48,7543$%0,08
55,9992€%-0,08
65,3125£%0,11
6.865,89%0,94
11.195,00%0,66
44.624,00%0,66
4.378,39%0,85
%
13:03
24 Temmuz 2026 Cuma
Okullarda hijyen
Hakaret suçu nedir? Hakaret suçuna ilişkin bilinmesi gerekenler
İmar kirliliğine neden olma suçu nedir?
Kademeli emeklilik bekletilemez!
COP31 Antalya’ya geliyor: Asıl sınav zirveden sonra başlayacak
Modern insan neden sürekli aç?
Geçtiğimiz günlerde bir meslektaşımla sohbet ederken, kendisine çok ilginç gelen bir gözlemini paylaştı. Sosyal medyada dolaşan bir komplo teorisine inanmış bir tanıdığından söz ediyordu. Bahsettiği kişi üniversite mezunuydu, mesleğinde başarılıydı ve entelektüel merak sahibi biriydi. “Nasıl olur?” diye sordu. “Bu kadar eğitimli biri buna nasıl inanabilir?”
Aslında bu soru, içinde yaşadığımız çağın en önemli sorularından biri olabilir.
Çünkü dezenformasyonla ilgili yaygın varsayımımız hâlâ şu: “Yanlış bilgiye daha çok bilgisiz, eğitimsiz ya da yeterince zeki olmayan insanlar inanır.” Oysa araştırmalar uzun zamandır bunun o kadar da basit olmadığını gösteriyor. Komplo teorilerine, manipülatif içeriklere veya sahte haberlere inanmak yalnızca bilgi ya da eğitim eksikliğiyle açıklanabilecek bir durum değil. Hatta bazen yüksek eğitim ve yüksek bilişsel kapasite, kişiyi yanlış inanışlardan korumak yerine onları daha güçlü ve daha akıllıca savunmasına yol açabiliyor.
Bu ilk bakışta paradoks gibi görünüyor.
Ancak insan zihninin çalışma biçimine baktığımızda tablo netleşiyor.
Uzun yıllar medya okuryazarlığını, bireylerin haber ve bilgi kaynaklarını değerlendirme, medya içeriklerine eleştirel yaklaşabilme becerisi olarak tanımladık. Öğrencilere kaynak kontrol etmeyi, haber sitelerini karşılaştırmayı ve bilgiyi doğrulamayı öğrettik. Bunlar bugün de son derece önemli beceriler. Fakat dijital çağın yeni gerçekliği, sorunun yalnızca içerikte değil, içeriği işleyen zihinle de ilişkili olduğunu gösteriyor.
İnsan beyni gerçeği bulmak için tasarlanmış kusursuz bir sistem değil.
Aksine, hızlı karar vermek ve enerji tasarrufu sağlamak için evrimleşmiş bir organ.
Psikolojide “doğrulama yanlılığı” olarak adlandırılan eğilim bunun en bilinen örneklerinden birini oluşturuyor. İnsanlar mevcut inançlarını destekleyen bilgileri daha kolay kabul ederken, bu inançlarla çelişen bilgileri daha sert sorgularlar. Kısacası çoğu zaman gerçeği aramak yerine haklı çıkmanın peşine düşeriz.
Dijital platformlar ise tam olarak bu zayıf noktaya hitap ediyor.
Sosyal medya şirketlerinin temel hedefi kullanıcıyı mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmak. Bunun yolu da dikkat çekmekten geçiyor. Dikkat çekmenin yolu ise çoğu zaman öfke, korku, şaşkınlık ve kutuplaşma yaratmaktan…
Bu nedenle algoritmaların ödüllendirdiği içerikler ile toplumun ihtiyaç duyduğu içerikler her zaman aynı değil.
Hakikat çoğu zaman sıkıcıyken, örneğin öfke son derece paylaşılabilir bir içerik unsuru olabiliyor.
Bir haberin doğru olması, viral olması için yeterli değil; ama insanları kızdırması veya korkutması çoğu zaman yeterli oluyor.
Bu noktada geleneksel medya okuryazarlığı yaklaşımının sınırlarına ulaşıyoruz. Çünkü yapay zekâ destekli içerik üretiminin yaygınlaştığı bir dönemde her yanlış bilgiyi tek tek doğrulamak mümkün görünmüyor. Bugün birkaç dakika içinde yüzlerce sahte görsel, video veya haber üretilebiliyor. Yakında bu sayı çok daha yüksek olacak.
Dolayısıyla asıl mesele, bütün yanlış bilgileri temizlemek değil; insanların bu bilgilere neden inandığını anlamak.
Burada yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var: Bilişsel medya okuryazarlığı.
Bu yaklaşım, yalnızca içeriği değil, içeriği değerlendiren zihni de merkeze alıyor. İnsanlara hangi haberin doğru olduğunu öğretmek kadar, kendi bilişsel zaaflarını tanımayı da öğretmeyi amaçlıyor. Çünkü dezenformasyonun en güçlü silahı bilgisizlik değil; insan zihninin kestirme yolları.
Belki de kendimize sormamız gereken soru değişmeli.
“Bu haber doğru mu?” sorusu elbette önemli, ama artık tek başına yeterli değil.
Bunun yanına başka bir soruyu eklememiz gerekiyor: “Bu habere neden inanmak istiyorum?”
Demokratik toplumların geleceği biraz da bu sorunun cevabında saklı aslında. Çünkü ortak gerçeklik duygusunu kaybetmeye başladığımız bir çağda, insanların doğrulukla kurduğu ilişkinin nasıl şekillendiği çok önemli.
Medya okuryazarlığının geleceği, ekranlara bakmaktan çok, ekranlara bakan zihni anlamaktan geçiyor.
Yapay zekâ çağında asıl mücadele doğru bilgi ile yanlış bilgi arasında olmayacak. İnsan zihni ile onu yönlendirmek isteyen sistemler arasında olacak.
Belki de gelecek kuşaklar özgürlüğü, sansürün olmamasıyla değil; kendi dikkatlerini, muhakemelerini ve meraklarını dışarıya devretmeden yaşayabilme kapasitesiyle tanımlayacak.
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY-ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ DEKANI
Modern hayatın en sessiz dönüşümlerinden biri, evlerin içine yerleşen ekranların ilişkilerimizin ritmini de değiştirmesi oldu.
Birbirine “iyi geceler” demeden önce son kez Instagram’a bakan çiftlerin çağında yaşıyoruz. Evin içinde internet çekim gücü yükselirken, bazen kalpler arasındaki sinyal zayıflıyor.
Eskiden evlilikler büyük kavgalardan çatırdıyordu. Şimdi küçük dikkat dağınıklıklarından aşınıyor. Kimse dramatik bir terk ediş yaşamıyor belki ama herkes birbirinden biraz çekiliyor. Yavaş yavaş. Parmak uçlarıyla.
Belki de dijital çağın en büyük trajedisi, her şey aşırı görünür olurken yanı başımızdaki kişiyi görememek.
Başkalarının yaşamını elimizdeki dikdörtgenden sürekli izlerken sosyal medyanın dayattığı karşılaştırma rejimi nedeniyle kendi gerçeğimizden duyduğumuz tatminsizlik her gün biraz daha artıyor. Çünkü kimse günlerdir birbirleriyle tek bir kelime etmemiş, gerçek bir an paylaşmamış eşleri paylaşmıyor. Kimse ekonomik kaygı yüzünden birbirine sertleşen ses tonlarından bahsetmiyor. Kimse aynı evin içinde günlerce birbirine küskün dolaşmayı “hikaye”leştirmiyor. Kimse “Bugün birbirimizi hiç anlamadık” diye fotoğraf koymuyor. Sosyal medya paylaşımları hep ultra romantizm, kesintisiz eğlence, haz ve tatmini anlatıyor. Herkes Tayland’da filler üstünde, Paris’te el ele, Kuzey ışıkları altında sarmaş dolaş. Sosyal medya kullanıcıları başkalarının sahne ışıklarını, kendi evinin karanlık mutfağıyla karşılaştırıyor. Oysa algoritmalar hayatın kendisini değil reklam afişlerini gösteriyor.
Dijital platformların sunduğu seçenek bolluğu yanılgısı ilişkileri yavaş yavaş zehirlerken sadık kalmak zorlaşıyor. Artık sadakat sadece bedensel değil; dikkatle ilgili bir mesele. Kiminle ilgilendiğin, kime baktığın, kimin hayatına zihinsel enerji ayırdığınla ilgili.
Ve belki de ilk kez tarihte insanlar aynı anda hem aşırı bağlı hem aşırı yalnız. Aynı evin içinde birbirlerine reels gönderen ama göz göze gelmeyen çiftlerden bahsediyoruz. Birbirlerinin şifresini bilip ruhundan bihaber olanlardan. Sürekli erişebilme ihtimali, özlemi ortadan kaldırırken gerçek bir kavuşma da imkânsız hale geliyor.
Bir kadın düşünün. Eşi onun paylaştığı fotoğrafı görüyor. Sosyal medya hikayesini görüyor. Yeni saçını, kıyafetini görüyor. Ama yorgunluğundan bihaber. Günlerdir içinde biriken kırgınlığı görmüyor. “İyiyim” derken sesindeki çatlağı duymuyor. Çünkü artık insanlar karşısındakinin gözüne değil birbirinin ekran yüzüne bakıyor.
Bir adam düşünün. Eşi onun gün içinde LinkedIn’de ne paylaştığını biliyor, Instagram’da kimi takip ettiğini biliyor, hangi videoya güldüğünü biliyor. Ama korkularını görmüyor. Başarısız hissettiği anları bilmiyor. Sessizce çöken özgüvenini fark edemiyor. Çünkü modern evliliklerde bilgi artarken temas azalıyor.
Artık hiçbir masada eşimizle yalnız değiliz. İkimiz telefonlarımız ve görünmez izleyicilerimiz hep beraberiz. Dijital çağ evlilikleri de sürekli sergilenmesi gereken birer performansa dönüştürüyor. Eşler birbirlerine alkışlar, emojiler kalpler gönderirken gerçek bir paylaşım, dikkat yok.
Ama dijital ekranlarda herkes aşık.
Herkes zarif.
Herkes duygusal olarak olgun.
Herkes birbirine alan tanıyor.
Herkes doğru iletişim kuruyor.
Sanki dünya, kişisel gelişim kitaplarının içinden çıkmış çiftlerle dolu.
Böyle olunca insan kendi ilişkisinin nefes alan, terleyen, yorulan gerçekliğinden utanmaya başlıyor. Çünkü gerçek hayat her zaman estetik değildir. Gerçek yakınlık kusurlarıyla vardır. İnsan sevdiği kişinin yanında bazen huysuz olur, bazen susar, bazen de kırıcı olur. Yakınlık biraz da insanın makyajsız halidir.
Fakat sosyal medya çağında ilişkiler bile makyajlı dolaşıyor.
Bir akşam eşinizle güzel vakit geçiriyorsunuz diyelim. Eskiden o anın içinde kalırdınız. Şimdi zihnin bir köşesi şöyle fısıldıyor: “Bunu paylaşsak mı?” Çünkü artık deneyim yaşamıyoruz yalnızca; deneyimin seyredilebilir versiyonunu da üretiyoruz. İşte tam burada evlilikler sessizce yoruluyor. İlişkiyi yaşamakla onu sergilemek arasındaki ince çizgide…
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY – ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ
Okullar açıldı. Bugünlerde çocuklu evlerde yine alışılagelmiş sahneler oynanıyor. Ebeveynler çok kararlı bir tutum içerisinde kurallar belirliyor. Çocuklar başlarını sallayarak yine sözler veriyor; “Okul zamanı sosyal medya, dijital oyunlar azalacak. Ekranlar değil kitaplar öne çıkacak. Bu yıl gerçekten çok farklı olacak.” Her yıl böyle olmuyor mu? Bu kurallar ilk haftalarda ödevler, dersler henüz rayına oturmadı diye kırılıyor, sonra zaten başka bahaneler büyük bir başarıyla devreye sokuluyor. Anne- babalar bir süre dayanıyor, sonra bir yorgunluk ve yılgınlık çöküyor. Nihayetinde çocuklar her gün uzun saatlerini dijital dünyada geçirmeye devam ediyor.
Gerçi onlara hak vermemek elde değil. Bir yanda zorlu ders ve sınavlar, özellikle şehir yaşamında okula gidip gelmenin bile başlı başına insanı tüketen bir rutin olması… Bir yanda dijitaldeki renkli dünya, enerjik görüntüler, can sıkıntısına yer bırakmayan, sürekli akan ve yediden yetmişe herkesi kendisine çeken ve bağımlılık yaratan içerikler…
Peki çocukların bu teknolojileri kullanmaları onların yararına değil mi? Sonuçta dijital teknolojilerle haşır neşir oluyorlar, çağı yakalıyorlar ve üstüne üstlük onların da çeşitli hakları ve özgürlükleri var. Bu dünyadan onları mahrum bırakmak ne kadar doğru? Ya da mahrum bırakmayacaksak da sınırı nerede ve nasıl çizeceğiz?
Öncelikle dijital medya okuryazarı olmakla, bu dünyanın içerisinde kaybolmak arasındaki farkı ele almalıyız.
Dijital medya okuryazarlığı çocukların dijital dünyada güvenli, bilinçli hareket etme becerileri kazanmaları, bu mecraları kendilerini geliştirecek, doğru bir şekilde ifade edecek şekilde kullanmayı bilmeleri, karşılarına çıkacak içeriklere karşı eleştirel yaklaşabilmeleri anlamına geliyor. Sosyal medya mecraları, dijital oyunlar çocukların belirli yetenek ve becerilerini geliştirmeye katkı da sunabilir, kontrolsüz ve sınırsız kullanımda onları tehlikelere ve olumsuz deneyimlere de sürükleyebilir.
Ödevlerini araştırmalarını yaparken çocuklar internetten çok verimli şekilde yardım alabilirler ama bu ancak doğru ve güvenilir kaynaklarla, dezenformatif ya da hatalı içerikleri ayırt etmeyi bilebilirlerse mümkün olabilir. Sosyal medya mecralarını var olan sosyal ilişkilerini güçlendirmek ve sürdürmek için bir araç olarak da kullanabilirler, kötü niyetli kişilerin tuzağına açık hale gelerek kişisel bilgilerini açık edip güvenlik sorunlarıyla da karşılaşabilirler. Siber zorbalığa da maruz kalabilirler; hepimiz “benim çocuğum yapmaz” diye içimizden geçirsek de başkalarına siber zorbalık da yapabilirler.
Arama motorlarında karşılarına çıkan ilk linke tıklayarak ve buldukları içerikleri kopyalayarak ödev yapmaya çalıştıklarında çevrimiçi dünyadan yararlanmış değil zarar görmüş oluyorlar. Bu ne öğrenmeyi getiriyor ne de analiz etme kabiliyetini geliştiriyor. Saatlerce bilgisayar başından kalkmadan dijital oyunlara dalarak çağı yakalamış değil, ruhsal ve bedensel sağlıklarını riske atmış oluyorlar. Ekran başında geçirilen uzun saatler; hareketsizlik, uyku sorunları, odaklanma problemleri ve sosyal izolasyon gibi pek çok olumsuz duruma kapı aralıyor. Çocuklar Tik Tok’a dalarken saatin tik takları duyulmaz oluyor.
Sosyal medya mecraları, dijital oyunlar ya da mobil aplikasyonlar… Bunların hemen hemen hepsi ticari amaçlarla kurulmuş yapılar ve hedefleri kullanıcıları kendilerine bağlamak, mümkün olduğunca daha fazla zaman almak, kullanılmak. Bunu mümkün kılmak için insan psikolojisi ve nörobilimin sağladığı bilgileri de seferber ederek sürekli yeni sinsi ve etkili yöntemler buluyorlar. Sosyal medya kumar makinelerine benzer bir mantıkla çalışıyor. Her kaydırmada yeni ve ne olduğu kaydırmadan bilinemeyecek yeni bir bildirim, bir içerik, yeni bir fotoğraf veya video karşınıza çıkıyor. Bu sistem dopamin düzeylerini hedef alıyor, çünkü yaşanan belirsizlik ve ödüle ulaşma hissi bağımlılık yaratıyor. “Acaba şimdi karşıma ne çıkacak?” sorusuyla sürekli kaydırma ve platformlarda gittikçe uzayan sürelerle vakit geçirme çocukları bu platformlara kilitliyor.
Sosyal medya platformları, toplumsal sorumluluk, yetişkin ve çocuklardan oluşan kullanıcı kitlesinin yaşayabileceği potansiyel tehdit, sorun ve tehlikeleri bertaraf etmekte hep geriden geliyorlar. Hatta şöyle söylemek daha doğru, bu konularda bir skandal patlamadıkça, ciddi bir toplumsal tepki oluşmadıkça kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.
Peki ne yapmak gerekiyor? Ebeveynler, öğretmenler, gelecek nesle karşı sorumluluk hisseden yetişkinler olarak ne gibi adımlar atabiliriz?
Önceliğimiz çocukları dijital dünyanın riskleri konusunda bilinçlendirmek olmalı. Küçük yaşlarda sosyal medya mecralarında hesap açmaları platformların kurallarına da uymuyor. Fakat pratikte çok küçük yaştan itibaren çocukların sosyal medyada boy gösterdiğini biliyoruz. Bu noktada ebeveynlerin sıkı denetimi şart. Çünkü küçük yaştaki çocuklar neyi paylaşmanın doğru olup olmadığından bihaberler. Kendilerini çeşitli risklere atacak akımların ya da veri hırsızlığının kurbanı olabilirler.
Bu nedenle küçük çocukları ekranla baş başa bırakmamalı, kullanım sürelerine sınırlar koymalı, ama en önemlisi örnek olmalıyız. Yasaklayıcı bir tutum sergileyerek değil, nedenlerini anlatarak, birlikte alternatifler üreterek ve bu kararı demokratik şekilde alarak ilerlediğimizde başarıya ulaşma şansımız yükseliyor.
Daha büyük çocuklar, ergenler sosyal medyada hesap açacaklar. Bunun pek istisnası yok. Bu noktada dijital okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi önemli. Dijital dünyada karşılarına çıkan içeriklere eleştirel bir gözle bakmayı bilmeli, bu dünyanın taşıdığı risklerden haberdar olmalılar. Hem evde hem de okulda çocukları bu konuda donanımlı hale getirmeliyiz. Dijital okuryazarlık artık müfredatta zorunlu bir ders olarak yer almalı ve çok küçük sınıflardan başlamalı.
Medya okuryazarlığı sadece bireysel değil, toplumsal bir sorumluluk olarak görülmeli. Dolayısıyla kamu spotları ve bilgilendirici seminer, çalıştay ve etkinliklerle bu konudaki toplumsal bilinç artırılmalı.
Dijital platformlar ise sadece kullanıcı bağımlılığı üzerinden kazanç sağlayan işletmeler gibi davranma özgürlüğüne sahip olmalılar. Topluma karşı sorumluluk almak zorundalar. Özellikle çocuk kullanıcıların güvenliği, mahremiyeti ve psikolojik sağlığı konusunda daha şeffaf, daha etik ve daha denetlenebilir politikalar uygulamalılar. Kullanıcılar olarak bunu onlardan yüksek sesle, sürekli ve hep birlikte talep etmeliyiz.
Çocuk ve dijital dünya bir araya geldiğinde daha yazacak, söyleyecek çok söz var. Olmalı da. Çünkü çocuklar bu dünyanın içerisinde doğup burada büyüyor ve gelecekleri de burada şekillenecek, bu mecraların etkilerini taşıyacak. Çünkü çocuklar dijital dünyada sadece içerik tüketicisi değil, burada aynı zamanda kimlik inşa ediyor, değerler sistemini benimsiyor ve sosyal ilişkiler kuruyorlar. Bu nedenle dijital çağda çocukların korunması ve güçlendirilmesi yalnızca ebeveynleri ilgilendiren bir konu değil, geleceğin toplumsal yapısını da şekillendirecek stratejik bir sorumluluk. Bu sorumluluğu ebeveynler, eğitim kurumları, sosyal politika yapıcıları ve dijital platformlar birlikte yüklenmeli.
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY
“Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa?” diye soruyordu Can Yücel Sevgi Duvarı şiirinin ilk dizelerinde. Bugün bu soru sosyal medyada yalnızlığını gidermek isteyen milyonlarca insan için geçerliliğini koruyor. Adı üstünde “sosyal” medya: İnsanların bir araya gelmesine, birlikte bir şeyler yapmasına fırsat yaratacak platformlar… Peki gerçekten öyle mi? Yoksa bu mecralar yalnızlığımızı biraz daha görünmez kılarak derinleştiriyor mu?
Sosyal medya ağlarıyla örülü bu çağda, insani bağların yerini “bağlantılar” aldı. Facebook’a, Instagram’a bakarsak yüzlerce, hatta binlerce “arkadaşımız” var. Ama bu ilişkiler klasik anlamda bir arkadaşlığın yerini tutabilir mi? Araştırmalar, ekran üzerinden kurduğumuz bağlar arttıkça, emek ve zaman isteyen dostlukların azaldığını söylüyor. Sosyolog Sherry Turkle, Alone Together (2011) adlı kitabında bu durumu “birlikte yalnızlık” olarak tanımlıyor. İnsanlar sürekli bağlı, ama gerçek yakınlık kurmakta zorlanıyor. Hepimiz yıllardır tanıdığımız insanları, okuldan veya işten arkadaşları, bir şekilde yollarımızın kesiştiği herkesi sosyal ağlarımıza ekledik. Onların tatilde nereye gittiğini ne yiyip ne giydiğini biliyoruz; ama bütün bunlar bize gösterilenlerle sınırlı. Bir “beğeni”, bir “emoji”, bir “iyi ki doğdun” mesajı… ama yüz yüze yarım saatlik bir sohbet bile yıllarca ertelenebiliyor. “Bir ara mutlaka karşılıklı bir kahve içelim” mesajları hiçbir zaman tutamayacağımız sözler haline geliyor. İnsan ilişkilerine dair kolektif bir çabasızdık ve yılgınlık içerisindeyiz.
Her şeyin hıza teslim olduğu bir çağda, ilişkilerimiz de bu tempodan nasibini aldı. Şehirlerin gürültüsü ve üzerimize çöken yorgunluk, belirsizliklerle dolu hayatlar, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar ve hiçbir şeye hiçbir yere yetişememe hali… Günlerimiz dakikalar, haftalarımız günler, yıllarımız aylar gibi çabucak geçip gidiyor. Derinlikli sohbetlere, uzun soluklu dostluklara, kalıcı ilişkiler kurmaya zamanımız da enerjimiz de kalmıyor. Telefon rehberimiz dolu, sosyal medya listelerimiz de… ama bir gün ansızın başımız sıkışsa gerçekten arayabileceğimiz kaç kişi var? İşte bu soruya cevap vermek için düşünürken insanın içini kaplayan ürperti, modern çağın üzücü gerçeğini fısıldıyor: Kalabalık yalnızlık.
Psikoloji literatürü, sosyal medya mecralarındaki arkadaşların sayısal bolluğunun niteliksel bir karşılık taşımadığını vurguluyor. Oxford Üniversitesi Evrimsel Psikoloji bölümü öğretim üyesi Robin Dunbar’ın ünlü “Dunbar sayısı” teorisine göre, insan zihni aynı anda 150 civarında sosyal ilişkiyi sağlıklı biçimde sürdürebiliyor. Oysa sosyal medya profillerimiz bu sınırı çoktan aşmış durumda. Yani elimizde çok sayıda isim var, fakat bunların sadece çok azı gerçekten “arkadaş”. Nitelik niceliğin gölgesinde kayboluyor.
Üstelik bu durum sadece genç kuşaklara özgü değil. İleri yaşlı bireyler bile sosyal medyanın akışına kapılmış durumda. Bu özellikle şaşırtıcı, çünkü ömrünün büyük kısmını internet olmadan geçirmiş, karşılıklı sohbetin, kalabalık buluşmaların, misafirliğin komşuluğun tadını bilen bir nesilden bahsediyoruz. Buluşmalar yerini emoji değiş tokuşlarına bıraktı. Şehirlerde çoğu zaman komşuların ismi dahi bilinmiyor. Yani mesele yalnızca Z kuşağının meselesi değil; bu, toplumsal bir dönüşüm.
Hatırlarsanız Türk Dil Kurumu da 2024 yılının kelimesini “kalabalık yalnızlık” olarak ilan etmişti. Gündelik yaşamda toplumda artan “kalabalık yalnızlığı” gözlemlemek zor değil. Metroda, otobüste yan yana oturan insanların her biri kendi telefonuna gömülmüş durumda. Kafelerde, restoranlarda aynı masalarda oturan herkes ayrı bir ekrana bakıyor. Geçici bağlantıların, kırılgan ve kolay koparılabilir insan ilişkilerinin çağındayız. Modern insanın yalnızlığı, kalabalıkların içinde yaşanan, dışarıdan fark edilmesi güç bir yalnızlık. Teoride binlerce kilometre ötedeki biri için bile her an ulaşılabiliriz ama pek azımıza gerçekten ulaşılabiliyor. Yan yana olmanın önemi unutulmaya yüz tuttu; aynı anda çevrimiçi olmak yeterliymiş gibi geliyor. Oysa insan, doğası gereği bağ kurmak ister. Güvenmeyi göze almak, ötekine yaklaşmak, içini dökmek ve bunu yaparken insani sıcaklığı hissetmek, tercihten öte, bir ihtiyaçtır.
Buraya kadar okuyanlar “Peki sosyal medyanın insan ilişkileri açısından olumlu etkileri hiç mi yok?” diye sorabilir. Elbette bu teknolojiler zaman ve mekân engellerini ortadan kaldırarak iletişimi çok kolaylaştırıyor. Sosyal medya sayesinde yeni topluluklar oluşuyor. Özellikle göçmenler, azınlık grupları, marjinalleştirilmiş bireyler çevrimiçi ağlarda dayanışma imkânı buluyor. Fakat bu tür bağların kalıcı ve derin bir ilişkiye dönüşebilmesi için hâlâ “fiziksel” temasın, ortak mekânların, yan yana geçirilen zamanların yerine konulabilecek bir şey yok. İnternet teknolojisi ve bu teknoloji sayesinde ulaştığımız sosyal medya mecralarını insani ilişkileri geliştirmek, kesintisiz şekilde iletişim kurmak ve samimiyeti ilerletmek için kullandığımızda faydalı oluyor. Yüz yüze ilişkilerin yerine bir alternatif olarak düşündüğümüzde ve bunu bir alışkanlığa dönüştürdüğümüzde ise yalnızlık baş gösteriyor. Çünkü hiçbir bildirim sesi, bir dostun sesini duymanın yerini tutmuyor.
Yalnızlık giderek büyüyen bir problem. Dünya Sağlık Örgütü 30 Haziran 2025’te yalnızlıkla ilgili yeni bir rapor yayımladı. Örgüt yalnızlığı ciddi bir sağlık riski olarak görüyor. Raporda sosyal izolasyon ve yalnızlığın yaygın olduğu ve sağlık, iyi oluş ve toplum üzerinde ciddi ancak yeterince fark edilmeyen etkiler yarattığı vurgulanıyor. İngiltere ve Japonya’da bu sorun hakkında çözüm arayışları ve hizmetlerin sistematik hale getirilmesi hedefiyle yalnızlık bakanlıkları kuruldu. Bu gelişmeler yalnızlığın bireysel değil toplumsal bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Ama çözülemez değil. Bu nedenle en yakınlarımızla ilişkilerimizi sosyal medya takiplerine, emoji değiş tokuşuna indirgemeden yeniden yan yana gelmenin ve birbirimizin gözlerine bakmanın yollarını bulmamız gerekiyor. Çünkü gerçek hayat ekranların ötesinde akıyor.
Prof. Dr. Gül Esra Atalay
Sosyal medyada herkes olduğundan farklı görünüyor. Filtrelerle güzelleşiyor, kendilerini olduklarından daha mutlu, daha akıllı, daha zengin daha iyi gösteriyor. Ama bunları yapanlar hep başkaları… Asla biz değiliz. Onlar samimiyetsiz, gerçekdışı, sinir bozucu derecede mükemmel paylaşımlar yapıyor; ama biz doğalız. Peki bu gerçekten doğru mu?
Hepimiz haklı olamayacağımıza göre burada ufak bir sorun var.
Ahlaki üstünlük yanlılığı ya da yanılgısı kendimizin çoğu insandan daha ahlaklı, daha iyi kalpli, daha dürüst, genel olarak daha pozitif özelliklere sahip olduğumuza dair yaygın bir yanılgıya işaret ediyor. Bu aslında abartılmadığı sürece normal ve sağlıklı bir süreç; çünkü benliği yüceltme motivasyonuyla ilgili, ve öz saygımızı korumaya yarıyor. Özsaygısı yüksek bir bireyin kendisiyle ilgili olumsuzdan çok olumlu tutumları olur. Bu da hayata daha pozitif bir bakışla bakmaya yarar, zorlukları aşabilecek güce ve yeteneğe sahip olduğuna, yola devam edebileceğine dair inancı besler ve gereklidir.
Fakat gerçekçi bir benlik algısı ve ayakları yere basan bir özsaygı, gelişime açık yanlarımızı, hatalarımızı görmemize yarar ve daha iyi olmamızı sağlayacak şey, aslında budur.
Bu nedenle kendimize, davranışlarımıza, alışkanlıklarımıza da eleştirel yaklaşmayı da bilmek önemli.
Sosyal medya çağında hepimiz kendi filmimizin başrol oyuncusu gibi hissediyoruz. Instagram ve benzeri ağlar bizi her gün, her an kendi “hikayelerimizi” paylaşmaya davet ediyor. YouTube adından da anlaşılabileceği gibi, ana aktörün “siz”, yani biz olduğumuz bir yeni televizyon deneyimi vaadiyle kuruldu. Tiktok’ta herkes birer aktör, şarkıcı, komedyen, dansçı… Bu mecralarda kendimizi, yaşam alışkanlıklarımızı, fikirlerimizi, hayatımızı, bazen de mahremimizi sergiliyoruz. Profil fotoğrafından paylaşılan içeriklere kadar her şey izlenim yönetiminin bir parçası. Sosyolojinin en önemli isimlerinden Erving Goffman toplumsal yaşamı bir tiyatro sahnesine benzetiyor. Bu teoriye göre her gün hepimiz başkalarıyla her karşılaştığımızda rollerimize bürünüyor, başkalarının bizi bizim istediğimiz şekilde, olumlu bir biçimde görmeleri, tanımaları için izlenim yönetimi yapıyoruz.
Sosyal medya mecraları bugün diğer kullanıcılarla bir araya gelmemize, görünür olmamıza imkan tanıdığı için, izlenim yönetimi bu mecralar üzerinden de yürüyor. Çevrimiçi izlenim yönetimi yaparken, Carl Rogers’ın “ideal benlik” dediği yanlarımızı sergileme eğilimindeyiz. Yani olduğumuz kişiden çok olmak istediğimiz kişiyi, sahip olmak istediğimiz özellikleri sergiliyoruz. Oysa gerçek benliğimiz herkeste olduğu gibi daha kusurlu, daha pürüzlü, iyisiyle kötüsüyle daha insani halimiz. Eğer bu ikisi arasındaki fark azsa, yani ideal benliğimiz gerçek benliğimize çok uzak değilse, bu bizim için daha iyiye evrilmek için bir motivasyon kaynağı olabiliyor. Fakat bu fark büyüdükçe hayal kırıklığı, kaygı ve mutsuzluk artıyor.
Sosyal medyanın sunduğu filtrelerle, özenle hazırlanan profil sayfaları ve senkron ve asenkron iletişim imkanlarıyla, ideal benliğimizi sergilemek artık çok kolay, ve birçoğumuz için bu haz verici. Anonimlik, fiziksel olarak başkalarıyla aynı ortamda bulunmamanın verdiği rahatlık, çevrimiçi iletişimde insanların yüz yüzeyken cesaret edemeyeceği şekilde davranabilme ya da farklı bir persona sergileme cesareti bulmasına neden olabiliyor. Öyle ki bireyler bu mecralarda çeşitli kimlikleri deneyimleyebiliyor, kendilerini daha kolay ifade edebiliyor ya da olmadıkları gibi davranabiliyorlar.
Bunu bir aldatmaca olarak görenler olduğu gibi, olumlu bulanlar da var. Joseph Walther’in hiperkişisel iletişim modeli, çevrim içi iletişimin, yüz yüze versiyona göre daha etkili olabildiğini bunun temel sebebinin eş zamansız iletişim kurma imkanı ve karşı tarafa kendimizle ilgili sınırlı sayıda ve önceden belirlenebilen bilgilerin aktarılabilmesi olduğunu anlatıyor. Bu özellikler nedeniyle kullanıcılar arasında daha olumlu ve arzu edilen bir etkileşim gelişebiliyor ve bireyler kendilerini ifade etmekte daha özgür hissedebiliyorlar.
Hiç tanımadığınız biriyle dijital medya yoluyla tanıştığınızı ve yalnızca yazışarak iletişim kurduğunuzu düşünün. Mesajınızı tasarlamak, göndermeden önce kontrol edip düzenlemek, her sözcüğü itinayla seçmek için zamanınız ve şansınız oluyor. Eğer günlük yaşamda, sosyal ortamlarda çekingen biriyseniz, etkileşim içerisine girerken sıkıntı yaşıyor, utanıyor, heyecanlanıyor, kızarıyorsanız, sanal dünyada bunlar problem olmaktan çıkıyor. Belki de bazı kullanıcılar bu sayede yüz yüze iletişimde yansıtamadıkları yönlerini dışa vurma, söylemek isteyip de söyleyemediklerini dile getirme, çekindikleri için ortaya koyamadıkları potansiyellerini gösterebilme fırsatı elde edebiliyor.
Kısacası sanal dünyada kurulan iletişim ve benlik sunumu gerçek halimize benzemeyen bir algı yaratmak için de kullanılabilir, gizlemek zorunda kaldığımız güçlü yanlarımızı ifade etmeye de yarayabilir. Başkaları hakkında fikir yürütürken ise sadece sosyal medyadan elde edilen ipuçlarına güvenmek bazen aldatıcı olabiliyor. Kusursuz profillere mutluluk dolu sorunsuz yaşamlara, problemsiz ilişkilere bakıp bu aldatmacaya kanmak kolay.
Sonuç olarak sosyal medyada gördüklerimiz çoğu kez bir sahneden ibaret; önemli olan başkalarının maskelerini eleştirmekten önce kendi rollerimizi fark edebilmek. Çünkü hem dijital dünyada hem yüz yüze ilişkilerde az ya da çok, hepimiz rol yapıyoruz.
PROF. DR. GÜL ESRA ATALAY