44,7295$% 0.09
52,8471€% 0.48
60,8127£% 0.67
6.861,35%0,71
11.166,00%-0,29
44.563,00%-0,59
4.774,57%0,69
14.173,22%0,82
02:00
Uzun bir dönem kadın olmanın hassasiyeti üzerine düşündüm. Kadın, doğmakla değil; yaşamın içindeki ölçeklendirmelerle kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor. Nasıl gülüneceğini, nasıl susulacağını, hangi duyguların fazla sayılacağını belirleyen bir kalabalığın içinde yaşamaya alışmakla, bu kalabalığı reddetmek arasında gidip geliyor. Bir yandan varlığını korumaya, diğer yandan da kendi sınırlarını çizmeye çalışıyor. Kadın olmak, bir nevi iki uç arasında; görünmeden var olmanın ve görünür olmanın hassas dengesinde yürümek gibi.
Bu görünmez müfredat, kuşakların arasında sessizce dolaşır; söylenmeyen cümlelerde, yarım kalmış hikâyelerde, kadınların birbirine devrettiği konuşulmamış hâllerde yeniden hayat bulur.
Ben, kadın olmanın o kadar da yeterli sayılmadığı bir konstelasyon ağından geliyorum. Kadınlığın tarihindeki kırgınlığın kokusunu biliyorum bu yüzden. Kabul ettiğimden ya da hayıflandığımdan değil; kadın değerinin saflaşmasına alan açabilmek için, kendi kişisel hikâyemde bu mücadeleyi bir görev hâline getirdim.
Zaman zaman, iki cinsi birbirinden ayırmaya çalışırken, bir tarafa daha güçlü güzellemeler atfettiğim dönemlerden geçtim. Bir tarafı daha değerli kılmaya çalışan, ölçen, koşullu seven zihnim; belki de bu yüzden, çoğunlukla hemcinsimi seçmeye yöneldi. Kadın sembolünü korumak, yüceltmek, görünür kılmak istedim.
Ne zaman ki kadın görünür olmaya, üretkenliğini fark etmeye, kendi potansiyelini gerçekleştirmeye başladı; sistemin sinir uçlarına dokunan bir enerji doğdu. Kadın figürü güçlendikçe, öğretilmiş doğruların sarsıldığı, aktarılmış inançların sınandığı alanlar belirginleşti. Ve o eski mekanizma; adına “el âlem” dediğimiz kadim denetim ağı sessizce devreye girdi; görünmez emirlerle, kadına yeniden kabuğuna dönmesi gerektiğini fısıldadı.
Ben bu farkındalığı “nitelendirme” olarak görmüştüm ama kimi buna “uyum”, kimi de “saygı” dedi.
Koçluk seanslarımda kadınlardan sıkça şu cümleyi duyarım: “Artık kim olduğumu bilmiyorum, yoruldum.”
Bu cümle yalnızca bireysel bir karmaşanın değil, toplumsal bir yankının ifadesidir. Kadın, “iyi eş”, “iyi anne”, “başarılı evlat” gibi sıfatların ağırlığında yürürken, bir noktada kendi özünü unutur.
İşte tam burada, kadın ve erkek kavramları yeniden hatırlatır kendini ve denge arayışı başlar.
Yıllar içinde erkek danışanlarla da çalışmaya başladığımda, bu çeşitlilik karmaşasının yalnızca kadınlara ait olmadığını fark ettim.
Erkeklerin iç dünyalarına indikçe; onların da taşıdıkları yükleri, bastırılmış hassasiyetleri, “el âlem” mekanizmasının yüksek baskılarını ve görünmez korkularını gördüm.
Usta sanatçı Barış Manço’nun Ali Yazar, Veli Bozar şarkısında söylediği gibi:
Gözümde yaş görseler
Erkek ağlar mı derler
Gökler ağlıyor dostlar
Ben ağlamışım, çok mu?
Rahmet yağarken dostlar
Ben ıslanmışım, çok mu?
Bugünkü bilincimle anlıyorum ki mesele hiçbir zaman “kadın” ya da “erkek” olmak değil. Kadın ve erkek, birbirine alan açtıkça, birbirini tamamladıkça büyümüşlerdi yüzyıllardır. Kökleri birbirine değen iki ağaç gibi; birlikte nefes almaya izin verdiklerinde biri diğerini bastırmaz, tam tersine o denge hâlinde çiçek açarlar.
Her iki kavramın da dayandığı yer, insan olmanın özüyle ilgilidir.
Ve her cins de kendi sistemine ait yanılsama ve karmaşalarla yüzleşmeden o özle buluşamaz.
Kadın ya da erkek olmanın bilgeliği, artık “daha iyisi” olmaktan değil; kendi içsel hakikatine dokunabilmekten geçiyor. Çünkü insan, kendini tanıdıkça değil; kendi içindeki sesle barıştıkça bütünleşir.
Ve yolun sonunda fark edilir ki:
Asıl mesele, sadece insan kalabilmektir.
SEVGİ YILMAZ
Bezgin suskunluk ve görünmez ittifaklar
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.