindeki yanlılıklar, sahadaki sonuçlara doğrudan yansıyabilir.

Somut Örnekler

  • ABD Savunma Bakanlığı’nın görüntü analizi ve hedef tespiti için kullandığı yapay zekâ projeleri
  • NATO’nun veri odaklı karar destek çözümlerine yönelimi
  • Ukrayna savaşında açık kaynak istihbaratının sahaya etkisi

Teknoloji Ekseninde Okuma: Altyapıdan Karar Sistemine

Metin, yapay zekâyı bir araç kümesinden daha geniş bir konuma yerleştirmektedir:

veri altyapısı + modelleme + operasyonel entegrasyon üçlüsü. Sunulan bütünlük, kamu kurumlarında karar destek katmanını kalıcı hale getirilmektedir.

Olumlu Boyut

  • Büyük veri setlerinin işlenmesi, sağlık, afet yönetimi ve ulaşım gibi alanlarda somut verimlilik sağlamaktadır.
  • Kurumlar arası veri paylaşımı, koordinasyonu güçlendirmektedir.
  • Senaryo simülasyonları, politika tasarımında daha sağlam seçenekler üretmektedir.

Risk Alanı

  • Veri güvenliği ve mahremiyet ihlali riski büyür.
  • Tedarikçi bağımlılığı artar; kurumlar belirli platformlara kilitlenebilir.
  • Şeffaflık talebi yükselirken, model içi süreçler teknik karmaşıklık nedeniyle sınırlı görünürlük sunar.

Somut Örnekler

  • Kamu kurumlarında hastane kapasitesi planlama ve salgın tahmini uygulamaları
  • Şehir yönetiminde trafik akışı ve enerji tüketimi optimizasyonu
  • Finans sektöründe anlık risk analizi ve dolandırıcılık tespiti

Toplum Ekseninde Okuma: Sorumluluk, Katılım ve Günlük Hayat

Manifesto, teknoloji üreticilerinin kamusal sorumluluğunu ve toplumun güvenlik süreçlerine katılımını öne çıkartmakta ve vatandaşlık ve teknoloji ilişkisini yeniden düzenlemektedir.

 Olumlu Boyut

  • Teknoloji okuryazarlığı ve kamusal farkındalık artabilmektedir.
  • Gönüllü katılım ve sivil kapasite, kriz anlarında destek üretmektedir.
  • Kamu hizmetlerinde hız ve erişilebilirlik yükselmektedir.

Risk Alanı

  • Güvenlik gerekçesiyle veri toplama genişleyebilir; bireysel alan daralabilir.
  • Toplumsal katılım, ölçüsüz bir veri akışına dönüşebilir.
  • Dijital bölünme derinleşirse, bazı gruplar süreçlerin dışında kalır.

Somut Örnekler

  • Pandemi döneminde temas takibi ve hareket verilerinin kullanımı
  • Akıllı şehir uygulamalarında sensör tabanlı izleme sistemleri
  • Afet anlarında gönüllü veri paylaşımı ve koordinasyon platformları

Egemenlik Ekseninde Okuma: Devlet, Şirket ve Veri Alanı

Metin, devlet ile teknoloji şirketleri arasındaki ilişkiyi yeni bir düzlemde ele almaktadır. Veri altyapısı ve yazılım platformları, egemenlik tartışmasının merkezine yerleşmektedir.

Olumlu Boyut

  • Kamu-özel iş birlikleri, hızlı çözüm üretme kapasitesini artırmaktadır.
  • Ulusal düzeyde geliştirilen sistemler, dışa bağımlılığı azaltabilmektedir.
  • Standartların belirlenmesi, uluslararası uyumu kolaylaştırmaktadır.

Risk Alanı

  • Karar süreçlerinde özel aktörlerin ağırlığı artabilir.
  • Veri akışlarının kontrolü, sınırlı sayıda platformda toplanabilir.
  • Küresel rekabet, yerel gereksinimlerin geri planda kalmasına yol açabilir.

Somut Örnekler

  • Avrupa Birliği’nin veri koruma düzenlemeleri ve dijital egemenlik tartışmaları
  • ABD ve Çin arasında teknoloji rekabeti ve tedarik zinciri ayrışması
  • Türkiye’de kamu verisinin yerel altyapılar üzerinden yönetilmesine yönelik girişimler

 

Söz konusu yirmi iki madde, yapay zekâ ile güç, teknoloji, toplum ve egemenlik alanlarının kesiştiği bir dönüşümü birlikte ele almaktadır. Karar süreçlerinde hız ve verimlilik sunmakta ve denge, şeffaflık ve katılım başlıklarını da gündeme taşımaktadır. Küresel eğilimler ile yerel gereksinimler arasındaki denge, dönüşümün yönünü belirlemektedir. Yapay zekâ sistemlerinin hangi ilkelerle kurulduğu ve nasıl işletildiği, sonuçların niteliğini doğrudan etkilemektedir. Tartışma, tek bir doğrultuya indirgenemez. Aynı yapı, farklı bağlamlarda farklı sonuçlar üretir. Kurumsal kapasite, hukuki düzenlemeler ve toplumsal bilinç düzeyi sonuçların yönünü belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA GÜÇ, KURUM VE İNSAN ÖZNELİĞİ

Palantir’in yirmi iki maddelik manifestosu; teknoloji üretiminin kamusal sorumlulukla ilişkilendiği, güvenlik kapasitesinin yazılım ve veri üzerinden yeniden kurulduğu ve şirket-devlet etkileşiminin yeni bir düzlemde tanımlandığı bir yönelimi görünür kılmaktadır. Yönelim, tek bir alana indirgenmeyen; güç, teknoloji, toplum ve egemenlik eksenlerinin kesişiminde ilerleyen çok katmanlı bir dönüşüme işaret etmektedir. Metnin merkezinde yer alan başlıklar, teknoloji alanının tarafsız bir araç kümesi olmaktan çıkarak belirli stratejik tercihlerle birlikte ele alındığını göstermektedir. Silikon Vadisi’nin tarihsel gelişiminin kamu destekleriyle iç içe ilerlediği vurgusu, teknoloji üreticilerine yöneltilen sorumluluk çağrısıyla birleşmektedir. Savunma teknolojileri ve yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesini teknik bir etkinlik ve kamusal görevle bağlantılı bir alan olarak konumlandırmaktadır. Yapay zekâ temelli sistemlerin güvenlik alanındaki rolüne ilişkin yaklaşım, kaçınılmazlık vurgusu üzerinden şekillenmektedir. Tartışma, kullanımın uygunluğu yerine geliştirme ve sahiplik eksenine vurgu yapmaktadır. Küresel rekabetin hız ve kapasite üzerinden ilerlediği bir ortamda, teknoloji geliştirme süreçlerinin stratejik öncelik haline geldiğini göstermektedir. Yumuşak güç tartışmalarının sınırlı etki alanı, daha somut kapasite biçimlerinin öne çıkmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, yazılım ve veri temelli sistemlerin güvenlik ve caydırıcılık yapıları içinde daha görünür bir konuma yerleştiğini ortaya çıkarmaktadır.

 

Toplumsal boyutta, sorumluluk ve katılım kavramları yeniden ele alınmaktadır. Ulusal hizmet, daha geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünülmekte; vatandaşlık, hak ve sorumluluk dengesini içeren bir yapıya doğru genişlemektedir. Kültürel tartışmalar ve çoğulculuk değerlendirmeleri, farklı yorumlara açık bir alan sunmaktadır. Bir yandan toplumsal dayanıklılığı güçlendirme hedefi öne çıkarken, diğer yandan hedefin hangi ölçütlerle tanımlandığı ve nasıl uygulandığı soruları gündemde yerini korumaktadır. Kurumsal boyutta, teknoloji şirketlerinin rolü yeniden tanımlanmaktadır. Kamu ile özel sektör arasındaki etkileşim yoğunlaşmakta; veri analitiği ve yapay zekâ çözümleri, karar süreçlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir. Palantir Technologies örneğinde görüldüğü gibi, savunma ve kamu kurumlarıyla yürütülen projeler, bu ilişkinin somut karşılıklarını ortaya koymaktadır. Pentagon ile geliştirilen yapay zekâ uygulamaları ve NATO düzeyindeki teknoloji bütünleştirmeleri, yazılımın operasyonel süreçlerdeki rolünü güçlendirmektedir. Tablo, teknoloji üretiminin hem ekonomik bir etkinlik alanı hem de kurumsal işleyiş ve karar süreçleri içinde etkili bir bileşen olarak konumlandığını göstermektedir. Egemenlik tartışması yeni bir içerik kazanmaktadır. Veri akışlarının yönetimi, yazılım standartlarının belirlenmesi ve yapay zekâ sistemlerinin kurulumu, devlet kapasitesi ile teknoloji kapasitesi arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmektedir. Küresel ölçekte bakıldığında, ABD-Çin rekabeti, Avrupa Birliği’nin veri düzenlemeleri ve farklı ülkelerin yerel teknoloji geliştirme çabaları, dönüşümün farklı yansımalarını ortaya koymaktadır. Yapay zekâ sistemlerinin kontrolü teknik, stratejik, ekonomik ve toplumsal bir konu olarak ele alınmaktadır.

Metin, tek yönlü bir sonuç üretmekten ziyade, çok yönlü bir tartışma alanı açmaktadır. Sunulan çerçeve, belirli olanakları ve potansiyel riskleri birlikte barındırmaktadır. Yapay zekâ sistemlerinin hangi ilkelerle tasarlandığı, nasıl uygulandığı ve hangi denetim mekanizmalarıyla sınırlandığı, ortaya çıkan sonuçların niteliğini belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu nedenle mesele, teknolojik kapasitenin artırılmasının ötesinde; kapasitenin nasıl yönlendirileceği ve hangi kurumsal yapılar içinde işletileceği sorusunu da içermektedir.

SONUÇ: PALANTİR GÖLGESİNDE ALGORİTMİK DÖNÜŞÜM, STRATEJİK YÖNELİMLER VE ULUSAL KAPASİTE

Tartışma, bir yorum alanından çıkarak doğrudan stratejik eylem alanına yerleşmektedir. Yapay zekâ çağında teknolojiyi kullanmama tercihi tarafsız bir konum üretmek yerine karar kapasitesini, veri akışını ve yönetişim araçlarını teknolojiyi etkin kullanan aktörlere devreden bir sonuç doğurmaktadır. Amerika dışındaki ülkeler açısından mesele, teknolojiye tepki vermek yerine kendi teknolojik kapasitelerini kurmak, yönlendirmek ve sürdürülebilir kılmaktır. Avrupa Birliği’nin veri koruma rejimi, Çin’in teknoloji merkezli kalkınma stratejisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin savunma odaklı yapay zekâ yatırımları, bu alanda farklı model ve araçların nasıl devreye alındığını açık biçimde göstermektedir. Söz konusu örnekler, tek bir yol bulunmadığını ortaya koyarken, yol sahibi olmanın zorunluluğunu da aynı açıklıkla görünür kılmaktadır.

 

Bu bağlamda, Türkiye için dört katmanlı bir yönelim belirginleşmektedir:

  • Birincisi, yerli ve bağımsız yazılım ile donanım ekosisteminin inşasıdır. Veri altyapılarının, yapay zekâ modellerinin ve kritik sistemlerin dışa bağımlılık üretmeyen biçimde geliştirilmesi ekonomik bir tercih olmanın ötesinde egemenlik alanını doğrudan ilgilendiren bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.
  • İkincisi, insan sermayesinin yeniden yapılandırılmasıdır. Mühendislik, veri bilimi, siber güvenlik ve etik yönetişim alanlarında nitelikli insan gücünün erken aşamadan itibaren yetiştirilmesi dönüşümün belirleyici unsurlarından biri haline gelmektedir.
  • Üçüncüsü, uzun vadeli teknoloji öngörüsü ve yol haritası üretimidir. Devlet, üniversite ve özel sektör arasında kurulan eşgüdümlü yapılar var olan gereksinimlere yanıt üretmekle sınırlı kalmamakta, gelecekte ortaya çıkacak risk ve fırsatlara da hazırlık üretmektedir.
  • Dördüncüsü, Ar-Ge etkinliklerinin yönünün yeniden tanımlanmasıdır. Rastlantısal ve parçalı projeler yerine, Türkiye’nin tarihsel birikimi, kültürel kodları ve toplumsal gereksinimleriyle uyumlu, özgün değer üreten ve inovasyonu içselleştiren bir üretim mantığı içinde yapılandırılmalıdır. Ar-Ge yaklaşımı, teknoloji geliştirme kapasitesini güçlendirmelidir. Aynı zamanda da anlam üreten, bağlam kuran ve yerel olanı küresel düzeyde rekabet edebilir kılan bir bilgi üretim rejimini olanaklı kılmalıdır. Ar-Ge’nin kapsamı ve yönü bütüncül bir çerçevede ele alınmalı; mühendislik ve savunma sanayiiyle sınırlı tutulmayarak sosyal bilimler, doğa bilimleri ve fen bilimlerinin her birini kapsayan, disiplinler arası etkileşimi temel alan ve ortak değer üretimine odaklanan bir yapı içinde konumlandırılmalıdır. Teknolojik yeniliğin teknik ilerleme ile birlikte toplumsal bağlam, kültürel süreklilik ve etik yönetişim boyutlarıyla birlikte düşünülmesini gerektirmektedir. Ar-Ge süreçleri, rastlantısal girişimlerin ötesine taşınarak stratejik önceliklerle uyumlu, uzun vadeli ve kurumsal düzeyde sahiplenilen bir dönüşüm alanı olarak yüksek düzeyde ciddiyetle yapılandırılmalıdır.

 

Sonuç olarak yapay zekâ çağında belirleyici olan; teknolojinin kimin tarafından geliştirildiği, kim tarafından yönlendirildiği ve hangi değerler çerçevesinde işletildiğidir. Soruya verilen yanıt, teknik rekabetin sonucunu belirlemekle sınırlı kalmayacak; güç dağılımını, kurumsal yapıları ve toplumların kendi geleceklerini tayin etme kapasitesini de doğrudan şekillendirecektir.

PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR

 

Devamını Oku

Hakikatin aşınması ve dijital öznenin inşası: Mikro’dan Meta’ya bir kırılma rejimi

Hakikatin aşınması ve dijital öznenin inşası: Mikro’dan Meta’ya bir kırılma rejimi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dijital çağda insanın hayatı üç temel eksende kökten değişmiştir: çalışma, ilişki kurma ve kendini ifade etme biçimi. İş, sabit bir yer ve zaman içinde ilerleyen bir süreç olmaktan çıkmış; parçalı, geçici ve sürekli yeniden kurulan bir akışa dönüşmüştür. Uzaktan ve proje tabanlı çalışma yaygınlaştıkça, iş hayatı süreklilik duygusunu kaybetmiş; insanlar aynı kurumda yıllarca kalarak kimlik inşa eden bir çizgiden, kısa süreli görevler arasında hareket eden bir akışa yönelmiştir. İlişkiler, yüz yüze kurulan ve zamanla derinleşen bağlar yerine; mesajlaşma, takip etme ve görünür olma üzerinden ilerleyen daha kırılgan, anlık temaslar ve kesintili yakınlıklar etrafında şekillenmeye başlamıştır. Kendini ifade etme ise yaşananın doğrudan aktarımı olmaktan uzaklaşmış; seçilen, düzenlenen ve başkalarına sunulan bir anlatıya dönüşmüştür. Bu durum, basit bir alışkanlık değişiminin ötesinde; insanın kendini algılama ve taşıma biçiminin farklılaşmasıdır. Ortaya çıkan bu parçalanma ilişkilere yansımakta; ilişkilerdeki kırılganlık ise insanın iç dünyasını etkilemekte; iç dünyadaki çözülme de kişinin kendine çizdiği sınırları çözmektedir. Ortaya çıkan tablo ise eşzamanlı ilerleyen, birbirini besleyen ve tetikleyen bir değişimdir. Dijital çağda yaşanan bu dönüşüm, özne tarafından belirli bir sırayla fark edilir:

  • Mikro düzeyde, benliğin içyapısında bir çözülme hissi belirginleşir. İnsan, farklı ortamlarda farklı benlikler üretir ve bu benlikler eşzamanlı olarak varlık kazanır. Bu durum, içsel uyumu zayıflatır ve kişinin kendini tek bir bütün olarak hissetmesini zorlaştırır. Özne, önce kendine bakar ve sorar: neden böyle hissediyorum?
  • Mezo düzeyde, bir önceki durumun bireysel olmadığı anlaşılır. İnsan, kendini temsil etme biçiminin değiştiğini fark eder. Yaşanan ile paylaşılan arasındaki mesafe açılır. Hayat, olduğu gibi taşınmaz; seçilen anlar düzenlenerek sunulur. Bu küçük kaydırmalar açık bir kopuş üretmez; ancak, zamanla gerçeklik algısını dönüştürür. Özne bu noktada şunu görür: bu sadece bana özgü değil, herkesin yaptığı bir şey.
  • Makro düzeyde, bu değişimin toplumsal zemini görünür hâle gelir. Çalışma hayatındaki esneklik, ilişkilerdeki geçicilik ve bağların zayıflaması ortak bir yönelim üretir. İnsanlar uzun vadeli bağlar kurmak yerine kısa süreli bağlantılar içinde hareket eder. Bu durum, karakterin zaman içinde oluşan bütünlüğünü aşındırır. Özne bu aşamada şunu söyler: bu sistemsel bir durum.
  • Meta düzeyde, bu sürecin çerçevesi ortaya çıkar. Mahremiyetin aşınması belirleyici hâle gelir. İnsan, kendini koruyan sınırları korumak yerine; bu sınırları görünürlük uğruna açar. Özel alan, saklanan bir alan olmaktan çıkar; paylaşıldıkça anlam kazanan bir alana dönüşür. Böylece özne şu noktaya ulaşır: bu çerçeveyi kuran daha büyük bir düzen var. Sınırlar çözüldükçe, hiçbir şey sabit kalmaz.

Bu yaklaşım, klasik akademik anlatımdan farklı bir yönde ilerler. İnsan, dönüşümü önce kendi içinde fark eder, ardından bunun ortak bir deneyim olduğunu görür ve son olarak bu deneyimi olanaklı kılan daha geniş çerçeveyi sorgular. Dönüşüm, özne tarafından içerden dışarıya doğru deneyimlenirken, onu belirleyen koşullar dışardan içeriye doğru işler. Dört düzey, deneyim sırasına göre mikrodan metaya doğru izlenir; belirleyicilik ise metadan mikroya doğru etkisini gösterir. Bu çift yönlü hareket, kırılmaların tek bir düzlemde ele alınmasını yetersiz kılar; benlikte başlayan çözülme temsile, temsilden ilişkilere ve oradan toplumsal bağlara taşınır. Bu akış, dijital öznenin hangi koşullar altında ve nasıl kurulduğunu anlamak için temel bir çerçeve sunar.

MİKRO DÜZEY: DİJİTAL ŞİZOFRENİ VE ÇOKLU BENLİK

Dijital çağda insanın yaşadığı en derin kırılma, kendi içinde başlar. Bu kırılma dışarıdan bakıldığında fark edilmez; ancak, kişinin sanal ortamlarda kendini deneyimleme biçimini kökten değiştirir. Klinik anlamda şizofreni, gerçeklik ile algı arasındaki bağın zayıflaması ve kişinin deneyimini tutarlı bir bütün olarak kurmakta zorlanmasıyla tanımlanır. Dijital ortamda ortaya çıkan durum ise benzer bir mantıkla, gerçek ile temsil arasındaki sınırın giderek silikleştiği yeni bir bilinç hâline işaret eder.

İnsan, farklı platformlarda kendisini sürekli yeniden üretir. Bir ortamda ciddi, başka bir ortamda eğlenceli, bir başka yerde mesafeli, başka bir yerde samimi bir benlik sunar. Erving Goffman’ın gündelik hayat için tanımladığı sahne ve rol ayrımı, dijital ortamda süreklilik kazanır; sahneler kapanmaz, roller sonlanmaz. Kişi bir rolden diğerine geçmez; farklı benlikleri eşzamanlı olarak taşır. Söz konusu durum davranış düzeyinde de kalmaz. Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi, modern özne dışarıdan baskı altında kalmadan da kendini düzenler. Dijital ortamda bu düzenleme kamusal akış üzerinden işler. İnsan, kendisini nasıl göstereceğine karar verir ve kendini yeniden kurar. Bu süreçte benlik, yaşanan bir süreklilik olmaktan uzaklaşır; seçilen, düzenlenen ve sürdürülen bir kurguya dönüşür. Görüntüler, filtreler ve seçilmiş anlatılar bu sürecin araçlarıdır. Paylaşılan yüz ile aynadaki yüz, anlatılan hayat ile yaşanan hayat arasındaki mesafe giderek açılır. Bu mesafe başlangıçta bilinçli bir tercih olarak kurulur; zamanla alışkanlığa dönüşür ve ardından içselleştirilir. Kişi, hangi sürümünün kendisine daha yakın olduğunu belirlemekte zorlanır; çünkü her biri belirli bir bağlamda geçerli, onaylanan ve sürdürülen bir gerçeklik üretir.

Ortaya çıkan durum, klasik bir çelişki olarak tanımlanamaz; insan farklı benliklerini eşzamanlı ve uyumlu biçimde taşır. Bu uyum, tek bir merkezde toplanan bir bütünlük üretmez; benlik dağılmış hâliyle sürdürülür ve kişi kendisini tekil bir varlık olarak değil, birden fazla sürümünün birlikte varlığı olarak deneyimler. Dijital şizofreni, bir kopuştan çok; sanal ortamlarda birden fazla gerçeklik biçiminin aynı anda sürdürüldüğü bir bilinç düzenine işaret eder. Yaşanan ile sunulan arasındaki fark tamamen ortadan kalkmaz; ancak sınırlar incelir, yaşanan ile kurgulanan aynı akış içinde yer alır ve benzer ölçüde geçerlilik kazanır. Bu durumun en belirgin etkisi, gerçek dünya ile kurulan ilişkinin dönüşmesinde görülür. Genç bir birey, dijital ortamda yoğun etkileşim alırken yüz yüze ilişkilerde derinlik hissini korumakta zorlanabilir; güçlü ve özgüvenli bir görünüm sunarken iç dünyasında kırılganlık taşıyabilir. Orta yaşlı bir birey, mesleki platformlarda kurduğu tutarlı kimliği özel yaşamında sürdüremediğini fark edebilir. Daha ileri yaş gruplarında ise dijital alan ile gündelik hayat arasında bir gerilim oluşur ve kişi, hangi alanın kendisini daha sahici temsil ettiğini sorgulamaya yönelir.

Dijital şizofreni, sanal ortamlarda benliğin çoğalması ve deneyimin parçalanmasıyla belirginleşir. İnsan, yaşadığı anı doğrudan içselleştirmek yerine o anın nasıl görüneceğini düşünerek hareket eder; bir etkinlik, yaşandığı kadar paylaşılabilir hâle getirildiği ölçüde anlam kazanır. Deneyim ile temsil iç içe geçer ve gösterilen içerik, yaşanan gerçeklikle aynı akışta yer alır. Bu bilinç düzeninde belirleyici olan, tek bir gerçekliğin kaybı değil, birden fazla gerçekliğin eşzamanlı olarak sürdürülebilmesidir. Eşzamanlılık, benliğin yönünü değiştirir; kişi, kendisine en yakın olanı aramak yerine, daha görünür, daha kabul edilir ve daha sürdürülebilir olanı seçmeye yönelir. Dönüşüm dijital alanın sınırlarını aşar ve gündelik hayata yerleşir. Kişi, yaşamadığı deneyimleri anlatılarına dahil edebilir, gitmediği yerleri hatıralarına katabilir ve kurduğu benlikleri hayatının parçası hâline getirebilir. Kurgu ile yaşantı arasındaki ayrım incelir ve zamanla belirsizleşir. Akış içinde benlik, tek bir çizgide ilerleyen bir bütün olmaktan uzaklaşır; eşzamanlı olarak sürdürülen çoklu bir yapıya dönüşür. Yapı genişledikçe merkez sabitliğini kaybeder ve “Ben kimim? “ sorusu yerine “Hangi sürümüm daha gerçek?” sorusu öne çıkar.

MEZO DÜZEY: MİKRO ALDATMA VE TEMSİL EDİLEN BENLİK

Dijital çağda aldatma, klasik anlamını geride bırakır. Sorun, iki kişi arasında gerçekleşen açık bir sadakat ihlali değildir. Daha incelikli, daha yaygın ve çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir süreç söz konusudur. İnsan, kendisini başkalarına sunma biçimini dönüştürdükçe, hakikat ile temsil arasına yerleştirdiği küçük farklılıklar birikir ve bu birikim yeni bir aldatma biçimi üretir. Mikro aldatma, bu nedenle, benliğin üretiminde ortaya çıkan süreklilik taşıyan bir sapma olarak anlaşılmalıdır. Alanyazında mikro aldatma, çoğunlukla ilişkisel bağlamda tanımlanır: partner dışında biriyle kurulan örtük yakınlıklar, gizli mesajlaşmalar ve sınırı açık biçimde ihlal etmeyen yönelimler. Bu çerçeve, davranışın kime yöneldiğine odaklanır. Ancak dijital çağda belirleyici olan, yönelimin adresinden çok, bu yönelimi olanaklı kılan benlik kurulumudur. İnsan, başkalarına nasıl göründüğünü sürekli olarak düzenlerken; aynı anda kendisini de bu düzenlemeye göre yeniden biçimlendirir.

Bu süreç, Judith Butler’ın performatiflik yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde daha açık hâle gelir. Benlik, önceden verilmiş bir öz olmaktan çok, tekrar eden eylemler ve sunumlar içinde kurulur. Dijital ortamda bu tekrar kesintiye uğramaz; aksine hızlanır, yoğunlaşır ve görünürlük üzerinden geri beslenir. Bir paylaşımın aldığı beğeni sayısı, bir hikâyenin izlenme oranı ya da bir yorumun yarattığı etki, benliğin hangi yönünün öne çıkarılacağını belirler. İnsan, belirli birine yönelmekten çok; görünür kalmasını sağlayan ilişki biçimlerini sürdürür. Odak değişir: ilişkinin kiminle kurulduğu geri planda kalır; benliğin hangi koşullar altında üretildiği sorusu belirleyici hâle gelir. İnsan, yaşadığı hayatı olduğu gibi taşımak yerine, onu seçer, düzenler ve belirli bir etki doğrultusunda yeniden kurar. Bir tatilin kendisi kadar, o tatilin nasıl görüneceği önem kazanır. Bir ilişkinin derinliği kadar, o ilişkinin dijital izleri belirleyici hâle gelir. Fotoğrafın seçilmesi, ifadenin değiştirilmesi, bir anın öne çıkarılması ya da geri alınması tek başına belirleyici görünmez. Ancak, bu müdahaleler süreklilik kazandığında, yaşanan hayat doğrudan deneyim olma niteliğini yitirir; yerini dolaşıma alındığı ölçüde kurulan bir gerçeklik alır. Temsil, edilgen bir araç olmaktan çıkar. Gerçeği yeniden kuran bir mekanizmaya dönüşür. İnsan kendini ifade etmez; kendini üretir. Bu üretim, görülme, beğenilme ve kabul edilme yönünde ilerler. Benlik, içsel bir deneyim olmaktan uzaklaşır; dışsal geri bildirimlerle şekillenen bir projeye dönüşür. Kişi, hangi hâlinin daha çok karşılık bulduğunu gözlemler ve zamanla o hâli sürdürmeye başlar. Benliğin içsel yönelimlerinden çok, dışsal tepkilerle yönlendirilmesine yol açar. Mikro aldatma, bu üretim sürecinde ortaya çıkar. İnsan, yaşadığı ile sunduğu arasına mesafe yerleştirir. Bu mesafe açık bir kopuş yaratmaz; bu nedenle çoğu zaman sorun olarak görülmez. Ancak tekrarlanır, genişler ve zamanla norm hâline gelir. Hakikat doğrudan çarpıtılmadan da yön değiştirir. İnsan, yalan söylemeden hakikati dönüştürmüş olur.

Bu dönüşümün en belirgin etkisi duygular alanında gözlemlenir. Duygular, yaşanan hâller olmaktan çıkar; seçilen ve dolaşıma uygun hâle getirilen içeriklere dönüşür. İnsan ne hissettiğinin ötesinde; neyin gösterilebilir olduğuna göre hareket eder. Bir anın değeri, nasıl görüneceği ile belirlenir.  Duygular yitirilir; görünür hâle gelen biçimleri öne çıkar. Örneğin; bir hayal kırıklığı çoğu zaman paylaşılmaz; onun yerine iyi hissetme hâli dolaşıma sokulur. Zamanla kişi, hissettiği ile gösterdiği arasındaki farkı korumak yerine, bu farkı azaltacak biçimde kendini yeniden düzenler. Bu süreç ilişkilerde gri bir alan üretir. Niyetler netleşmez, sınırlar kesin çizilmez, yakınlıklar belirsiz bırakılır. Bir gönderiye verilen beğeni, bir hikâyeye yapılan yorum ya da görünürde masum bir mesaj, açık bir ihlal olarak tanımlanmaz; ancak, bu küçük temaslar birikerek ilişkisel zemini dönüştürür. Güven ani bir kırılma ile ortadan kalkmaz; küçük ve tekrarlayan temaslarla zayıflar.

Mikro aldatma, bu nedenle, tekil eylemler üzerinden değerlendirilmemelidir. Belirleyici olan, söz konusu eylemlerin oluşturduğu sürekliliktir. İnsanlar birbirlerini büyük kırılmalarla kaybetmez. Daha çok, küçük, estetik ve kabul edilebilir görünen sapmalar aracılığıyla aralarındaki mesafeyi artırır. Bu düzeyde temel soru değişir: İnsan kime yöneliyor sorusu yerine; insan kendini hangi koşullar altında kurar ve bu kurulum ilişkileri nasıl dönüştürür sorusuna evrilir?  Sonuçta aldatma, bir eylem olmaktan çıkar; bir işleyiş biçimine dönüşür. İnsan kendini olduğu gibi taşımak yerine; etki yaratacak biçimde yeniden kurar. Kurulum, zamanla başkalarına sunulan bir yapı olmaktan çıkar ve kişinin kendi gerçeklik algısını belirlemeye başlar.

MAKRO DÜZEY: KARAKTER AŞINMASI

Dijital çağda insanın kendini zaman içinde kurma biçimi, ekonomik düzenin, çalışma hayatının ve toplumsal ilişkilerin eşzamanlı dönüşümüyle şekillenir. Çalışma hayatı, uzun süreli bağlılıklar ve birikim üreten süreklilikler yerine, kısa vadeli projeler, geçici roller ve değişken beklentiler etrafında ilerler. İnsan, tek bir kurum içinde derinleşen bir hikâye kurmak yerine, farklı alanlar arasında hareket eden, kesintilerle ilerleyen bir akışın parçası hâline gelir. Richard Sennett’in işaret ettiği gibi, bu düzen hayatın bütünlüklü bir anlatı içinde derinleşmesini zorlaştırır ve onun yerine sürekli yeniden başlatılan, birbirine gevşek bağlarla tutunan yaşam kesitleri üretir.

Kesintili yapı, iş hayatının sınırlarını aşar ve zamanın deneyimlenme biçiminden ilişkilerin ritmine kadar uzanan bir dönüşüm üretir. İnsanlar, aynı çevre içinde biriken ve derinleşen bağlar kurmak yerine, farklı ortamlarda yoğunlaşan ve kısa sürede yerini yeni temaslara bırakan ilişkiler geliştirir. Bu temaslar belirli anlarda güçlü bir yakınlık hissi üretir; ancak, bu yakınlık süreklilik içinde birikmez ve kalıcı bir bağa yerleşmez. İlişki, zaman içinde taşınan bir süreklilik olmaktan uzaklaşır; belirli bağlamlarda anlam kazanan geçici temas biçimlerine dönüşür. Bu dönüşüm, karakterin oluşumunu doğrudan yeniden şekillendirir. Geçmişte karakter, tekrar eden deneyimler, uzun süreli bağlılıklar ve zaman içinde biriken ilişkiler üzerinden bütünlük kazanırdı; bugün ise çeşitlilik, esneklik ve hızlı uyum belirleyici hâle gelmektedir. İnsan, kendisini sabit özellikler üzerinden tanımlamak yerine, içinde bulunduğu bağlamın gerektirdiği özellikleri öne çıkararak varlık kazanır. Karakter, süreklilik içinde derinleşen bir yapı olmaktan uzaklaşır; farklı durumlarda yeniden kurulan ve yeniden düzenlenen bir yönelimler dizisine dönüşür.

Ortaya çıkan durum, bireyin iç dünyasında yaşanan bir değişimin ötesine geçer ve toplumsal bir düzen kazanır. Benliğin parçalanması, çoklu platform yapıları içinde hızlanır ve görünür hâle gelir. İnsan, profesyonel ağlarda kurduğu kimliği, sosyal medyada sunduğu benliği, gündelik iletişimde geliştirdiği ifade biçimlerini ve özel alanlarda taşıdığı duygusal hâlleri eşzamanlı olarak sürdürür. Bu benlikler arasında hiyerarşik bir sıralama oluşmaz; her biri kendi bağlamında geçerlilik kazanır ve birlikte varlığını sürdürür. Deneyimlenen durum, tek bir kimliğin farklı yüzleri olarak açıklanamaz; aynı anda işleyen ve birbirini besleyen benlik biçimlerinin birlikte taşındığı bir varoluş düzeni ortaya çıkar. Aynı kişi, bir platformda disiplinli ve üretken bir kimlik sergilerken başka bir platformda daha rahat ve kaygısız bir benlik kurabilir; özel iletişim alanlarında ise daha kırılgan ve içe dönük bir ifade biçimi geliştirebilir. Bu benlikler birbirini izlemez; eşzamanlı olarak var olur ve birbirini besler. Bu eşzamanlılık, basit bir çeşitlilikten çok, benliğin tek bir merkezde toplanmasını zorlaştıran bir çoğulluk üretir. Her bağlam kendi beklentilerini ve ölçütlerini kurar; insan bu beklentilere yanıt verirken benliğini sürekli yeniden düzenler ve çoklu bir yapı içinde sürdürür.

 

Benlik, sanal ortamlarda tek bir çizgide ilerleyen bir bütünlükten uzaklaşır ve eşzamanlı olarak sürdürülen çok yönlü bir yapıya yerleşir. Bu çoğulluk yüzeyde bir çatışma hissi üretmez; insan bu durumu gündelik hayatın doğal bir parçası olarak yönetir. Ancak bu uyum içinde benliğin bütünlüğü sessizce çözülür ve kişi, tek bir süreklilik içinde varlık sürdüren bir özne olmaktan uzaklaşarak farklı bağlamlarda üretilen benlikleri eşzamanlı olarak taşıyan bir yapıya dönüşür. Bu dönüşüm karakterin işlevini de değiştirir; geçmişin birikimiyle derinleşen bir yapı yerine, değişen koşullara hızla yanıt üreten bir yönelim belirginleşir. Bu yeni düzende karakter, süreklilikten çok uyum kapasitesiyle anlam kazanır ve öznenin kendisiyle kurduğu ilişki bu eksende yeniden şekillenir. İnsan, aynı anda birden fazla yönüyle var olan bir yapı olarak kendini sürdürür. Bu noktada soru keskinleşir: zaman içinde birikmeyen bir hayat içinde karakter hangi zeminde kurulur?

META DÜZEY: MAHREMİYETİN İFŞASI, SINIRLARIN ÇÖZÜLMESİ VE BENLİĞİN YENİDEN ÇERÇEVELENMESİ

Dijital çağda mahremiyeti, daralan bir alan olarak algılamak yerine; anlamı yer değiştiren bir kurucu ilke olarak ele almak gerekir. Yaşanan dönüşüm, mikroda benliğin çoğullaşması, mezoda temsilin düzenlenmesi ve makroda karakterin süreklilik kaybı ile birlikte okunur. Mahremiyet, bu katmanların nasıl işlediğini belirleyen bir çerçevedir. Bu çerçevenin dönüşmesiyle birlikte, kamusal olan ile özel olan arasındaki ayrım da çözülür. Michel Foucault’nun ortaya koyduğu gözetim mantığı, bu noktada genişler ve yön değiştirir. Gözetim dışsal bir bakışın ötesine geçer ve bireyin kendi üzerine yönelttiği sürekli bir dikkat hâline dönüşür. İnsan, izlenme olasılığını içselleştirir. Kendini nasıl görünümü üzerinden izler, değerlendirir ve düzenler. Bu süreç, otogözetimi üretir. Otogözetim ise görünürlüğü bir zorunluluk olmaktan çıkarır ve onu bir tercih hâline getirir. İfşa, gündelik hayatın içine yerleşen bir eylem hâline gelir. İnsan, bu eylemi anlamlı, gerekli ve değerli bir uygulama olarak benimser. Mahremiyet, korunacak bir alan olmaktan çıkar ve paylaşıma açılan bir içerik biçiminde yeni bir konum kazanır. İnsan, kendisine ait olanı görünür kılarak varlık kazanır. Paylaşım, bir anlatım biçiminin ötesine geçer ve var olmanın temel yollarından biri hâline gelir. Dijital ortamda görünürlük, bir tercih olmanın sınırlarını aşar ve varlık ile doğrudan ilişki kuran bir düzene yerleşir.

Bu dönüşüm, mikro, mezo ve makro düzeylerde ortaya çıkan kırılmaları birbirine bağlayarak derinleştirir. Mikro düzeyde çoğalan benlikler, hangi yönlerinin açığa çıkacağını seçer; mezo düzeyde kurulan temsil düzeni bu seçimin nasıl biçimleneceğini belirler; makro düzeyde karakterin süreklilik kaybı ise bu düzenlemelerin sabit bir merkez etrafında toplanmasını zorlaştırır. Bu kesişimde mahremiyet yeni bir işlev kazanır ve görünürlüğün kapsamını yöneten bir alana yerleşir. Bu işleyiş en somut biçimini bedende gösterir. Jean Baudrillard’ın simülasyon düşüncesi, gündelik deneyimin parçası hâline gelir; beden, yaşanan bir varlık alanından çok seçilen, düzenlenen ve paylaşıma açılan bir yüzeye dönüşür. Filtre, ışık, açı ve kurgu, algının yönünü belirleyen araçlar olarak çalışır. İnsan, bedenini deneyimler, bu deneyimi belirli bir forma taşır ve karşılık üreten bu form üzerinden hangi görünümün sürdürüleceğini belirler. Zamanla bu temsil içselleştirilir ve kişi kendini doğrudan deneyimlediği hâlin ötesinde, dolaşımda karşılık bulan görünümü üzerinden tanımlar. Böylece beden, sürekli geliştirilen bir projeye; benlik ise derinlikten yüzeye, süreklilikten güncellemeye yönelen bir yapıya dönüşür.

Saydamlık ile ifşa arasındaki ayrım bu noktada belirginleşir. Saydamlık, görünürlüğü açıklık ve erişilebilirlik üzerinden kurar; ifşa ise görünürlüğü dolaşımın parçası hâline getirir. İnsan, anlaşılmak amacıyla görünürlük üretmez; varlığını sürdürmek için kamusal akışa katılır. Paylaşılan içeriğin kendisinden çok, paylaşımın gerçekleşmesi belirleyici hâle gelir. Richard Sennett’in kamusal ve özel alan ayrımına ilişkin çözümlemeleri bu düzeyde yeni bir anlam kazanır; bu ayrım dijital ortamda geçirgenleşir ve iki alan birbirine karışarak iç içe ilerler. İnsan, özel olanı kamusal alana taşır, kamusal olanı da kendi deneyiminin parçası hâline getirir. Bu akış içinde sınır, sabit bir çizgi olarak kalmaz; akışla birlikte yer değiştirir ve anlamını yeniden kurar. Koruma işlevi silikleşir, yön verme işlevi belirginleşir ve sınır, neyin hangi ölçüde görünür olacağını belirleyen bir düzenleme biçimi olarak çalışır.

Meta düzeyde ortaya çıkan dönüşüm, mahremiyetin anlamını yeniden kurar ve onu görünürlük düzeni içinde işlev kazanan bir ilkeye yerleştirir. Bu ilke, neyin nasıl ve hangi ölçüde açığa çıkacağını belirlerken insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden şekillendirir. Bu dönüşüm, gündelik hayatın en sıradan anlarında izlenir: sabah uyanılan bir an, evin içinden bir kesit, aileyle geçirilen zaman ya da duygusal bir kırılma, belirli bir düzen içinde paylaşım alanına taşınır ve anlamını bu dolaşım içinde kazanır. Beden de aynı akışa yerleşir; kişi aynadaki hâliyle yetinmez, görüntüsünü düzenler, seçer ve karşılık üreten biçimler üzerinden sürdürür. Zamanla bu görünüm içselleştirilir ve benlik, doğrudan deneyimden çok dolaşımda karşılık bulan temsiller üzerinden kurulur. İlişkiler de benzer biçimde yeniden şekillenir; iki kişi arasında yaşanan bir an, paylaşımla birlikte başkalarının bakışına açılır ve değerini yaşandığı kadar gösterildiği ölçüde üretir. Böylece özel olan ile kamusal olan iç içe geçer ve aralarındaki ayrım gündelik pratikler içinde yeniden biçimlenir. Yeni işlev içinde insanın kendiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişki de köklü biçimde dönüşür; benlik, dolaşıma açılan görünürlükler üzerinden tanımlanır. Bu noktada soru keskinleşir: Bu tanım içinde benlik hangi yapıya yerleşir? Yanıt, dijital çağın en sert gerçeğini açığa çıkarır: varlık, görünürlükle birlikte kurulur ve ifşa, bu kurulumun taşıyıcı ilkesine dönüşür.

SONUÇ: SUNUM REJİMİ OLARAK DİJİTAL BENLİK

Mikrodan metaya uzanan kırılmaların birleşimi, dijital öznenin oluşumunu hızlandırır ve bu oluşum, algoritmalar ile dikkat ekonomisinin yön verdiği bir düzen içinde ilerler. Hangi benlik biçimlerinin sürdürüleceği bu düzen içinde belirlenir, norm üretimi bu eksende şekillenir. Görünürlük baskısı temsil biçimlerini yönlendirir; temsiller davranış kalıpları üretir ve kısa sürede toplumsal gerçekliğin parçası hâline yerleşir. Bu akış içinde benlik çoğalır, sürümler hâlinde genişler ve varlığını bu çoğalma üzerinden sürdürür. Bu yapı bilinçli biçimde kurulduğunda özne için yön verici bir alan açar; kontrolsüz ilerlediğinde ise ritim kaybı, mahremiyetin aşınması ve güvenin zayıflamasıyla derinleşen bir çözülme üretir.

Gelecek, bu iki yön arasındaki dengeyi kurabilen öznenin kendi hakikatini                                       hangi koşullar altında sürdürebildiği üzerinden şekillenecektir.

PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR

Devamını Oku

Tekil akıl çözülürken: Otonom sistemler ve çoklu ajan yapılarıyla kurulan genel yapay zekâ düzeni

Tekil akıl çözülürken: Otonom sistemler ve çoklu ajan yapılarıyla kurulan genel yapay zekâ düzeni
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Genel Yapay Zekâ tartışması uzun bir süre modelin ne kadar büyüdüğü, ne kadar veriyle beslendiği, ne kadar güçlü akıl yürüttüğü ve insanın hangi bilişsel işlevlerine ne ölçüde yaklaştığı üzerinden ilerlemektedir. Makine öğrenmesiyle örüntü tanıma kuvvet kazanmış, derin öğrenmeyle algısal kapasite genişlemiş ve büyük dil modelleriyle üretim, yorumlama ve çok alanlı geçiş becerisi yeni bir örgütlenme kazanmıştır. Bu sırada alan, kendi iç mantığını bir kez daha yeniden kurmaktadır. Jensen Huang’ın 2026’da “Genel Yapay Zekâya ulaştığımızı düşünüyorum” çıkışı bu tartışmayı hızlandırmakta ve yönünü keskinleştirmektedir. Aynı dönemde NVIDIA, Google, OpenAI, Anthropic ve Microsoft çizgisinde belirginleşen yönelim, tekil model genişlemesini aşarak görevlerin kendi içinde örgütlenme biçiminin yeniden kurulmasıyla somutlaşmaktadır. NVIDIA 2025’te Ajan Yapay Zekâ ve Fiziksel Yapay Zekâ çerçevesinde yeni bir kurulumun belirginleştiğini vurgulamakta; Google ise üretim ortamına dönük çoklu ajan geliştirme kitleri ve eşzamanlı, çok adımlı görevler için derinleşen ajan yeteneklerini öne çıkarmaktadır.

Bu yeni evrede otonom sistem, kendine verilen hedefi yorumlayan, onu alt hedeflere ayrıştıran, her alt hedefi uygun araçlarla eşleştiren, işlem sırasını kuran, ortaya çıkan sonucu sınayan ve sürecin yönünü kendi içinde sürekli yeniden düzenleyen hesaplamalı bir düzen olarak belirlenmektedir. Ajan sistemleri bu düzenin işlevsel halkalarını oluşturmaktadır: biri araştırmakta, biri bağlam kurmakta, biri plan üretmekte, biri yürütmekte, biri denetlemekte ve biri hata ayıklamaktadır. Çoklu ajan yapıları ise bu halkaları tek bir merkezde toplamak yerine aralarında görev, bilgi ve sorumluluk dolaşımı kurarak eşzamanlı ve katmanlı bir işlem mimarisi üretmektedir.

Bu çerçevede Genel Yapay Zekâ çizgisinde belirginleşen temel yönelim, kapasitenin nicel artışının ötesine taşınmakta ve hesaplamanın kurumsal akla benzeyen bir iş bölümü mantığıyla örgütlenmeye başlamasında somutlaşmaktadır. OpenAI’nin ajan kılavuzları, Anthropic’in çoklu ajan araştırma sistemi ve Google’ın ajan geliştirme çerçevesi bu dönüşümü açık biçimde görünür kılmakta; sistem, yanıt üreten bir yapı olmanın ötesine yerleşmekte ve süreç işleten, araç kullanan, karar akışı kuran ve kendi içinde eşgüdüm üreten bir çalışma düzenini kurmaktadır. Kısacası, genel yapay zekâ, tek adımda sonuç üreten bir sistem olmaktan uzaklaşarak zamana yayılan, çok aşamalı ve çok aktörlü bir çalışma düzenine yerleşmektedir. Bu düzen, kurumsal aklın iş bölümü mantığını hesaplamalı bir düzleme taşımakta ve makineyi tekil bir özne olmaktan çıkararak, örgütlenmiş bir işleyişe dönüştürmektedir. Bu nedenle ortaya çıkan tablo teknik bir gelişmenin ötesinde; düşünmenin ve karar üretiminin yeniden yapılandığı bir alan olarak okunmalı ve bu alanın somut karşılıkları farklı sektörlerde giderek daha görünür hâle gelmektedir.

DAĞITIK AKLIN SOMUTLAŞMASI: SEKTÖRLER ARASINDA ÇOKLU AJAN YAPILARI

Dağıtık aklın kurduğu bu yeni düzen, farklı alanlarda özgül işleyişler üzerinden somutlaşmaktadır. Bu alanların her birinde çoklu ajan yapıları, hesaplamayı belirli işlemleri yerine getiren bir araç olmanın ötesine taşıyarak, akış kuran, işleyen ve kendi içinde düzenlenen bir sistemler olarak belirginleşmektedir:

  • Eğitim – Öğrenmenin Tekil Anlatıdan Çoklu Akıl Akışına Yerleşmesi: Eğitim alanında çoklu ajan yapıları, öğrenmeyi tek bir anlatıcıdan akan doğrusal bir yapı olmaktan çıkararak katmanlı ve çoklu bir akışa yerleştirmektedir. Öğrencinin hazırbulunuşluğu, bilişsel ritmi, dikkat yoğunluğu ve kavramsal boşlukları ayrı ayrı analiz edilmekte; bu analizler farklı ajanlar tarafından işlenerek içerik seçimi, geri bildirim, değerlendirme ve yeniden yönlendirme süreçlerine eşzamanlı biçimde bağlanmaktadır. Böylece öğrenme, tek bir kaynaktan iletilen bilgi olmanın ötesine taşınmakta; öğrencinin etrafında sürekli güncellenen ve kendi içinde denetlenen bir akışa dönüşmektedir. Bu yapı, öğretmeni ortadan kaldırmaz; onu öğrenme sürecinin kurucusu ve yönlendiricisi olarak daha üst bir konuma yerleştirir. Aynı yapı, öğrenmenin sürekli izlenmesi üzerinden pedagojik bir gerilim de üretmektedir; öğrenme, anlık bir çıktı değil, sürekli çözümlenen ve yeniden yazılan bir veri akışı olarak işlemektedir. Eğitim alanı bu dönüşümün başka bir yüzünü de taşımaktadır. Çoklu ajan mantığı, tekil bir öğretmen asistanını aşan bir öğrenme ekosistemi kurmaktadır. Google ve OpenAI geliştirici belgelerinde belirginleşen örüntü, öğrenmenin çoklu ajan takımları tarafından sahnelenen bir yapı içinde kurulduğunu göstermektedir. Bu kurulum, öğrenmeyi kişiselleşmiş, izlenebilir ve uyarlanabilir bir forma taşırken; farklı bir kurulumda öğrenciyi sürekli gözlemlenen ve yönlendirilen bir özneye dönüştürebilmektedir. Bu nedenle eğitimde temel soru verimlilik değil; pedagojik egemenliğin nasıl kurulduğu ve kim tarafından yönlendirildiğidir.
  • İmalat ve İnşaat – Fiziksel Üretimin Dağıtık Aklın Koordinasyonuna Yerleşmesi: NVIDIA’nın 2025 ve 2026 duyuruları, Ajan Yapay Zekâ ile Fiziksel Yapay Zekâ uygulamalarının gelişmiş üretim, dijital fabrikalar ve kurumsal otomasyon alanlarında hızla kurumsallaştığını göstermektedir. Samsung ile kurulan YZ fabrikası örneği, ajan tabanlı uygulamaların çip üretimi ve akıllı imalatla büyük ölçekli altyapılar içinde bütünleşmektedir. Bu bütünleşme, akışların uyumu ve karar akışının katmanlanması üzerinden yeniden kurmaktadır. İnşaat alanında benzer bir kurulum, tasarım planlamasından saha güvenliğine, stok takibinden malzeme akışına, zaman çizelgesi optimizasyonundan risk öngörüsüne kadar uzanan geniş bir yelpazede belirginleşmektedir. Bu yapı içinde çoklu ajanlık, fabrikanın ya da şantiyenin dijital ikiziyle birlikte işleyen ve tüm süreci eşzamanlı olarak izleyen bir koordinasyon aklına dönüşmektedir. Böylece fiziksel dünya ile hesaplamalı akıl arasındaki mesafe daralmakta ve üretimi sürekli güncellenen bir organizasyon içinde işlemektedir. Bu kurulum, verimliliği artıran bir düzen sunarken; işçinin hareketini, hızını, hata örüntülerini ve dikkat düzenini ölçülebilir hâle getiren yeni bir emek rejimini de kurmaktadır. Teknoloji bu noktada üretimi dönüştürmez; emeğin tanımını, değerini ve işleyiş mantığını da yeniden yapılandırmaktadır.
  • Otomotiv ve Lojistik – Hareketin Dağıtık Karar Akışlarıyla Yeniden Kurulması: Araç filoları, tedarik zinciri düğümleri, rota planlama, bakım öngörüsü, müşteri hizmetleri ve depo koordinasyonu, katmanlı ve eşzamanlı işleyen yapılar bütünü olarak yapılandırılmaktadır. Bu, tekil bir modelin işlem kapasitesini aşan bir karmaşıklık üretmekte; bu nedenle çoklu ajan yapıları, bu karmaşıklığı yönetilebilir hâle getiren bir örgütlenme mantığı sunmaktadır. NVIDIA’nın otomotiv ve Ajan YZ oturumları, Ford gibi şirketlerin müşteri deneyimi, operasyonel verimlilik ve karar desteğinde yapay zekâ ajanlarını aktif biçimde kullandığını göstermektedir. Bu bağlamda belirginleşen dönüşüm, otomasyonun doğrusal işlem zincirlerinden çıkarak karar üreten ve kendi içinde denge kuran iş akışlarına yerleşmesidir. Sistem, yükleme zamanını belirlemekle sınırlı kalmaz; teslimat riskini hesaplar, hava koşullarını değerlendirir, rota sapmalarını analiz eder, bakım takvimi ile maliyet arasında denge kurar ve müşteri iletişimi için ayrı bir ajan zinciri üzerinden etkileşim üretir. Böylece lojistik, dış koşullara tepki veren bir yapı olmanın ötesine geçerek, kendi içinde sürekli güncellenen ve yönünü yeniden belirleyen bir karar akışına dönüşmektedir. Bu yapı, lojistiğin çevresini algılayan, yorumlayan ve yanıt üreten bir dijital refleks kazanmasını mümkün kılmaktadır.
  • Sağlık – Bakım Süreçlerinin Koordinasyonu ve Katmanlı Bir İşleyişe Yerleşmesi: Sağlık sistemlerinde çoklu ajan yapıları, bakım süreçlerini tekil müdahaleler dizisinden çıkararak birbirine bağlı ve eşgüdümlü bir işleyişe yerleştirmektedir. Hasta verisinin toplanması, ön değerlendirme, klinik yorumlama, risk analizi, tedavi planlama ve hasta iletişimi gibi akışlar farklı ajanlar arasında dağıtılmakta; bu dağılım, iş yükünü hafifletmenin ötesinde kararın üretim biçimini de dönüştürmektedir. Sistem, tek bir hekimin zihinsel kapasitesine bağlı kalmadan çok düzlemli bir analiz süreci kurmakta; bu durum boyunca her adım denetlenmekte, yeniden değerlendirilmektedir ve gerektiğinde yönünü güncellemektedir. Bu yapı, sağlık hizmetlerinde hız ile doğruluk arasında yeni bir denge kurmakta ve sorumluluğun, kararın ve etik sınırların hangi noktada yoğunlaştığına vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda karar, tek bir noktada alınan bir çıktı olmaktan ziyade, inşa edilen ve katmanlar arasında dolaşıma giren bir yapı olarak belirginleşmektedir. Microsoft’un 2025 sağlık yazılarında öne çıkan Sağlık Hizmetlerinde Ajan Orkestrasyonu ifadesi, bu dönüşümün kurumsal düzeyde nasıl yapılandırıldığını göstermektedir. Bu yapı, önceden tanımlanmış ya da özelleştirilebilir çoklu ajan orkestrasyonu ile karmaşık klinik ve idari iş akışlarını eşzamanlı olarak koordine etmeyi hedeflemektedir. Modüler genel akıl yürütücüler ile uzmanlaşmış çok kipli ajanların birlikte çalışarak saatler sürebilecek görevleri üstlendiği ifade edilmektedir. Google Cloud’un sağlık ve yaşam bilimleri odaklı raporları da Ajan YZ’nın değer üretmeye başladığı alanları sağlık hizmeti sunumu, klinik iş yükünün azaltılması ve hasta destek hizmetleri olarak ortaya koymaktadır. Bu yapı içinde tekil bir sistem, doktor rolünü üstlenmez. Randevu yönetimi, ön triyaj, evrak, veri toplama, hasta mesajlaşması, klinik özetleme ve bakım koordinasyonu gibi alt görevler ajan kümeleri arasında dağıtılmakta ve birbirine bağlanmaktadır. Böylece sağlık kurumlarında yapay zekâ, yanıt üreten bir mekanizma olmaktan çıkarak bakım akışını yöneten, görünmez fakat sürekli işleyen bir koordinasyon katmanı hâline yerleşmektedir.
  • Savunma – Karar Süreçlerinin Dağıtık ve Eşzamanlı Bir Yapıya Evrilmesi: Savunma alanında çoklu ajan yapıları, karar üretimini doğrusal komuta zincirlerinden çıkararak dağıtık ve eşzamanlı bir yapıya yerleştirmektedir. Sensör verilerinin toplanması, tehdit analizlerinin yapılması, senaryo üretimi, kaynak tahsisi ve operasyonel kararların hazırlanması gibi durumlar farklı ajanlar arasında dağıtılmakta; bu ajanlar arasındaki koordinasyon, kararın hızını ve kapsamını doğrudan belirlemektedir. Bu yapı, eşzamanlı değerlendirme kapasitesi üzerinden çok halkalı bir stratejik akıl üretmektedir. Böylece karar, tek bir merkezde yoğunlaşan bir çıktı olmaktan uzaklaşmakta; kurulan, dolaşıma giren ve yeniden şekillenen bir yapı olarak belirginleşmektedir. Bu bağlamda kontrol, sorumluluk ve etik sınırların nasıl konumlandığı sorusu daha keskin bir görünürlük kazanmaktadır. Savunma ve güvenlik alanında çoklu ajan yapılarının anlamı daha yoğun bir karakter kazanmaktadır. Ajanlar, sensör verisi toplama, tehdit sınıflandırma, senaryo üretimi, kaynak tahsisi, otonom araç koordinasyonu, siber savunma ve karar desteği gibi görevlerde birbirine bağlanarak bir operasyonel akış kurmaktadır. NVIDIA’nın Ajan Yapay Zekâ ve Fiziksel Yapay Zekâ söylemi, dijital karar mekanizmalarının fiziksel sistemlerle bütünleştiği bir kurulumun belirginleştiğini göstermektedir. Bu dağıtık akıl mantığı, sistem direncini ve uyarlanabilirliğini artırmakta; aynı zamanda kontrol, hesap verebilirlik ve komuta sorumluluğu üzerine kurulu tartışmaları daha keskin bir düzleme taşımaktadır.
  • Şehirler – Kentsel Yaşamın Hesaplamalı Bir Organizmaya Dönüşmesi: Şehirlerde çoklu ajan yapıları, kentsel sistemleri ayrı ayrı işleyen mekanizmalar olmaktan çıkararak birbirine bağlı ve sürekli etkileşim içinde işleyen bir organizmaya dönüştürmektedir. Trafik akışı, enerji tüketimi, güvenlik, altyapı yönetimi ve acil durum koordinasyonu farklı ajanlar tarafından izlenmekte ve düzenlenmekte; bu ajanlar arasındaki veri ve karar dolaşımı, kentin işleyişini anlık olarak yeniden kurmaktadır. Bu yapı, şehirleri yönetilen alanlar olmaktan çıkararak kendi içinde düzenlenen ve sürekli güncellenen sistemler hâline yerleştirmektedir. Aynı şekilde, görünmeyen bir yönetişim katmanını da ortaya çıkarmaktadır; karar süreçleri giderek hesaplamalı akışlar içinde şekillenmekte ve bu akışların şeffaflığı kent yaşamının kurucu meselelerinden biri olarak belirginleşmektedir. Akıllı şehirler ve kentsel altyapı perspektifinde bu kurulum daha da belirginleşmektedir. OECD’nin 2025 tarihli akıllı şehirler değerlendirmesi, Ajan YZ’nın çoklu ajan iş birliği üzerinden kent sistemlerinin koordinasyonunu, özellikle ulaşım, enerji, su, atık ve yönetişim alanlarında desteklediğini ortaya koymaktadır. Şehir, zaten çok aktörlü bir yapı olarak işlemektedir; trafik sinyalizasyonu, toplu taşıma akışı, enerji talep dengesi, acil durum yönetimi, yol bakım planlaması, hava kalitesi izleme, atık toplama ve kamu hizmetleri tekil bir merkez üzerinden sürdürülebilecek bir düzen sunmaz. Bu bağlamda çoklu ajan yapıları, kenti yaşayan bir organizma gibi işleyen hesaplamalı bir düzleme yerleştirmektedir. Bir ajan trafik akışını optimize ederken, bir başkası hava kalitesini izlemekte, bir diğeri enerji yükünü dengelemekte, bir diğeri acil durum araçlarına öncelik tanımaktadır. Bu kurulum yüksek bir koordinasyon kapasitesi sunarken, aynı anda görünmez bir kent gözetimi düzenini de mümkün kılmaktadır. Bu nedenle akıllı şehir tartışmasının merkezinde veri egemenliği, şeffaflık, kamu yararı ve demokratik denetim yer almaktadır.
  • Uzay – Otonominin Zorunluluğa Dönüştüğü Alan: Uzay, çoklu ajan yapılarının en yoğun ve en zorlayıcı biçimde ortaya çıktığı alan olarak belirginleşmektedir. İletişim gecikmeleri, yüksek risk, sınırlı enerji ve sınırlı insan müdahalesi, sistemlerin kendi içinde koordinasyon kurmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda keşif araçları, robotik sistemler ve görev modülleri arasında kurulan çoklu ajan yapıları; görev paylaşımı, kaynak dengesi ve hızlı tepki üretimi üzerinden işleyen bir yapı kurmaktadır. Otonomi, bu ortamda görevin sürdürülebilirliğini taşıyan kurucu bir koşul hâline yerleşmektedir. Uzay görevleri, bu mimarinin karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır. Yüksek belirsizlik ve sınırlı insan yönlendirmesi, merkezi komut yapılarının ötesinde bir kurulum gerektirir. NASA ve ESA çalışmaları, artan sistem karmaşıklığının yeni mimariler, algoritmalar ve yazılım araçlarıyla karşılandığını; çoklu ajan yapılarının güvenilirlik, arıza öngörüsü ve karar desteği üretiminde kurucu bir rol üstlendiğini göstermektedir. NASA ve JPL kaynakları, dağıtık robotik keşif ve formasyon uçuşu gibi görevlerde çoklu ajan otonomisinin temel bir araç olarak konumlandığını ortaya koymaktadır. CADRE projesi, çoklu robotların zorlu ortamlarda eşgüdümlü keşif gerçekleştirdiği bu yaklaşımın somut örneklerinden biridir. Bu nedenle uzay ve savunma alanlarında belirginleşen yönelim, tekil bir üst sistem kurgusundan uzaklaşarak dayanıklı, koordineli ve görev paylaşımı üzerinden işleyen birimler bütününe yerleşmektedir.
  • Yazılım – Yeni Mimarinin En Hızlı İlerleyen Laboratuvarı: OpenAI, Anthropic ve Microsoft çizgisinde belirginleşen son örnekler, ajanların kod yazma, kod inceleme, hata bulma, belge okuma, test üretme ve dağıtım süreçlerini bir akış içinde birbirine bağladığını göstermektedir. Anthropic’in 2025 ve 2026 mühendislik yazıları, uzun soluklu ajanlar ile çoklu ajan araştırma ve kodlama uygulamaları üzerinden somut bir deneyim birikimi sunmaktadır. Microsoft Build 2025’te duyurulan GitHub Copilot’un ajan modu ve kod gözden geçirme özellikleri ise milyonlarca geliştiricinin iş akışında yeni bir düzen somutlaşmaktadır. Bu bağlamda kod üretimi, tek bir komut ile alınan yanıt arasında kurulan sınırlı bir ilişki olarak kalmamakta; planlayan, uygulayan, sınayan, düzelten ve gerektiğinde kullanıcıdan ek bilgi talep eden alt ajan halkaları arasında dağıtılmaktadır. Böylece yazılım üretimi, bireysel uygulamalardan, katmanlı ve yarı otonom bir üretim hattına taşınmaktadır. Bu yerleşim, yazılımcıyı sistem dışına itmez; onu mimari kuran, süreci denetleyen, ilke belirleyen ve farklı bileşenleri bütünleştiren bir konuma yerleştirir. Aynı şekilde, yazılımcının sistem üzerindeki hâkimiyetini de sınamaya açmaktadır; kodu üreten ile kodu bütünüyle kavrayan özne arasındaki ayrışma belirginleşmektedir. Bu ayrışma, önümüzdeki dönemde yazılım mühendisliği ile etik tartışmaların kesişiminde yer alan en önemli gerilim alanlarından biri olarak konumlanmaktadır.

Bu alanlarda ortaya çıkan işleyiş, çoklu ajan yapıları hızlandıran bir teknik düzen kurmakla sınırlı kalmadığını; kararın nasıl üretildiğini, bilginin nasıl dolaşıma girdiğini ve eylemin nasıl kurulduğunu birlikte yeniden düzenlediğini göstermektedir. Çoklu ajan mimarileri, farklı alanlarda bağlama uyumlanan, süreklilik içinde işleyen ve her adımda kendini yeniden kuran bir sistemler düzeni oluşturmaktadır. Bu düzen, veri toplama, anlamlandırma, planlama, uygulama ve değerlendirme aşamalarını birbirine bağlayarak kararın sürdürülebilir bir şekilde kurulmasını sağlamaktadır. Böylece insanın karar verme, yönlendirme ve anlam kurma biçimleri de yeni bir düzlemde yeniden konumlanmaktadır.

DAĞITIK AKLIN SINIRLARI: KONTROL, SORUMLULUK VE İNSANÎ KARARIN YENİDEN KONUMLANMASI

Buraya kadar ortaya konan tablo, yüksek bir kurulum gücü taşımaktadır; ancak, aynı kurulum, kendi içinde çözülmesi gereken temel soruları da birlikte üretmektedir.

İlk olarak kontrol sorunu belirginleşmektedir. Çoklu ajan yapılarında çıktının kaynağı tekil bir modele indirgenemez; hangi ajanın hangi kararı hangi bağlamda verdiği, hangi araç çağrısının süreci nasıl etkilediği ve nihai sonucun hangi aşamada biçimlendiği çok düzlemli bir yapı içinde izlenmektedir. Bu nedenle OpenAI’nin pratik kılavuzları, çoklu ajan kullanımını her problem için doğrudan önerilen bir çözüm olarak sunmaz; araç seçiminin netleştiği ve uzmanlaşmanın anlamlı bir performans farkı ürettiği durumlarda bu mimarinin değer kazandığını vurgular. Anthropic’in yaklaşımı da benzer bir yönelim taşımaktadır; başarılı ajan sistemlerinde sade, ayrıştırılabilir ve denetlenebilir tasarımların öne çıktığı ifade edilmektedir. Bu çerçevede çokluğun kendisi bir avantaj üretmez; örgütlenmenin niteliği belirleyicidir.

İkinci olarak hesap verebilirlik konusudur. Bir sağlık sisteminde hatalı yönlendirme üretildiğinde sorumluluğun hangi katmanda yoğunlaştığı, bir şehir yönetiminde önyargılı sonuçların hangi ajan zincirinde düzeltileceği ya da bir savunma sisteminde tehdit değerlendirmesinin hangi aşamada insan denetimine döneceği açık biçimde tanımlanmak durumundadır. OECD’nin Ajan YZ çerçevesi, bu nedenle kavramsal sınırların netleşmesini bir ön koşul olarak ortaya koymaktadır. Teknoloji ilerledikçe kavramların bulanıklaşması, yönetişim dilinin kurulmasını zorlaştırmaktadır.

Üçüncü olarak insanın konumu yeniden belirlenmesidir. Bu yapı, insanı sürecin dışına itmez. Aksine kararın başlangıç ve sonuç noktalarında yoğunlaştırır. Veri toplama, sınıflandırma, ön analiz, alternatif üretimi ve taslak karar süreçleri ajanlara devredilirken; insan, amaç belirleme, ilke koyma, bağlamsal değerlendirme ve etik sorumluluk alanında konumlanmaktadır. Bu yerleşim, yüksek bir bilişsel konum vaat eder; aynı zamanda uygulamadan uzaklaşan bir insan profilini de beraberinde getirebilir. Kararın sahibi olmak ile kararın üretim sürecini kavramak arasındaki mesafe açıldığında, kontrol hissi korunur; kavrayış zayıflayabilir.

Dördüncü olarak zamanın yapısı değişmektedir. Çoklu ajan yapıları karar süreçlerini yoğunlaştırır; araştırma, analiz ve koordinasyon süreleri belirgin biçimde kısalır. Bu hız, kurumsal çevikliği artırırken düşünme, tartışma ve tereddüt için ayrılan zamanın daralmasına yol açar. Böylece hız ile düşünsel derinlik arasında yeni bir gerilim hattı oluşur ve bu gerilim, ajan çağın temel dinamiklerinden biri olarak belirginleşir.

Beşinci olarak güven sorunudur. Çoklu ajan yapıları, eleştirmen, doğrulayıcı, planlayıcı ve yürütücü roller üzerinden birbirini denetleyen sistemler kurabilir. Aynı yapı, yanlış varsayımların zincirleme biçimde güçlendiği kapalı döngüler de üretebilir. Bu nedenle güven, ajan sayısının artışının ötesinde; rol tasarımının niteliği ve denetim mekanizmalarının açıklığı ile kurulur.

Tüm bu sorunlu alanlara karşın, ortaya çıkan yönelim son derece açıktır: insanlık, ilk kez kurumsal aklın dijital karşılıklarını kurmaya başlamaktadır. Veri tabanı, yazılım ve otomasyonla ilerleyen dijital dönüşüm, görev dağıtan, birlikte çalışan, denetleyen ve yürüten yapılar üzerinden yeni bir faza yerleşmektedir. Google, OpenAI, Anthropic, Microsoft, NVIDIA ve OECD çizgisinde belirginleşen ortak yönelim, tekil model yarışının ötesine geçildiğini ve odak noktasının çoklu ajan yapılarını güvenli, izlenebilir ve amaç odaklı biçimde nasıl örgütleyeceğimiz konusudur.  Bu noktada tartışma, genel yapay zekânın tanımına indirgenemez. Sahada belirginleşen tartışma, mimarinin nasıl kurulduğu sorusunda yoğunlaşmaktadır. Tek bir sistem genel zekâ düzeyine ulaşmış olabilir ya da olmayabilir; buna karşılık o sistemin parçası olduğu çoklu ajan mimarisi, fiilen genel problem çözme kapasitesi üretir. Bu durum, zekânın örgütlenmiş bir ekoloji olarak çoğaldığı bir düzleme işaret eder. İnsanlık tarihinin akışı da bu yönelimi destekler; belirleyici olan, iş bölümü kurabilen kolektif akıldır.

ZEKÂNIN KURULUŞU: ÇOKLU AKLIN MİMARİSİNDE İNSAN

Otonom sistemler ve çoklu ajan yapıları, geçici bir teknoloji etiketi olarak okunursa kısa süre içinde yerini başka kavramlara bırakır. Aynı alan, düşünmenin örgütleniş tarzındaki dönüşüm olarak kavrandığında çok daha derin bir anlam kazanır. Önümüzde açılan çağ, tekil bir zekânın büyümesiyle açıklanamaz. Birlikte çalışan zekâların kurduğu mimari üzerinden anlaşılır. Sağlıkta bakım akışı, eğitimde öğrenme yolculuğu, uzayda keşif, savunmada koordinasyon, şehirlerde hizmet aklı, üretimde tempo, yazılımda geliştirme aşamaları ve gündelik yaşamda karar rutinleri bu mimari tarafından yeniden kurulmaktadır.

Bu noktada yanıtlanması gereken sorular vardır: Bu yeni çoklu akıl düzeninde insan, yön veren ve ilke koyan özne olarak mı yükselecek; yoksa kendi kurduğu koordinasyon ağlarının hızına yetişmeye çalışan bir kullanıcı konumuna mı yerleşecektir? Bu soruya verilecek yanıt, teknolojinin yönünü belirleyecektir. Çoklu ajan yapıları görevleri, gücü, sorumluluğu, bilgiyi ve zaman deneyimini de dağıtır. Bu nedenle onların yükselişi, uygarlığın karar mantığında açılan yeni bir sayfa olarak değerlendirilmelidir.

Çoklu ajan yapıları, düşünmenin kuruluş biçimini yeniden tanımlayan bir düzeni işaret etmektedir. Bu düzende belirleyici olan, gücün hangi ilke, hangi yön ve hangi sorumluluk anlayışıyla örgütlendiğidir. Görev, karar, bilgi, zaman ve güç birlikte yeniden dağıtılır. Gelecek, bu nedenle, birlikte çalışan akılların nasıl kurulduğuyla şekillenecektir.

 PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

casino siteleri