45,7305$% -0.03
53,5308€% 0.83
62,0757£% 0.36
6.714,76%1,27
11.082,00%1,56
44.180,00%1,58
4.570,49%1,36
13.890,91%0,60
22:14
10 Aralık 2025 Çarşamba
Dolandırıcılık suçu ve IBAN dolandırıcılığı üzerine hukuki inceleme
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Atıksız yaşam neden sadece mutfakta başlamıyor?
Modern insan neden sürekli aç?
Türk olmak…
Etkileyici bir şehir’ LİZBON’
WHO, çocuklara yönelik şiddetin, 18 yaşın altındaki bireylere yönelik her türlü şiddeti kapsayıcı olduğunu açıklamıştır. Dünya genelinde geçtiğimiz yıllarda 2-17 yaş aralığında olan 1 milyara yakın çocuğun fiziksel, cinsel veya duygusal şiddete maruz kaldığı tahmin edilmektedir. Çocuklukta şiddete maruz kalmanın da bir ömür boyu sağlık ve refahı etkilediği belirtilmektedir. Ayrıca WHO, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma gündeminin 16.2 numaralı hedefinde “çocuklara yönelik istismar, sömürü, insan ticareti, her türlü şiddet ve işkenceye son vermektir açıklamasını yapmıştır. Bu şiddet olaylarının toplum düzeyinde çok boyutlu bir sorun olarak devam ettiği ve önlem alınmasının gerekliliği kural koyucular tarafında ciddi şekilde ele alınmalıdır.
Son zamanlarda okullarda “sıradan” olarak görülen tartışmaların arkasında travmatik etkilere neden olan sistematik bir baskı döngüsü yer alıyorken, akran zorbalığı Türkiye’de ve dünya genelinde önüne geçilemeyen, giderek büyüyen bir çığ gibi karşımıza çıkıyor. Psikiyatristlere göre bu durum; çocukların beyninde tehdit algısını kronik hale getiren, prefrontal korteks gelişimini baskı altına alan ve duygusal sorunlara neden olan bir stres döngüsü yaratıyor.
Bilimsel araştırmalar incelendiğinde, zorbalığın sıradan bir tartışma durumu olmayıp, ruh sağlığında derin yaralar açan kalıcı bir travma olduğunu görüyoruz.
Türkiye’de son 5 yılda gündemde yer alan vakalara bakıldığında, bu duruma maruz kalan öğrencilerin akademik başarılarının düştüğü, gruptan dışlanma, siber zorbalık, fiziksel ve sözel taciz yaşadıkları bildirilmiştir. Susma nedenleri arasında kimsenin ona inanmayacağı, öğretmenlerin önemsemeyeceği, şikayetler nedeniyle daha fazla şiddet görme endişesi yer almaktadır.
Çünkü, okullarda uygulanan klasik ceza yöntemleri (uyarı, kınama, uzaklaştırma) akran zorbalığını azaltmak yerine daha gizli ve organize olmasına neden oluyor.
Amerikan Psikoloji Derneği (APA):
Zorbalık uygulayan öğrencilerin cezai yaptırıma uğrasa bile aynı davranışların 3-6 ay gibi bir zamanda tekrarlandığını ve yüksek düzeyde azalmadığını belirtiyor.
Ülkemizde akran zorbalığına karşı bakış açısını değerlendirdiğimizde bu durumun öğrenci ve ebeveyn kültürünün içinde normalleştirildiğini görüyoruz. Öğretmen ve yöneticilerin “çocuklar arasında doğaldır” yaklaşımları, empati, iletişim ve arabuluculuk eğitiminin çocuk ve ebeveynlere de verilmemiş olmasından kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Cezalar ise davranışın nedenleri göz ardı edilerek sonucuna göre verilmektedir.
Ebeveynler, ergenlik döneminde çocukların sessiz çığlıklarını duymakta genellikle geç kalmaktadırlar. Psikolojik olarak yorumlayacak olursak ailelerin koruyucu ama otoriter olmayan, iletişimi yüksek bir tavırda yaklaşılması zorbalığın etkilerini önleyici olabilmektedir.
Akran zorbalığının yıkıcı etkilerini azaltmak için MEB, ebeveyn, yönetim ve öğretmenler işbirliğinde olmalıdır. Verilecek cezalar caydırıcı olmalıdır. Çocuklar ve gençler sosyal aktivitelere, spora, fiziksel aktivitelere katılım sağlamalıdır. Sporun hem eğitici hem de iyileştirici bir araç olarak kullanılabileceği unutulmamalıdır.
Sporun bilimsel olarak çocuklar üzerindeki etkileri ise sosyal bağları, empati yeteneğini geliştiricidir. İç disiplin sağlama ve sınır koyma becerisini güçlendirmektedir. Kapsayıcı spor politikalarının planlanması geleceğimizi kurtarabilme potansiyeline sahiptir.
Sonuç olarak:
Spor → İyileştirir
Ceza → Yetmez
Kültür değişimi → Mecburidir
DOÇ. DR. PELİN AVCI
Daha önce mobinge uğrayan akademisyenlerin sesi olmaya çalışmıştım. Bu yazımda ise gizli mobingi kanunlara dayandırmaya çalışan, ancak yandaş ya da güçlerinin yetmediklerine karşı sessiz sinema oynayanların psikolojilerinin altında yatan sır perdesini aralamayı uygun gördüm. Bu konuda devlet yetkililerimiz, üniversite rektörlerimiz gerekli önlem ve uygulamaları uygulamak için titizlikle konuyla ilgilense de ne yazık ki yönetim kademelerine gelenlerin yetkiyi kişisel hırsla kullanması, üst birimlere karşı problemlerin ulaştırılmasının engellenmesi gibi durumlar yaşanabiliyor. Sessiz mobing vakaları artarken sadece “kurum içi çekişme” durumunun ötesinde ciddi psikolojik şiddet durumunun ortaya çıktığını da görüyoruz.
“Bazı yöneticilerin gücü kaybetme korkusu o kadar yüksek düzeyde ki, farklı fikirleri bir tehdit unsuru olarak algılayabiliyor.”
Uzmanlara göre yöneticilerin “koltuk bağımlılığı” eğiliminin ardında güçlü bir psikolojik mekanizma bulunuyor. Ayrıca makam ve imza yetkilerinin beyinde dopamin etkisi yaratarak, tıpkı bir bağımlılık gibi kişileri etkilediği belirtiliyor. Narsistik eğilimleri olan bireylerin koltuk sevgisi daha da ileri boyuttadır. Eleştiriye kapalı olma, çalışanları küçümseme, kazanılan başarıları sadece yandaş ise takdir edebilme, kendine mal etme, yandaşların hırslarının etkisi altına girerek adalet duygusunu yitirme gibi davranışlar sıklıkla görülmektedir. En tehlikeli olan durum ise bu süreçlerin sessizlik içinde, arkada hiçbir iz bırakmadan yapılmasıdır. Sessizlik kültürü de akademisyenlerin üst yönetimden korktukları ve şikayet mekanizmasının adil işlememesinden kaynaklı olarak hala varlığını sürdürüyor. Mobing hikayeleri incelendiğinde makam kazanmak sadece akademik olarak bir görev değil, statü kazanmak, prestij elde etmek ve kimlik oluşturmakla ilişkilendirilir.
Bu da: Koltuk = Güç = Kimlik olarak algılandığından bazı yöneticiler için koltuk kaybı kimlik kaybı olarak algılanmaktadır.
Dünyada etkili akademik liderlik özelliklerine baktığımızda ise koltuğunu güç göstergesi olarak görmek yerine sorumluluk ve vatan sevgisi ile üstün karakteristik özellikler sergileyenler de vardır. İnsancıl olan bir yönetici aslında o koltukların geçici olduğunu bilerek görev süresi dolduğunda mobing yaptığı meslektaşlarıyla aynı seviyede olacağını, yüz yüze bakacağını da bilir.
Veeeee en önemlisi de “Yönetici olmak, parlayan insanların arasında sönmemeyi bilmektir, ekip olabilmektir.”
DOÇ. DR PELİN AVCI
Türkiye’de ve dünyada bilimin yuvası olan kurumlar içinde yaşanan kriz giderek görünür hale geliyor: akademik mobing. Araştırmalara göre akademik personelin yaklaşık %4o’ı kariyerlerinin bir döneminde mobinge maruz kalmışlardır. Bu durum ise üniversitelerin “özgür düşünce” ortamına taban tabana zıt bir yaklaşımdır.
Bilimsel veriler ışığında Türkiye’de akademisyenlerin %36’sının mobinge uğradığını ancak %70 oranının bu durumda bir şikâyette bulunamadığını göstermektedir. Avrupa Üniversitelerinde ise bu oran %42 iken, kadın akademisyenlerin, erkeklere göre %50 daha fazla mobinge maruz kaldıkları bilinmektedir.
Mobingin en yaygın biçimleri akademik itibarı zedeleme, yayın baskısı ve engellemeler, idari tehditler, iftiralar, sosyal izolasyon, taraf olmaya zorlama, kadro tehdidi ile meslek arkadaşlarıyla arayı açmak olarak sıralanabilir.
Mobinge uğrayan akademisyenlerde tükenmişlik sendromu, depresyon ve kaygı bozukluğu oranları ciddi bir boyuta ilerlemektedir. Daha uzun vadeli bir süreçte yıpratılan akademisyenler bilimsel verimlilik açısından düşme eğilimdedirler. Mobinge uğrayan akademisyenlerin %20 oranında kesimi akademiden ayrılmanın doğru bir karar olduğunu düşünmektedir. İmkânı olanlar için ise kurum değişikliği çareler arasında yer almaktadır.
“Odamı değiştirdiler, derslerim iptal edildi, bilimsel çalışmalarıma engel olundu…” bu sözler görevinden istifa eden bir akademisyene aittir. Sessizce susturulan, tehdit edilen, görünmez bariyerlerle engellenen yüzlerce akademisyen var. Özellikle kadın akademisyenlere uygulanan bu durum cinsiyet ırkçılığını da gündeme getirmektedir.
Avrupa’da birçok üniversitede “anti-bullying” politikaları mevcuttur. Almanya’da “Mobing- Hotline” hattı bulunmaktadır. YÖK’ün etik yönetmelikleri mobingi dolaylı olarak tanımlasa bile bu zihniyetteki insanların temizlenmesine yönelik daha somut adımların atılması gerekliliği elzem bir konu haline gelmektedir. Bu işlerle akademisyenlerin vakitlerini almak ise devlete hizmet edilmesinin önünde kasıtlı engellemelerde bulunmak demektir. Bu konuda ciddi önlemler alınması bilimin gelişimi açısından önemlidir. Üniversiteler özgür düşüncenin hâkim olduğu, farklılıklara saygı duyulan, eleştirel düşüncenin bilim ile yoğurulduğu bir kurumdur. Bu kurumlarda öncelik eğitim ve bilim olmalıdır. İnsanların özel yaşantıları, ırkları, cinsiyetleri, inançları üzerinden ayrımcılık yapılmamalıdır. Üniversitelerde düzenlenecek mobing farkındalık eğitimleri ve mobingle mücadele ofislerinin kurulması akademi için olumlu bir süreç olacaktır.
DOÇ. DR. PELİN AVCI