DOLAR

44,7373$% 0.11

EURO

52,7527% 0.31

STERLİN

60,6041£% 0.33

GRAM ALTIN

6.885,06%1,06

ÇEYREK ALTIN

11.176,00%-0,10

TAM ALTIN

44.598,00%-0,40

ONS

4.784,76%0,91

BİST100

14.341,75%2,01

Sabah Vakti a 02:00
Ankara PARÇALI AZ BULUTLU 11°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Sevgi Yılmaz

Sevgi Yılmaz

03 Aralık 2025 Çarşamba

 Ne olacak bu memleketin hali?

 Ne olacak bu memleketin hali?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu soru, sanki yıllardır aynı masanın etrafında dolaşan bir misafir gibi. Dolmuşta bir çocuğun ağlamasına karışır, iş yerinde çayın buharına siner, haberlerin gürültüsünde yankılanır. Herkes birbirine sorarda, cevabı nedense hep ufuk çizgisinin ötesinde ararız.

Aslında memleket dediğimiz şey, sandığımız gibi bizden ayrı bir coğrafya değil; bizim içimizde akıp duran küçük nehirlerden oluşan büyük bir deltadır. Devletin kararları kadar, bireyin iç dünyasındaki dalgalanmalarla şekillenir. Birimizin niyeti, diğerimizin sesine karışır; birimizin özeni, başka birinin utancını ya da cesaretini tetikler.

Arkadaşlarımdan biri, bir dönem sahilde gönüllü çöp toplama görevi üstlendiğinden bahsetmişti. Büyük bir idealin peşinde olduğu için değil; içinden öyle geldiği için… Eğilip kaldırarak büyük poşetlere doldurmuş yerlere düşünülmeden atılan çöpleri… İzleyenler önce sessiz kalmış; sonrasında merakla yanlarına yaklaşanlar olmuş. Bir kıvılcımın bir anda meşaleye dönüşmesi gibi… Küçük bir hareket, farkına bile varmadan bir kümeye dönüşmüş.

Bu bana şunu hatırlattı: Toplum, aslında bireyin içinde saklıdır. Birimizin iyi yaptığı iş, başka birinin omzunu hafifletir. Birimizin hoyratlığı, başkasının içine sessiz bir gölge düşürür. Birimizin titizliği, etraftaki insanların çıtasını fark edilmeden yukarı taşır.

Nörobilim buna “kolektif bilinç alanı” der; ben ise buna insanlığın birbirine görünmez iplerle bağlı hâli diyorum. İçimizden ne akıyorsa, bir yerlerde mutlaka yankı bulur.

Bu yüzden memleketi konuşurken unuttuğumuz şey çok basit: Birey neyse, toplum da odur. Toplum neyse, yönetenler de oradan doğar.

Dışarıdaki düzenin sağlam olmasını istiyorsak, içimizdeki küçük ahengi görmezden gelemeyiz.

İşi iyi yapmak,

Söze sadık kalmak,

Özen göstermek,

Niyetini temiz tutmak…

Bunlar yalnızca kişisel faziletler değil; toplumsal iklimi değiştiren, sessiz ama güçlü dokunuşlar. Çünkü her gün, farkında olmadan, küçük küçük akıttığımız şeyler birbirine eklenir ve sonunda memleketin havasını belirler. Belki de aradığımız yanıt sandığımızdan çok daha mütevazı: İç düzenini onaran insan, yaşadığı yere de görünmez bir hafiflik taşır. Çünkü insanın içinde kurulan o sessiz sükûnet, dışarıda da bir yerlerde yankı bulur; tıpkı bir kuyunun dibine düşen damlanın etrafa yaydığı halka gibi…

Abartılı sözlere ihtiyaç yok; hakikat çoğu zaman alçak sesle konuşur. Ne bağırır ne gösteriş ister. Yalnızca var olur. Toplum dediğimiz şey, birbirine dokunan hayatların ortak akışıdır. Akış bulanırsa nefesimiz daralır; akış berraksa, yaşadığımız yer de ferahlar. Çünkü memleket dediğin soyut bir kelime değil; memleket sensin, memleket benim.

Kırıldığımız her küçük yer, başkalarının büyük yaralarını tetikleyebilir; tıpkı bir kumaşın tek ilmeğindeki çözülmenin tüm dokuyu gevşetmesi gibi. Bu yüzden mesele “ne olacak bu memleketin hâli?” sorusundan çok, “ben kendi içimden nasıl bir hava üflüyorum?” sorusudur. Zira içi temizlenen insanın yaşadığı yer de yavaşça aydınlanır.

SEVGİ YILMAZ

 

Devamını Oku

Doğanın diliyle yenilenmek

Doğanın diliyle yenilenmek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Doğada hiçbir şey zorla tutunmaz. Her şey zamanı geldiğinde toprağa karışır, dönüşür ve yeniden doğar. Peki ya insan?

Bir süredir doğayı daha yakından izliyorum.
Rüzgârın yönünü, ağaçların yaprak dökümünü, suyun sabrını…
Her şeyin, vaktinde kendini toprağa teslim ettiğini fark ediyorum.
Ne fazlalık var, ne de eksiklik.

 Doğa, tutunmayı değil, bırakmayı biliyor.

İnsan ise çoğu zaman bunu unutur.
Yaşadıklarını  iyi ya da kötü  üzerinde taşımaya meyillidir.
Bitmiş bir ilişkinin, söylenmiş bir sözün, yarım kalmış bir pişmanlığın izini kolay kolay bırakmaz.
Tutundukça kökleri yorulur; çünkü yenilenmek, henüz kendi iç döngüsüne güvenmeyi öğrenememiş ruhlara zahmetli gelir.

Doğa, sindirileni bilgelik, direnileni yük hâline getirir.

Bir ağacın döktüğü yaprak toprağa karışır, çözülür, dönüşür ve bir gün aynı kökü besleyen gıdaya dönüşür.
İnsanın deneyimi de böyledir:
Sindirilen her şey bilgelik olur, sindirilemeyenlerse yük olarak kalır.

Sürdürülebilirlik yalnızca doğaya değil, insana da dairdir.

Toprak, döngüsünü sürdürebilmek için her sonu besine dönüştürür.
İnsan da kendi içsel döngüsünü koruyabilmek için bırakmayı öğrenmelidir.

Eskinin tortusu dönüştürülmeden, yeni bir yaşamın kökü filizlenmez.

Tıpkı doğa gibi, duygularımızın da kendi ekolojik dengesi vardır.

Bir duyguyu bastırmak onu yok etmez; yalnızca sistemin dengesini bozar.
Üzüntü, suçluluk, öfke… hepsi birer içsel mevsimdir.
Yaşanıp dönüştüklerinde ruhun toprağını beslerler;
ama içimizde sıkışıp kaldıklarında, tıpkı birikmiş atıklar gibi, dış dünyayı değil, iç dünyamızı kirletirler.

Doğa, çürüyene bile yer açar; bizse çoğu zaman kendi çürüyen yanımıza sabırsız davranırız.
Oysa yenilenmenin ilk koşulu, o çürümeye izin verebilmektir.
İnsanın içsel ekolojisi, duygularını sürdürülebilir biçimde yaşayabilmesine bağlıdır.
Yağmur yeryüzünü nasıl arındırıyorsa, gözyaşı da insanın içini öyle arındırır.

Denge, her şeyi taşımakta değil; bazısını toprağa emanet edebilme cesaretindedir.
Bazı şeyler, bizde kaldıkça ağırlaşır, hayatın akışını yavaşlatır.
Bir düşünce, bir duygu ya da bir hatıra…
Zamanı dolduğunda yerini bırakabilirse, yeni bir döngüye hayat verir.
Doğa bunu bilir; toprağa düşen her yaprak, bir sonraki mevsimin zeminini hazırlar.

Yaşam da benzer bir bilgelikle ilerler.
İnsan, elinde tutmaya çalıştıklarını bıraktığında eksilmez; aksine, yer açar.
Bırakmak, kaybetmek değil, dönüşüme izin vermektir.
 Gerçek denge, elde kalanla değil, huzurla teslim edilenlerle kurulur.

YAŞAM VE DÖNÜŞÜM KOÇU SEVGİ YILMAZ

Devamını Oku

Kadın ve erkek = insan…

Kadın ve erkek = insan…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uzun bir dönem kadın olmanın hassasiyeti üzerine düşündüm. Kadın, doğmakla değil; yaşamın içindeki ölçeklendirmelerle kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor. Nasıl gülüneceğini, nasıl susulacağını, hangi duyguların fazla sayılacağını belirleyen bir kalabalığın içinde yaşamaya alışmakla, bu kalabalığı reddetmek arasında gidip geliyor. Bir yandan varlığını korumaya, diğer yandan da kendi sınırlarını çizmeye çalışıyor. Kadın olmak, bir nevi iki uç arasında; görünmeden var olmanın ve görünür olmanın hassas dengesinde yürümek gibi.

Bu görünmez müfredat, kuşakların arasında sessizce dolaşır; söylenmeyen cümlelerde, yarım kalmış hikâyelerde, kadınların birbirine devrettiği konuşulmamış hâllerde yeniden hayat bulur.

Ankara escort
Escort Ankara
Escort Bayan
Ankara escort bayan
Escort Bayan Ankara
Bayan Escort Ankara
Bayan Escort
Escort
Ankara Eskort

Ben, kadın olmanın o kadar da yeterli sayılmadığı bir konstelasyon ağından geliyorum. Kadınlığın tarihindeki kırgınlığın kokusunu biliyorum bu yüzden. Kabul ettiğimden ya da hayıflandığımdan değil; kadın değerinin saflaşmasına alan açabilmek için, kendi kişisel hikâyemde bu mücadeleyi bir görev hâline getirdim.

Zaman zaman, iki cinsi birbirinden ayırmaya çalışırken, bir tarafa daha güçlü güzellemeler atfettiğim dönemlerden geçtim. Bir tarafı daha değerli kılmaya çalışan, ölçen, koşullu seven zihnim; belki de bu yüzden, çoğunlukla hemcinsimi seçmeye yöneldi. Kadın sembolünü korumak, yüceltmek, görünür kılmak istedim.

Ne zaman ki kadın görünür olmaya, üretkenliğini fark etmeye, kendi potansiyelini gerçekleştirmeye başladı; sistemin sinir uçlarına dokunan bir enerji doğdu. Kadın figürü güçlendikçe, öğretilmiş doğruların sarsıldığı, aktarılmış inançların sınandığı alanlar belirginleşti. Ve o eski mekanizma; adına “el âlem” dediğimiz kadim denetim ağı sessizce devreye girdi; görünmez emirlerle, kadına yeniden kabuğuna dönmesi gerektiğini fısıldadı.

Ben bu farkındalığı “nitelendirme” olarak görmüştüm ama kimi buna “uyum”, kimi de “saygı” dedi.

Koçluk seanslarımda kadınlardan sıkça şu cümleyi duyarım: “Artık kim olduğumu bilmiyorum, yoruldum.”

Bu cümle yalnızca bireysel bir karmaşanın değil, toplumsal bir yankının ifadesidir. Kadın, “iyi eş”, “iyi anne”, “başarılı evlat” gibi sıfatların ağırlığında yürürken, bir noktada kendi özünü unutur.

İşte tam burada, kadın ve erkek kavramları yeniden hatırlatır kendini ve denge arayışı başlar.

Yıllar içinde erkek danışanlarla da çalışmaya başladığımda, bu çeşitlilik karmaşasının yalnızca kadınlara ait olmadığını fark ettim.

Erkeklerin iç dünyalarına indikçe; onların da taşıdıkları yükleri, bastırılmış hassasiyetleri, “el âlem” mekanizmasının yüksek baskılarını ve görünmez korkularını gördüm.

Usta sanatçı Barış Manço’nun Ali Yazar, Veli Bozar şarkısında söylediği gibi:

Gözümde yaş görseler

Erkek ağlar mı derler

Gökler ağlıyor dostlar

Ben ağlamışım, çok mu?

Rahmet yağarken dostlar

Ben ıslanmışım, çok mu?

Bugünkü bilincimle anlıyorum ki mesele hiçbir zaman “kadın” ya da “erkek” olmak değil. Kadın ve erkek, birbirine alan açtıkça, birbirini tamamladıkça büyümüşlerdi yüzyıllardır. Kökleri birbirine değen iki ağaç gibi; birlikte nefes almaya izin verdiklerinde biri diğerini bastırmaz, tam tersine o denge hâlinde çiçek açarlar.

Her iki kavramın da dayandığı yer, insan olmanın özüyle ilgilidir.

Ve her cins de kendi sistemine ait yanılsama ve karmaşalarla yüzleşmeden o özle buluşamaz.

Kadın ya da erkek olmanın bilgeliği, artık “daha iyisi” olmaktan değil; kendi içsel hakikatine dokunabilmekten geçiyor. Çünkü insan, kendini tanıdıkça değil; kendi içindeki sesle barıştıkça bütünleşir.

Ve yolun sonunda fark edilir ki:

Asıl mesele, sadece insan kalabilmektir.

SEVGİ YILMAZ
Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.