44,7180$% 0.22
52,4483€% -0.06
60,2899£% 0.3
6.801,73%-0,15
11.108,00%-2,01
44.228,00%-1,27
4.739,66%-0,19
14.058,51%-0,11
02:00
Aynaya Bakan İnsan, Aynanın İçine Düşen İnsan
İnsan, tarih boyunca kendini anlamak için aynalara gereksinme duydu. Bu aynalar bazen bir başkasının bakışı, bazen bir toplumun normları, bazen de kendi iç sesi oldu. Ancak, içinde bulunduğumuz dijital çağda ayna, yansıtmakla yetinen bir yüzey olmaktan çıktı; yönlendiren, seçen, filtreleyen ve yeniden kuran bir mekanizmaya dönüştü. Bu dönüşüm, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi kökten değiştiren sessiz ama derin bir kırılmayı beraberinde getirdi. 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde insan, kendine bakmak için aynaya yaklaşmıyor; aynanın içine düşüyor; çünkü ayna algoritmalar tarafından sürekli güncellenen, görünürlüğü ölçen ve değer atayan dinamik bir sistemdir. Sosyal medya platformları bu sistemin en görünür yüzünü oluştururken, arka planda işleyen algoritmalar, neyin görüleceğine, kimin değerli sayılacağına ve hangi benliğin öne çıkacağına karar verir.
Bu bağlamda ortaya çıkan dijital narsizm, klasik anlamda bireysel bir kişilik özelliği olarak ele alınamaz. Bu olgu, bireyin iç dünyasından çok, onu kuşatan dijital ekosistemin bir çıktısıdır. İnsan, kendini sevdiği için değil; görünür olmak zorunda olduğu için kendini sergilemeye başlar. Böylece benlik, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkar; performe edilen, optimize edilen ve sürekli yeniden düzenlenen bir projeye dönüşür. Onay arayışıyla var olan benlik, kimliğini içsel bir bütünlükten çok, dışarıdan gelen geri bildirimlerden üretir; değerini beğeni, yorum ve görünürlük üzerinden tanımlar. Dijital narsizm tam da bu zeminde güç kazanır: algoritmaların ödüllendirdiği görünürlük, bireyin kendini sürekli sergilemesine ve onay döngüsüne bağımlı hale gelmesine yol açar. Böylece benlik, deneyimleyen bir özne olmaktan çıkar, performans sergileyen bir vitrine dönüşür; kişi kim olduğunu yaşamaktan çok, nasıl göründüğünü yönetmeye başlar.
Burada kritik soru şudur: İnsan kendini mi ifade etmektedir, yoksa görünür olabilmek için kendini yeniden mi üretmektedir?
Narsizm kavramı, kökenini Antik Yunan mitolojisindeki Narcissus anlatısından alır. Kendi yansımasına âşık olan ve bu aşkın içinde kaybolan Narcissus, uzun yıllar boyunca bireyin kendine yönelmiş aşırı ilgisinin sembolü olarak yorumlandı. Psikanalitik yaklaşımlar, narsizmi benliğin gelişim süreçleri içinde ele aldı; modern sosyolojik okumalar ise bu kavramı kültürel ve toplumsal bağlamlarda yeniden değerlendirdi. Ancak dijital çağ, narsizmi açıklamak için kullanılan bu çerçevelerin ötesine geçmeyi gerektirir.
Bugün narsizm, bireyin içsel eğilimlerinden çok; dışsal sistemlerin yönlendirdiği bir davranış biçimi hâline gelmiştir. Bu noktada görünürlük rejimi kavramı belirleyici bir analitik araç olarak ortaya çıkar. Görünürlük rejimi, neyin görünür olacağına, kimin fark edileceğine ve hangi içeriklerin dolaşıma gireceğine karar veren dijital yapıların bütününü ifade eder. Bu yapı, teknik bir sistem ve değer üretim mekanizmasıdır. Görünür olan değerli kabul edilir, görünmeyen ise giderek silikleşir.
Bu düzen içinde birey, kendini olduğu gibi ortaya koymak yerine, görünürlük kurallarına uyum sağlayacak biçimde yeniden düzenler. Bu durum, benliğin içsel bir bütünlükten çok, dışsal geri bildirimlere göre şekillenen parçalı bir yapıya dönüşmesine yol açar. Kişi kim olduğunu keşfetmeye çalışmaz; hangi versiyonunun daha fazla görünür olacağını hesaplar. Böylece narsizm, bir karakter özelliği olmaktan çıkar ve bir adaptasyon stratejisine dönüşür. İnsan, dijital ortamda var olabilmek için kendini merkeze alır; çünkü sistem, merkezde olmayanı görünmez kılar.
Dijital narsizm, çoğu zaman bireylerin kendine aşırı değer vermesi ya da sürekli ilgi arayışı içinde olması şeklinde yorumlanır. Oysa bu yaklaşım, sorunun yüzeyinde kalır. Odaklanılması gereken konu, bireyin neden böyle davrandığının ötesinde; bu davranışın hangi yapısal koşullar altında üretildiğidir. Sosyal medya platformları, kullanıcıların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre sistem içinde tutmak üzere tasarlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda geliştirilen algoritmalar, kullanıcıya en çok etkileşim getiren içerikleri öne çıkarır. Etkileşim ise çoğunlukla duygusal yoğunluk, estetik çekicilik ve kişisel görünürlük üzerinden artar.
Bu mekanizma, bireyleri farkında olmadan belirli davranış kalıplarına yönlendirir. Kişi, daha fazla görünür olmak için kendini daha fazla sergiler; daha fazla sergiledikçe daha fazla geri bildirim alır; aldığı geri bildirimler ise davranışını pekiştirir. Böylece oluşan döngü, dijital narsizmin sürekliliğini sağlar. Bu noktada önemli bir dönüşüm gerçekleşir: İnsan kendini yaşadığı için paylaşmaz; paylaşıldığı için yaşamaya başlar. Deneyim, içsel bir süreç olmaktan çıkar ve dışsal bir sunuma dönüşür. Bu sunum, algoritmalar tarafından ölçülür, sıralanır ve yeniden dolaşıma sokulur.
Sonuç olarak dijital narsizm, bireyin psikolojik zayıflıklarından doğan bir durum olarak ele alınmamladır; platformların ekonomik ve teknik mantığı içinde şekillenen bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Bu yapı içinde insan, kendisini ifade eden bir özne olmaktan uzaklaşır ve giderek kendi temsilini yöneten bir aracıya dönüşür.
Dijital narsizm, tek tip bir davranış biçimi olarak ortaya çıkmaz. Aksine, farklı görünümler altında kendini yeniden üretir. Bu nedenle dijital narsisti tek bir tanım içine sıkıştırmak yerine, onu farklı eğilimler üzerinden anlamak daha açıklayıcıdır. Aşağıda sunulan tipoloji, bireyleri etiketlemek amacı taşımamakta; içinde bulunduğumuz dijital ekosistemin insan üzerinde nasıl etkiler oluşturduğunu görünür kılmak için bir analitik çerçeve sunmaktadır.
Yukarıda söz edilen bu tipolojiler, birbirinden bağımsız olarak düşünülmemelidir. Çoğu zaman aynı birey, farklı bağlamlarda bu özelliklerin birden fazlasını sergiler. Asıl mesele, bu davranışların bireysel tercihlerden çok, dijital ekosistemin yapısal yönlendirmeleri içinde ortaya çıkmasıdır.
Dijital narsizm, yüzeyde bir özgüven artışı izlenimi verse de, derinlerde daha karmaşık bir psikolojik süreç barındırır. Sürekli görünür olma gereksinmesi, bireyin kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Kişi, kendini anlamak için içe dönmek yerine, dışarıdan gelen geri bildirimleri referans alır.
Bu durum, benliğin dışa bağımlı hâle gelmesine yol açar. Kişi, kendini değerli hissetmek için sürekli bir onay akışına ihtiyaç duyar. Onayın kesintiye uğradığı anlarda ise belirsizlik, huzursuzluk ve yetersizlik duyguları ortaya çıkabilir. Bu döngü, bireyin duygusal istikrarını zorlayan bir yapı üretir. Aynı zamanda, sürekli karşılaştırma hâli, bireyin kendini değerlendirme biçimini etkiler. Başkalarının seçilmiş ve düzenlenmiş hayat kesitleri, gerçekliğin kendisiymiş gibi algılanır. Bu durum, bireyin kendi yaşamını eksik ya da yetersiz görmesine neden olabilir. Oysa karşılaştırılan şeyler, çoğu zaman aynı düzlemde bulunmaz.
Dijital narsizm bağlamında önemli bir ayrım ortaya çıkar: görülmek ile anlaşılmak arasındaki fark. Görülmek, hızlı ve yüzeysel bir etkileşim üretir; anlaşılmak ise zaman, bağ ve derinlik gerektirir. Dijital ortam, çoğunlukla ilkini teşvik eder. Bu nedenle birey, yoğun bir görünürlük içinde, paradoksal biçimde anlaşılmamışlık hissi yaşayabilir. Bu süreç, benliğin sessiz bir aşınmasına yol açar. Kişi dışarıdan güçlü ve görünür bir profil sergilerken, iç dünyasında kırılganlıklar birikebilir. Bu kırılganlıklar çoğu zaman ifade edilmez; çünkü sistem, süreklilik ve performans talep eder.
Dijital narsizm, toplumsal yapının dönüşümüyle doğrudan ilişkilidir. İçinde bulunduğumuz çağda toplum, fiziksel mekânların ötesine geçen ağ yapıları üzerinden yeniden örgütlenmiştir. Bu yapı içinde görünürlük, yeni bir değer ölçütü hâline gelmiştir. Geçmişte toplumsal statü, daha uzun vadeli süreçler ve kurumsal yapılar üzerinden belirlenirken; bugün görünürlük, hızlı ve anlık biçimde üretilebilen bir sermaye türü olarak öne çıkar. Kimlerin konuşulduğu, kimlerin izlendiği ve kimlerin paylaşıldığı; toplumsal dikkat ekonomisini belirler. Bu durum, mahremiyet kavramının da yeniden tanımlanmasına yol açar. Kişisel alan ile kamusal alan arasındaki sınırlar giderek belirsizleşir. İnsanlar, daha önce özel kabul edilen deneyimlerini kamusal dolaşıma açar. Bu paylaşım, bir zorunluluk gibi hissedilmeye başladığında ise, görünürlük bir tercih olmaktan çıkar ve bir norm hâline gelir. Toplumsal ilişkiler de bu dönüşümden etkilenir. İlişkiler, derin bağlar kurmaktan çok, karşılıklı görünürlük üretme üzerine şekillenebilir. Böylece bireyler, birbirlerini tanımaktan çok, birbirlerinin temsilleriyle etkileşime girer.
Bu bağlamda ortaya çıkan toplum, sadece iletişim kuran bireylerden oluşmaz; aynı zamanda kendini sürekli sergileyen, izleyen ve değerlendiren bireylerin oluşturduğu bir yapı hâline gelir. Bu yapı içinde değer, çoğu zaman içeriğin kendisinden çok, onun yarattığı etkileşim üzerinden belirlenir.
Dijital narsizmin en dikkat çekici etkilerinden biri, öğrenme süreçlerinde gözlemlenir. Bilgiye erişimin hızlandığı bir çağda, öğrenme derinleşmek yerine çoğu zaman yüzeyselleşme riskiyle karşı karşıya kalır; çünkü bilgi, anlamanın ötesinde; paylaşmak için tüketilmeye başlanır. Öğrenci profili de bu dönüşümden etkilenir. Öğrenci hem öğrenen bir özne hem de içerik üreten, kendini sunan ve görünürlük kazanmaya çalışan bir aktördür. Bu durum, öğrenmenin yönünü değiştirir. Bilgi, içselleştirilmesi gereken bir süreç olmaktan çıkar; sunulabilir bir performansa dönüşür.
Eğitim ortamlarında da benzer bir dönüşüm gözlemlenir. Dersler, öğrenme alanları olmaktan çok, üretim ve paylaşım alanlarına evrilebilir. Bu durum, öğrenmeyi tamamen olumsuz etkilemeyebilir; ancak, derinlik ile görünürlük arasındaki dengenin kurulması kritik hâle gelir. Burada temel soru şudur: Öğrenme, görünür olmak için mi gerçekleşmektedir, yoksa gerçekten anlamak için mi? Bu soruya verilecek yanıt, geleceğin eğitim sistemlerinin nasıl şekilleneceğini belirleyecektir. Eğer öğrenme, gösterilebilir olanla sınırlı kalırsa; düşünme, sorgulama ve derinleşme gibi temel beceriler zayıflayabilir. Buna karşılık, görünürlüğün sağladığı imkânlar bilinçli biçimde kullanıldığında, öğrenme daha paylaşılabilir ve etkileşimli bir yapıya kavuşabilir.
Bu nedenle eğitim, dijital narsizmin etkilerini reddetmek yerine, onu anlamalı ve yönlendirmelidir. Amaç, öğrenciyi görünür olmaktan uzaklaştırmak yerine; görünürlüğü anlamlı bir üretim süreciyle dengeleyebilen bir bilinç geliştirmek olmalıdır.
Dijital narsizm tartışması, çoğu zaman bireysel davranışlar üzerinden yürütülür. Oysa bu olgunun en kritik boyutu, insanın varoluş biçiminde ortaya çıkan dönüşümdür. Burada önemli olan, insanların kendilerini nasıl sunduğundan çok; kendileriyle nasıl bir ilişki kurmaya başladığıdır. İnsan, tarih boyunca kendini anlamaya çalışan bir varlık olarak tanımlandı. Bu süreç, çoğu zaman içe dönük bir yolculukla ilişkilendirildi. Ancak dijital çağda bu yönelim, giderek dışa doğru kaymaktadır. Kişi, kendini anlamak için kendi iç dünyasına yönelmek yerine, dışarıdan gelen geri bildirimleri referans almaya başlar. Bu durum, benliğin merkezinin yer değiştirmesine yol açar.
Bu yer değiştirme, etik bir kırılmayı da beraberinde getirir. İnsan, kendisini bir özne olarak değil de bir nesne olarak konumlandırmaya başlar. Kendi hayatını yaşayan bir varlık olmaktan çok, kendi hayatını sergileyen bir yapı hâline gelir. Bu noktada kişi, kendisine dışarıdan bakmayı öğrenir; fakat bu bakış, çoğu zaman kendini anlamaya çalışmak yerine; kendini düzenlemeye yöneliktir. Burada ortaya çıkan temel gerilim şudur: İnsan kendini deneyimleyen bir varlık olarak mı var olur, yoksa kendini temsil eden bir yapı olarak mı? Bu sorunun yanıtı, hem bireysel hem de toplumsal ve kültürel düzeyde de belirleyicidir. Çünkü temsilin ön plana çıktığı bir dünyada, gerçeklik ile sunum arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşır. İnsan, kendi deneyimlerini yaşarken bile, bu deneyimlerin nasıl görüneceğini düşünmeye başlar. Bu durum, varoluşun doğasını dönüştürür. Yaşamak, doğrudan bir deneyim olmaktan çıkar ve dolaylı bir sürece dönüşür. Kişi, yaşadığı anı hissetmekten çok, o anın nasıl temsil edileceğini kurgular. Böylece hayat, içsel bir akış olmaktan uzaklaşır ve dışsal bir tasarıma dönüşür.
Etik açıdan bakıldığında bu dönüşüm, sorumluluk kavramını da yeniden düşünmeyi gerektirir. İnsan, kendi eylemlerinden ve ürettiği temsillerden de sorumlu hâle gelir. Bu temsiller, başkalarının gerçeklik algısını etkiler, beklentilerini şekillendirir ve toplumsal normları yeniden üretir. Bu nedenle dijital narsizm, hem benlik hem de bir sorumluluk meselesidir. İnsan, kendini nasıl sunduğu kadar, bu sunumun başkaları üzerindeki etkisini de düşünmek durumundadır.
Dijital narsizmin mevcut formu, henüz sürecin başlangıç aşamasını temsil ediyor olabilir. Gelişen yapay zekâ teknolojileri, artırılmış gerçeklik uygulamaları ve dijital ikiz sistemleri, benliğin temsil biçimlerini daha da karmaşık hâle getirmektedir. Yakın gelecekte bireyler, kendi fotoğraflarını ve düşüncelerini paylaşmakla kalmayacak; aynı zamanda kendilerinin dijital temsillerini de oluşturacaktır. Bu temsiller, kişinin yerine konuşabilecek, içerik üretebilecek ve etkileşim kurabilecektir. Böyle bir ortamda ben kimim? sorusu, daha önce hiç olmadığı kadar zor bir hâl alacaktır. Gerçek benlik ile dijital temsil arasındaki farkın belirsizleşmesi, insanın kendine dair algısını dönüştürebilir. Kişi, kendi deneyimlerinden çok, kendi temsilleri üzerinden varlık hissi geliştirebilir. Bu durum, varoluşun doğrudan deneyimlenmesi yerine, dolaylı olarak yaşanmasına yol açar.
Bu süreç, yalnızlık biçimlerini de değiştirebilir. İnsan, sürekli bağlantı hâlinde olmasına rağmen, derin bir yalnızlık hissi yaşayabilir. Bağlantı, her zaman ilişki anlamına gelmez. Temasın arttığı bir dünyada, bağların zayıflaması mümkün hâle gelir. Bu bağlamda geleceğin en kritik sorularından biri şudur: İnsan, kendi temsilinin içinde kaybolmadan varlığını sürdürebilecek mi? Bu soruya verilecek yanıt, teknolojik gelişmeler ve etik, kültürel ve eğitimsel tercihlerle şekillenecektir. İnsan, kendi sınırlarını ve değerlerini yeniden tanımlamak zorunda kalacaktır.
Dijital Narsizmle Karşılaşmak: Tanımak, Konumlanmak ve Denge Kurmak
Dijital narsizm, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman kolayca fark edilebilir gibi görünür. Sürekli kendini öne çıkaran, görünürlük peşinde koşan ya da her deneyimi paylaşılabilir bir içerik hâline getiren bireyler, bu eğilimin açık örnekleri olarak algılanır. Ancak sorun bu kadar basit olarak algılanmamalıdır. Dijital narsizm, sadece başkalarında gözlemlenen bir davranış biçimi olarak algılanmamalıdır. Aynı zamanda hepimizin içinde, farklı düzeylerde varlık gösteren bir eğilimdir.
Bu nedenle ilk adım, başkalarını tanımlamak yerine; bu eğilimi fark edebilecek bir bilinç geliştirmektir. Dijital narsizmi tanımanın en önemli göstergelerinden biri, içsel deneyim ile dışsal sunum arasındaki mesafenin artmasıdır. Kişi, yaşadığı anı anlamak yerine, o anın nasıl görüneceğini düşünmeye başladığında; hissetmek ile sergilemek arasındaki sınır inceldiğinde; görünürlük, anlamın önüne geçtiğinde bu eğilim kendini göstermeye başlar. Bu noktada yapılması gereken, keskin bir red etme durumu geliştirmek olmamalıdır. Dijital dünya, insan deneyiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle de dünyanın içinde nasıl konumlanılacağı önemlidir.
Dijital narsizmle başa çıkmak, görünürlüğü tamamen terk etmek anlamına gelmez; görünürlüğü bilinçli bir şekilde yönetebilmek anlamına gelir. Kişi, neyi neden paylaştığını, hangi içeriklerle var olduğunu ve bu varoluşun kendisiyle olan ilişkisini nasıl etkilediğini sorgulayabildiğinde, dijital narsizmin yönlendirici etkisini zayıflatabilir. Burada üç temel denge öne çıkar:
Bu denge kurulamadığında, dijital narsizm sadece bir davranış biçimi olarak kalmaz; bir varoluş biçimine dönüşür. Peki, bu durum kaçınılmaz mıdır? İnsan, dijital çağda giderek dijital narsiste mi dönüşecektir? Bu soruya kesin bir yanıt vermek kolay olmayacaktır. Ancak şunu söylemek mümkündür: Eğer birey, kendi benliğini dışsal geri bildirimler üzerinden tanımlamaya başlarsa, bu dönüşüm giderek yaygınlaşacaktır. Buna karşılık, birey kendi içsel referanslarını koruyabildiği ölçüde, bu eğilimle mesafeli bir ilişki kurabilir. Burada önemli olan, dijital narsizmi ortadan kaldırmakla uğraşmak olmamalıdır. Dijital narsizmi oluşmadan önce fark edip önlemek ve dijital narsistlerle bilinçli, sınırları net bir ilişki kurabilmek, bireyin benliğini dış onaya bağımlı olmadan koruyabilmesinin temelidir. Bu yaklaşım, görünürlük ve beğeni odaklı bir varoluş yerine, içsel dengeye ve öz farkındalığa dayalı bir duruş geliştirmeyi olanaklı kılar.
Dijital narsizm çoğu zaman özgüvenle karıştırılır. Oysa bu iki kavram arasında ince ama kritik bir fark vardır. Özgüven, kişinin kendi varlığını içsel bir bütünlük içinde kabul etmesiyle ilişkilidir. Dijital narsizm ise çoğu zaman bu bütünlüğün dışsal teyitlerle ayakta tutulmaya çalışıldığı bir duruma işaret eder. Bu nedenle dijital narsizm, her zaman aşırı bir kendine hayranlık anlamına gelmez. Bazen tam tersine, derin bir belirsizliğin ve içsel boşluğun dışarıya yansıyan biçimi olabilir. Kişi kendini sürekli görünür kılarak, aslında kendine dair bir kesinlik üretmeye çalışır.
Gelişen teknolojiler bu süreci daha da karmaşık hâle getirmektedir. Dijital ikizler, çok katmanlı kimlikler ve sürükleyici ortamlar, insanın kendini farklı versiyonlar hâlinde deneyimlemesine olanak tanır. Bu durum, bir yandan yeni ifade biçimleri açarken, diğer yandan benliğin bütünlüğünü zorlayan bir çoğulluk üretir. Bu çoğulluk, kontrol edilebildiğinde yaratıcı bir alan sunar. Ancak kontrolsüz hâle geldiğinde, bireyin kendi benliğiyle kurduğu ilişkiyi parçalayabilir. İnsan, farklı temsilleri arasında yön bulmakta zorlanabilir. Bu noktada sorun, teknolojinin kendisi değildir. Sorun, insanın bu teknolojiler içinde kendini nasıl konumlandırdığıdır. İnsan, kendi merkezini koruyabildiği sürece çoğalabilir. Ancak merkez kaybolduğunda, çoğulluk bir zenginlik olmaktan çıkar ve bir dağılmaya dönüşebilir. Bu nedenle dijital çağın en önemli sorunu, teknolojiyi yönetmekten önce, benliği koruyabilmektir.
Dijital narsizm, yüzeyde bireysel bir eğilim gibi görünse de, derinlerde sistemsel bir dönüşümün parçasıdır. Bu dönüşüm, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünya ile kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendirir. Bugün insan, her zamankinden daha görünürdür. Ancak bu görünürlük, her zaman daha fazla anlaşılmak anlamına gelmez. Aksine, görünürlüğün artması, anlamın incelmesine yol açabilir. Hız, derinliğin yerini aldığında; temsil, deneyimin önüne geçer. Teknolojiyi reddetmek ya da dijital dünyadan uzaklaşmak anlamına gelmez. Üzerinde durulması gereken, bu dünyanın içinde nasıl var olunacağını yeniden düşünmektir. İnsan, sadece kendini gösteren bir varlık olmaktan çıkarıp,; anlayan ve anlamlandıran bir özne olarak kalıp kalmayacağı bir diğer öneli konudur.
Gerçek kırılma, aynaya bakmayı bırakmak olmamalıdır; aynayı tek gerçeklik olarak kabul etmekte başlamalıdır. İnsan kendini kaybettiğinde bunu hemen fark etmeyebilir. Kayıp, çoğu zaman ani bir kopuşun ötesinde; yavaş ve sessiz bir dönüşümle gerçekleşir. Bir gün insan, kendine baktığında gördüğü şeyin gerçekten kendisi olup olmadığını sorgulamaya başlar. O an, aynanın kırıldığı yerdir.
Ve belki de tam o yerde, insanın kendine yeniden dönebilme ihtimali başlar.
Bu yazı, daha geniş bir düşünsel çerçevenin ilk adımıdır. Dijital narsizm, benlik, teknoloji ve insan olmanın geleceği üzerine yürüttüğümüz bu tartışma, yakında kitap formunda derinleştirilecektir.
Gülsün Kurubacak Çakır & Serhat Çakır yakında sizlerle.
Bizi izlemeye devam edin
PROF. DR. GÜLSÜN KURUBACAK ÇAKIR
Yapay zeka gözümüzü satın alıyor!
1
Global markalaşma ve reaktif dijital dönüşüm programının başlangıcı
2
Kar yağışı nedeniyle 25 ilde okullar tatil edildi
3
Başkent’te dijital devrim: Tayfun Tanju Kara Espor merkezi açıldı
4
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet Gençlik Merkezinde gençlerle bir araya geldi
5
Zuhal Sönmezer yazdı… Dijital dünyada ne kadar özgürsünüz?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.