45,9127$% 0.46
53,4321€% -0.06
61,9445£% -0.06
6.714,61%-0,04
11.079,00%-0,05
44.168,00%-0,05
4.547,70%-0,54
13.890,91%0,60
03:38
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Dolandırıcılık suçu ve IBAN dolandırıcılığı üzerine hukuki inceleme
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Atıksız yaşam neden sadece mutfakta başlamıyor?
Modern insan neden sürekli aç?
Türk olmak…
Etkileyici bir şehir’ LİZBON’
John Berger yıllar önce reklamların insanda sürekli bir eksiklik duygusu ürettiğini söylemişti. Temel mesaj hep aynı: “Şu an yeterli değilsin ama bunu alırsan tamamlanırsın.” İnsan önce eksik hissediyor, ardından o boşluğu dolduracağını zannettiği ürüne yöneliyor.
Kadıköy’ün tarihi Salı Pazarı’nda sabahın erken saatleri… Henüz tezgâhların tümü açılmamış. Pazar yarı uykulu… Erkenci tezgâhlardan birinde satıcı, var gücüyle bağırıyor:
“Behlül yapma! O senin yengen!”
Bir anda herkes sesin geldiği yöne dönüyor. Görünmeyen bir gücün etkisinde oraya doğru yürüyor. Tezgâh saniyeler içinde kalabalıklaşıyor.
Bir tişört satıcısı, edebiyatı, televizyonu ve mahalle mizahını aynı cümlede buluşturmuş. Dönemin reyting rekorları kıran dizisi Aşk-ı Memnu’nun yasak aşkı, sabahın köründe müşteri toplama aracına dönüşmüş.
Pazarcı, tişörtün kumaşını ya da kalitesini anlatmıyor. İnsanların ortak hafızasına sesleniyor. Hikâyeyi belki de o an pazarda olan herkes biliyor. Yanında büyüdüğü amcasının genç karısına âşık olan Behlül’ü… Ahlak sınırlarını aşan tutkuyu…
Halit Ziya’nın romanından televizyona, televizyondan pazara uzanan bu yolculuk, modern tüketim kültürünün neresine düşüyor? Bize ne söylüyor?
Güçlü reklam, insanın zihninde yer etmiş hikâyeleri kullanıyor. Romanların, filmlerin, şiirin ve müziğin işi insanların duygularına seslenmek. Reklamlar da tüketicilerin kalplerine onların duygularını yakalayarak giriyor.
Kimse deterjanın kimyasal yapısını anlatmıyor. Arabaların motorlarını tanıtmıyor. Mutlu aile sofraları gösteriyor. Sattığı kahvenin buharını özgür ruhlu insanların gölgesiyle birlikte sunuyor. Müşteriyi duygulandırıyor, güldürüyor, ona sevdiği hisleri yaşatıyor.
Modern insan bilgi değil, duygu istiyor. Duyguları hareketlendiğinde eli cebine daha kolay gidiyor. Reklamlar en büyük eksikliğin, en fazla tamamlanmamışlık hissinin insanların kalbinde olduğunu çok iyi biliyor. Hep oraya sesleniyor.
Tüketim artık ekonomik bir mesele olmanın yanında, psikolojik ve kültürel bir alandır. Bu bir sır değil… Konuyla ilgilenen herkes farkında…
Araba lastiği ve bir kadının güzel bacakları… Bir bardak kahve ile çekici bir adam… Bir paket margarin, mutlu bir aile… Bu ikililerin sayısını artırmak mümkün… Bunların birbirleriyle ne ilgisi var? Reklamlar olmasa belki de hiçbirinin diğeriyle hiçbir ilgisi yok.
Kadıköy’ün tarihi Salı Pazarı’ndaki pazarcı da bunu biliyor. Hiç ilgisi olmayan iki şeyi, Behlül’ün yengesine yönelen tutkusuyla tişörtlerini, bir araya getiriyor. Milyonlarca dolarlık reklam sektörünün yaptıklarıyla alay ediyor. Uykulu zihinleri gıdıklayarak güldürüyor, tişörtlerini peynir ekmek gibi satıyor.
“Dur, alma; ona senin ihtiyacın yok!”
Bunu, kimse reklamların gücüyle söyleyemiyor. İnsanlar ihtiyaçlarıyla hiç ilgisi olmayan ürünleri almaya devam ediyor.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Tarlada izi olanın harmanda sözü olur. Aslında bu sadece bir temenni değildir; gerçek durumu da yansıtır. Oysa insanlar genelde emeklerinin ödüllendirilmesi konusunda umutsuzlar. Konuya dair adaletsizliğin varlığını inkar edemesek de bu tatsız gerçeği tembelliğin gerekçesi olarak kabullenemeyiz. Her koşulda övülmesi gereken çalışmaktır.
Bir işe başlayınca, başta zor gelebilir. Belki ne yapacağını bilemezsin, elin ayağın birbirine dolaşabilir. Bazen yanlış yaparsın, bazen de aynı şeyi tekrar etmekten sıkılırsın. Ama uğraştıkça öğrenirsin. Her deneme seni bir adım daha öne taşır. Fark etmeden ilerlersin. O gün yaptığın küçük bir şey, ertesi gün başka bir şeyi kolaylaştırır. İlk başta ayrı ayrı görünen parçalar zamanla birleşir. Hayatın pek çok alanında işler böyle ilerler. Küçük adımlar üst üste gelir. İlk başta fark edilmez. Çoğu zaman “Hasiç ilerlemiyor” duygusu egemen olur. İnsan yaptığı şeyi küçümser, yeterli bulmaz. Oysa bir süre sonra tablo değişir. Nicel birikim, bir noktada nitel sıçramaya dönüşür. Gözle görülmeyen çaba, görünür hale gelir. Aynı işi daha kısa sürede yaparsın; üstelik daha az hatayla…
Güzel bir anonim sözdür: Bir günde olmaz ama bir gün mutlaka olur. Emek, karşılığını gecikmeli de olsa verir. İnsan çoğu zaman o eşiğe yaklaştığını fark etmez. Tam bırakacakken ilerleme başlar. Hep dendiği gibi, günün en karanlık saati şafağa en yakın olandır.
Şimdilerde herkes hızlı sonuç istiyor. Hemen olsun, çabuk olsun… Hayat ise öyle işlemiyor. Bir şeyin oturması zaman alır. Biraz sabır ister. Acele eden çoğu zaman yarı yolda kalır. Çünkü işin zor kısmına gelince bırakır. Dayanan, devam eden, vazgeçmeyen öne geçer. Konfüçyüs ne güzel söylemiş: “Uçamıyorsan koş, koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan sürün; ama ne yaparsan yap ilerlemeye devam et.”
Elbette bu süreçte yorulmak da var, sıkılmak da… Bazen “Boşuna mı uğraşıyorum?” diye düşünürsün. Etrafındaki insanların daha hızlı ilerlediğini sanırsın. Değişmeyen gerçek şudur: Çabaların asla kaybolmaz. İnsan yaptıkça öğrenir, öğrendikçe kendine güveni artar. Ve bu güvendir onu ayakta tutan.
Toplumlar için de durum aynı… Üreten ayakta kalır. Bir şey ortaya koymadan ilerlemek mümkün değildir. İş yapmak, sorumluluk almak, katkı sunmak… Bunları çoğaltanın sözü de değerlenir.
Üretim, sadece sonuç değil, aynı zamanda bir süreçtir. Ve bu süreç hayata dairdir. Bir yanda çalışmak bir yanda yaşamak var zannetmek yanılgıdır. Bunu bu şekilde algılayıp emek sürecini kucaklayan toplumlar daha dayanıklıdır. Çalışmanın en büyük ödülü çalışanın kendisini de dönüştürmesi ve daha sağlıklı yapmasıdır. Bu hem çalışan toplumlar, hem de çalışan bireyler için geçerlidir.
Çalışan insan güçlenir. Bugünün zorluklarının karşısında, emek emek örülmüş geçmişine yaslanır. Ne yapacağını bilir. Zorlanınca dağılmaz. Kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmiştir. Bir işi yapabildiğini gördükçe, başka işlere de girer. Güç dediğimiz şey de biraz buradan gelir.
Hayatta en çok, yaptıkların kalır. Lafının bir ağırlığı olsun istiyorsan, önce bir şey ortaya koyman gerekir. Harmanda söz söylemek isteyenin yolu belli: Önce tarlaya girmek.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Tüketimin alkışlandığı bir çağda, 1 Mayıs bize emeğin tek başına yeterli olmadığını; görünür olmasının ve değer bulmasının da gerekli olduğunu hatırlatır.
1 Mayıs, takvimde bir gün olmanın ötesinde bir anlam taşır. Gürültünün arttığı, hızın öne çıktığı, sahip olmanın üretmekten daha değerli görüldüğü bir dünyada, insanın hayata nasıl katıldığını yeniden düşünmeye çağırır. Bugün değer çoğu zaman üretim yerine tüketim üzerinden ölçülür. Oysa insanı hayata bağlayan ve görünür kılan şey, ortaya koyduğu emektir. Bu emek, hayata anlam katar; karşılık buldukça güçlenir, karşılıksız kaldıkça aşınır.
Günlük hayatın dili giderek “neye sahip olduğumuz” etrafında şekillenir. Kullandıklarımız, tükettiklerimiz ve sergilediklerimiz üzerinden bir varlık anlatısı kurulur. Bu anlatı kısa vadeli bir tatmin sunsa da insanın kendisiyle kurduğu bağı zayıflatır. İnsan, tüketmekten çok; ürettiği ve dönüştürdüğü ölçüde derinleşir.
Emek bu nedenle ekonomik bir faaliyetin ötesinde, hayata tutunmanın bir yoludur. Çalışma, geçim sağlamanın yanında dünyaya sunulan bir katkıdır. Üretmek bu katkıyı somutlaştırır ve kalıcı hale getirir. Bir ustanın işine gösterdiği özen, bir öğretmenin öğrencisine kurduğu cümle ya da bakım emeğinin çoğu zaman fark edilmeyen çabası aynı kaynaktan beslenir: hayata katılma iradesi. Bu irade, insanın kendini gerçekleştirme yollarından biridir.
Bu yaklaşım farklı düşünce geleneklerinde de karşılık bulur. Gautama Buddha’nın “doğru geçim” anlayışı, emeğin kazançla sınırlı kalmaması gerektiğini; anlamlı ve etik bir yaşam kurmanın parçası olduğunu vurgular. Konfüçyüs ise işte özeni ve sorumluluğu toplumsal düzenin temeline yerleştirir. Farklı coğrafyalar, ortak bir noktada buluşur: insanın hem kendisiyle hem toplumla kurduğu ilişkinin merkezinde emek yer alır.
Ancak emeğin değeri, ortaya konduğu anda tamamlanmaz; karşılık bulduğunda belirginleşir. Görmezden gelinen çaba zamanla aşınır, silikleşir ve bireyin kendilik duygusunu zedeler. Bu nedenle mesele yalnızca ücret değildir. Kıymet bilmek, fark etmek ve takdir etmek de bu bütünün ayrılmaz parçalarıdır. İnsan, verdiği emeğin görülmesini ister. Çoğu zaman bir teşekkür ya da bir saygı ifadesi, maddi getiriler kadar belirleyici olur.
Anadolu’nun üretim ve dayanışma geleneğinde bu denge uzun süre gözetilmiştir. Ahi Evran ile anılan Ahilik anlayışı, yapılan işin kalitesi kadar hakkını vermeyi ve emeği onurlandırmayı temel bir ilke olarak benimser. Bu yaklaşım, emeğin ekonomik olduğu kadar ahlaki bir değer taşıdığını açıkça ortaya koyar.
1 Mayıs’ın hatırlattığı temel nokta burada toplanır: emek, hayatın merkezindedir ve hak ettiği karşılığı aldığında yerini bulur. Karşılıksız kalan çaba zamanla görünmezleşir. Emeğin değersizleştiği bir ortamda üretim zayıflar, toplumsal bağlar gevşer ve adalet duygusu yara alır. Buna karşın emeğin görünür olduğu ve karşılık bulduğu bir düzen, hem bireyi hem toplumu güçlendirir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, emeğin değerini yeniden kurmaktır. Tüketimin geçici cazibesine karşı üretmenin kalıcılığını öne çıkarmak ve her katkıyı görünür kılmak… Bu yalnızca ekonomik bir tercih değildir; aynı zamanda bir kültür meselesidir.
Bir toplumun gücü, tüketim miktarıyla ölçülmez. Asıl belirleyici olan; üretimin niteliği, bu üretimin anlamı ve emeğin karşılığının ne ölçüde adil biçimde verilebildiğidir.
Hayat, sahip olduklarımızdan çok ortaya koyduklarımız ve bunun karşılığını görebildiğimiz ölçüde değer kazanır.
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Gündelik hayatta fark etmeden kurduğumuz cümleler, neyi normal saydığımızı ve kimi ‘biz’in içinde gördüğümüzü ele verir.
Üniversitede seçmeli Toplumsal Cinsiyet dersini alan bir erkek öğrenci söz alıp cümleye “hocam annem bize akraba” diye başlayınca, bu ifade bana bir kez daha toplumsal cinsiyet kodlarını yıkmanın ne kadar emek gerektirdiğini gösterdi. Çünkü bu bir dil sürçmesi değildi. Bu, yerleşmiş bir düşünme biçiminin doğal bir yansımasıydı.
Bir anda kulaklarımda bu akrabalık bağını duyan annenin kurması olası cümleler çınladı: “Dokuz ay karnımda taşıdım, yemedim yedirdim, içmedim içirdim, giymedim giydirdim… Bunun için mi?” Belki de tam olarak bunun için.
Sistem tam olarak böyle işliyor: Sen doğuruyorsun, büyütüyorsun, emek veriyorsun… Sonra bir bakıyorsun ki oğlun başka bir ‘biz’in parçası olmuş. Sen? Sen hâlâ dış kapının mandalı değil belki ama ‘akraba’ kategorisinde gayet onurlu bir yerdesin (!). Erkeğin ailesine bir üye daha katıyorsun. Akrabalık bağları da böylece güçleniyor. Sen ise hâlâ ‘akraba’ sayılıyorsun. Bu cümle kulağa hiç yabancı gelmiyor. Hani Volkan Konak’ın dediği gibi: “Anası bana bir oğlancık doğurdu.”
İnsanın içinden gülmek geliyor. Ama o cümle, fark etmeden neyi normal saydığımızı ele veriyor. Üstelik ortada kötü niyet de yok. Bir seçmeli ders… Bir erkek öğrenci… Ve bilerek yapılmış bir tercih… Yüzde yüz iyi niyet… Ama bu naif yaklaşım, kendisini babasının ailesinin bir üyesi olarak görme biçimini değiştirmiyor. Yani sorun bilgisizlikten çok, bilginin yerleştiği zeminin biraz inatçı olması.
İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği her zaman büyük tartışmalarla, yüksek sesli itirazlarla ortaya çıkmıyor. Çoğu zaman sakin bir cümlenin içinde, kimseyi rahatsız etmeden, hatta bazen gülümseterek kendini gösteriyor. Toplumsal cinsiyet kodları bu yüzden hem her yerde hem de hiçbir yerde; gündelik hayatın içine sinmiş ama çoğu zaman görünmeyen, adı konmayan bir yapı.
Binlerce yıllık bu kodlar gözlerimizi öyle perdelemiş, beynimizi öyle şekillendirmiş, kulaklarımızı öyle işlevsizleştirmiş ki; kurduğumuz cümlelerle bu kodları yeniden ürettiğimizin farkına bile varamıyoruz. Üstelik bunu yaparken kendimizi son derece makul, hatta ilerici görüyoruz. Belki de işin en çarpıcı tarafı bu. Bu yüzden deşifre etmek gerekiyor. Kodlar görünür hale geldikçe, eşitlik mücadelesi de gerçek bir zemin kazanıyor.
Derste araya giriyorum. Cümleyi birlikte açıyoruz. Öğrenci de dahil hepimiz gülüyoruz. Çünkü insan bazen kendi kurduğu cümleyi dışarıdan duyunca ilk tepkisi savunmak değil, gülmek oluyor. Belki de en güvenli yüzleşme biçimi bu. Ama o gülüşün içinde küçük bir rahatsızlık da vardır: “Ben bunu gerçekten söyledim mi?” Evet. Ve yalnız değilsin.
Bu yüzden konu sadece ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz. Toplumsal cinsiyet tartışmalarında en kritik noktalardan biri de bu savunuculuğun nasıl kurulduğu. Haklı bir meseleyi savunurken kurulan dil, o meselenin etkisini ya güçlendirir ya da fark edilmeden törpüler. Bu mücadelenin, diğer insanları, özellikle de karşı cinsiyeti itmemesi önemli. Dışlayan bir dil, en doğru fikri bile kabul edilmez hale getirebilir. Buna karşın, gündelik hayatın içinden kurulan küçük farkındalıklar çok daha dönüştürücüdür.
Eşitsizlik çoğu zaman büyük sözlerle değil, fark etmeden kurduğumuz küçük cümlelerle başlar.
PROF.DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Çocuklara söz hakkı veriyoruz ama o sözün taşıyacağı değerleri kuramıyoruz.
Çocuklar söyleneni değil, gördüğünü öğreniyor.
23 Nisan… Dünyada çocuklara armağan edilmiş tek bayram. Ama bu yıl o bayram sarsıcı bir tablonun gölgesinde: Okula silahla giren çocukların…
Bir tarafta çocukları dinliyoruz, diğer tarafta bazı çocuklar sesini silahla duyurmaya çalışıyor. Bu iki görüntü aynı zeminin ürünü. Asıl soru şu: Çocuklar mı değişti, yoksa çocukluğun yaşandığı dünya mı? Bugün çocuklar, değerlerin güçlü ve tutarlı biçimde aktarıldığı bir dünyada büyümüyor. Aksine, seçeneklerin arttığı ama bu seçeneklerle ne yapılacağının belirsiz olduğu bir dünyadalar. “Kendin ol” diyoruz. Bu, çoğu zaman “kendi başına başarmalısın” anlamına geliyor.
Bireyselleşme burada devreye giriyor. Ulrich Beck ve Elisabeth Beck-Gernsheim’in vurguladığı gibi, birey özgürleşirken aynı anda kendi hayatının sorumluluğunu daha fazla tek başına taşımak zorunda kalıyor. Çocuk için bu, henüz hazır olmadan omzuna bırakılan bir yük. Üstelik mesele bununla da sınırlı değil. Çocukluk, aynı zamanda rekabetin yoğunlaştığı bir alana dönüşüyor. Başarı, görünürlük, performans… Sürekli bir karşılaştırma hali.
Karl Marx’ın tartışmaya açtığı rekabet mantığı, bugün ekonomik alanın ötesine taşarak hayatın her yerine yayılmış durumda. Çocuk da yavaş yavaş şunu öğreniyor: Değerli olmak, çoğu zaman önde olmakla eştir. Bu algı, bazı durumlarda öfkenin ve çaresizliğin şiddet üzerinden ifade edilmesini kolaylaştıran bir zemine evrilebiliyor. Bu durum, çocukların başkalarıyla kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor. Birlikte olmak önemini yitirirken, öne çıkmak daha belirleyici hale geliyor.
Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite olarak tanımladığı bu dünyada, bağlar kalıcılığını yitiriyor; ilişkiler daha kırılgan ve geçici hale geliyor. İnsanlar daha hızlı bağ kuruyor, bağlarını daha hızlı terk ediyor. Çocuk bunu görüyor. Ve başkası, yanında kalacak biri olmaktan çıkıp, kolayca vazgeçilebilen biri haline gelebiliyor.
Böyle bir zeminde yalnızlık büyürken, onunla birlikte başka bir eğilim de güçleniyor: ben-merkezcilik. Burada ince bir çizgi var. Birey olmak başka, “önce ben” demek başka. Rekabetin yoğunlaştığı, bağların zayıfladığı ortamlarda bu çizgi kolayca aşılabiliyor.
Değer dediğimiz şey de tam burada kırılganlaşıyor. Çünkü değer, tek başına kurulmaz; ortaklaşa yaşanır. Ortak zemin zayıfladığında neyin doğru, neyin kabul edilebilir olduğu belirsizleşir. Émile Durkheim’ın anomi olarak tanımladığı bu durumda, normlar zayıflar, sınırlar belirsizleşir; birey yönünü bulmakta zorlanır. Bu zeminde, çocuk hem özgür hem de yönsüz hissedebilir.
Albert Bandura’nın da vurguladığı gibi, çocuk davranışı gözlemleyerek öğrenir. Sürekli rekabet görüyorsa, sürekli kıyaslanıyorsa, sürekli öne çıkanın daha değerli sayıldığını görüyorsa… Şiddet onun için kaçınılmaz olmaz; ama mümkün hale gelebilir.
Bu yüzden mesele sadece güvenlik değil. Sadece önlem almak da yetersiz. Asıl mesele şu: Çocuklar nasıl bir dünyanın içinde büyüyor? Yapılması gereken şey geçmişi idealize etmek yerine şu gerçeği görmek: Çocuklara değerler, eskiden olduğu gibi daha görünür, daha tutarlı ve birlikte yaşanarak aktarılmadığında, boşluğu başka şeyler doldurur.
23 Nisan’da çocuklara koltuk veriyoruz; sembolik olarak söz ve yetki tanıyoruz. Oysa o koltuğu taşıyacak zemini kurmakta zorlanıyoruz. İhtiyaç çok açık: Değerleri yeniden öğretmek. Sözle değil, yaşamın içinde… Ailede, okulda, gündelik ilişkilerde… Saygıyı, sınırı, empatiyi, birlikte var olmayı yeniden görünür kılarak…
PROF. DR. SEHER CESUR KILIÇASLAN – İSTANBUL AREL ÜNİVERSİTESİ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.