45,9092$% 0.46
53,4484€% -0.02
61,9845£% 0
6.754,45%0,55
11.145,00%0,54
44.430,00%0,54
4.573,19%0,02
13.890,91%0,60
03:38
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Dolandırıcılık suçu ve IBAN dolandırıcılığı üzerine hukuki inceleme
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Atıksız yaşam neden sadece mutfakta başlamıyor?
Modern insan neden sürekli aç?
Türk olmak…
Etkileyici bir şehir’ LİZBON’
Güvencesizliğin kalıcılaştığı bir dünyada sevgi kimi zaman erteleniyor, kimi zaman da uzak durulan bir olgu hâline geliyor.
Bugün sevgi üzerine konuşurken kullandığımız dil değişmiş durumda: Daha temkinli, daha mesafeli, daha kuşkulu bir anlatım hâkim. Sevmekten söz ederken bile uyarılar ekliyoruz: fazla bağlanma, çok hissetme, kendini açma. Sevgi giderek kendiliğinden yaşanan bir bağ olmaktan çok, riskleri hesaplanması gereken bir süreç gibi ele alınıyor. Sanki sadece karşılığı büyük ölçüde garantiyse makul bir tercihmiş gibi davranılıyor.
Özellikle modern ilişkilerde sevgi, akışına bırakılan bir deneyim olmaktan uzaklaşıyor. Kontrol edilmesi, sınırlandırılması ve gerektiğinde denetim altına alınması beklenen bir tutum hâline geliyor. İnsanlara sevmekten çok, kendilerini nasıl koruyacakları öğretiliyor. Bu tutum, sevginin saf bir duygusal karşılaşma olmaktan çıkmasına; sürekli denetlenen ve risk açısından değerlendirilen bir ilişki biçimine dönüşmesine yol açıyor.
Bu sorunun cevabını yalnızca bireysel hayal kırıklıklarında, başarısız ilişkilerde ya da kişisel travmalarda aramak eksik kalır. Elbette bunlar belirleyicidir; fakat bireylerden bağımsız işleyen güçlü bir toplumsal iklim de bu dönüşümde etkilidir. Güvencesizliğin kalıcılaştığı, eşitsizliğin derinleştiği, adalet duygusunun zayıfladığı bir düzende yaşıyoruz. Bu düzen insanlara yalnızca ekonomik değil, duygusal olarak da “kendi başının çaresine bakma” anlayışını telkin ediyor.
Bu telkin çoğu zaman özgürlük vaadiyle sunuluyor: Kimseye yük olmamak, kimseye muhtaç olmamak, kimseye bağlanmamak. Fakat zamanla anlaşılıyor ki bu, özgürlükten çok yalnızlığın dili. Dayanışma zayıfladıkça insanlar kendi kabuklarına çekiliyor. Bu kabuk dışarıdan “güç” gibi görünse de içeride çoğu zaman yorgunluk biriktiriyor.
Gündelik hayatta bunun izlerini görmek zor değil. İşini kaybeden biri yardım istemekten çok, kimseye yük olmamayı düşünür. Bir ilişkide incinen kişi acısını paylaşmak yerine geri çekilmeyi seçer. Çünkü bu toplumda düşmek çoğu zaman risklidir. Düşenin elinden tutacak mekanizmalar zayıfladıkça insanlar kırılganlıklarını saklamayı öğrenir; dayanışmanın yerini bireysel baş etme çabası, bunun yerini de çoğu zaman suskunluk alır.
Bu düzen rekabeti teşvik ederken dayanışmayı çoğu zaman maliyetli bir tercih gibi gösterir. İnsanları bir araya getirmekten çok aralarında çatışma yaratma eğilimi güçlenir. Başarının bireysel bir erdem, başarısızlığın ise kişisel bir kusur olarak sunulduğu bir iklimde sevgi de çoğu zaman bundan payını alır. Sevgi, paylaşılması gereken bir bağ olmaktan çıkar; ölçülen, tartılan ve getirisi hesaplanan bir ilişki biçimine dönüşür.
Bu yüzden sevdiğimizde çoğu zaman bir karşılık bekleriz: ilgi, sadakat, süreklilik, güven hissi. Vermeden önce ne alacağımızı bilmek isteriz. Çünkü güvensizlik yalnızca sokakta, işte ya da hukuk sisteminde değil; hayatın pek çok alanında hissedilir. Adaletin işlemediğine inanan bir toplumda insanlar, duygularında bile kendilerini güvence altına almaya çalışır.
Oysa sevginin değeri yalnızca karşılıkla ölçülemez. Elbette her ilişki karşılıklılık ister; ancak sevgi bütünüyle bir sözleşmeye dönüştüğünde anlamı daralır. Emeğin karşılığının belirsizleştiği, hakların güvencede olmadığı bir düzende insanlar sevgide bile “zarar etmemeyi” öncelemeye başlar. Sevgi, performans ve süreklilik beklentisinin gölgesinde yaşanır; yorulduğunda askıya alınır, karşılık azaldığında geri çekilir.
Bu noktada “güçlü olmak” fikrini yeniden düşünmek gerekir. Güç, duyguları askıya almak değildir. Hiçbir şey hissetmemek hiç değildir. Asıl güç, adaletsizlik karşısında hissedebilmek, eşitsizlik karşısında öfke duyabilmek, başkasının acısını kendi meselesi sayabilmektir. Kalbini kapatmak kısa vadede bir savunma refleksi olabilir; ama uzun vadede insanı hayattan koparır.
Sevmekten kaçınmak toplumu acıdan kurtarmaz. Sadece acıyı görünmez kılar. Kırılmamak için kalbini kapatan bireyler zamanla birbirine yabancılaşır. Yalnızlık kişisel bir deneyim olmaktan çıkar, toplumsal bir olgu hâle gelir. İnsanlar kalabalıklar içinde yalnız, ilişkiler içinde mesafeli, bağlar içinde güvencesiz yaşar.
Sevginin eksildiği bir toplum düzenli ve işlevsel görünebilir ama adil değildir. Çünkü sevgiyle kurulmamış düzenler insanı merkeze almaz; onu yalnızca üretimiyle, uyumuyla ve performansıyla tanımlar. Oysa sevgi, insanı olduğu hâliyle kabul edebilmenin adıdır: eksikleriyle, kırılganlığıyla, yaralarıyla.
Tam da bu yüzden sevgi, politik bir mesele hâline gelir. Sevgi yalnızca bireyler arasında kurulan bir bağ değildir; toplumla, başkalarıyla ve birlikte yaşama fikriyle kurulan bir ilişkidir. Başkasının acısını görüp görmemek, ona kayıtsız kalıp kalmamak adalet duygusuyla yakından ilgilidir. Karşılık hesabını merkeze almayan sevgi, her şeyi ölçüp biçen ve güvenceye bağlayan piyasa diline karşı sessiz ama güçlü bir itiraz taşıyabilir.
Sevgi her zaman karşılık bulmaz. Bazen verilen emek boşa gider, bazen açılan kalpten ses gelmez. Ne var ki sevginin değeri yalnızca ulaşılan sonuçla ölçülemez. Çünkü toplumlar kâr-zarar hesabıyla değil, dayanışmayla ayakta kalır; dayanışma ise sevginin bütünüyle hesaba indirgenmediği yerlerde mümkün olur.
İnsan kalbini kapatarak hayatta kalabilir. Ama adaletin, eşitliğin ve birlikte yaşama umudunun olduğu bir toplum, ancak kalbini tamamen kapatmayanlarla mümkündür.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN