DOLAR

45,5784$% -0.01

EURO

53,0150% -0.22

STERLİN

61,1623£% -0.12

GRAM ALTIN

6.649,29%-0,62

ÇEYREK ALTIN

10.842,00%-0,57

TAM ALTIN

43.235,00%-0,57

ONS

4.538,42%-0,60

BİST100

14.029,54%-2,35

Sabah Vakti a 02:00
Ankara PARÇALI AZ BULUTLU 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Meltem Demirkıran

Meltem Demirkıran

17 Mayıs 2026 Pazar

Kastamonu’nun mirası İstanbul’da: “Ahşabın Cazibesi”

Kastamonu’nun mirası İstanbul’da: “Ahşabın Cazibesi”
1

BEĞENDİM

ABONE OL

 “Ahşabın Cazibesi” Belgeseli İzleyiciyle Buluşuyor

Kastamonu’nun zengin ahşap kültürünü, sivil ve dini mimarisini gözler önüne seren “Ahşabın Cazibesi” belgeseli, Kastamonu’daki yoğun ilginin ardından bu kez İstanbullu sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

Kastamonu Üniversitesi’nin 20. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında ilk gösterimi 30 Mart’ta yapılan belgesel, 23 ve 24 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da iki ayrı merkezde izleyici karşısına çıkacak. İlk gösterim 23 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’te Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi’nde, ikinci gösterim ise 24 Mayıs Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Görsel antropoloji niteliğindeki bu değerli çalışmanın merak edilenlerini, İstanbul gösterimleri öncesinde belgeselin Yapımcısı ve Yönetmeni Doç.Dr. Ersoy Soydan ile konuştuk.

-Ahşabın Cazibesi nasıl ortaya çıktı?

“Ahşabın cazibesi aslında 2017 yılında bir yazıya verdiğim addı. Ondan sonra bu konu da belgesel yapma fikrim zaten kafamda doğmuştu. Burada beraber içinde yaşadığımız şehir Kastamonu’da, 3/2’si ormanlarla kaplı ve özellikle sivil ve dini mimaride çok sayıda tescilli ahşap yapı var. Osmanlı’nın 4. vilayet merkezinden söz ediyoruz.

AHSABIN CAZIBESI

Yaklaşık 2 yıl önce bu çalışmaya başladık. 2 yıl boyunca Kastamonu’da hemen hemen tüm ilçeleri, 1060 köyün çoğuna gittik. Onbinlerce km yol yaptık, 300 saate varan çekimler yaptık. Bu şehrin kültürel mirasını belgelemeye çalıştık. Ahşabın cazibesi ile bu şehrin özellikle sivil ve dini mimarisinin, coğrafi güzelliklerini anlatmaya çalıştık.”

Çekimlerde sizi en çok etkileyen an hangisiydi?

“Yani esasen hepsi diyebiliriz. Çünkü eşsiz bir doğa parçasının içinde yaşıyoruz. Coğrafya olarak ormanlar, kanyonlar mesela Küre Dağları milli parkı, dünyanın en sıcak yüz noktasından biri olarak kabul ediliyor. Gittiğinizde adeta bir tablo gibi ortamlar, manzaralar ile karşılaştık. Biz burayı Türk ve Dünya kamuoyuna aktarmak istedik. İnsanların Kastamonu’ya seyahat etmesini istiyor, dizi ve film yapımcılarının ilgisini çekmek istiyoruz. Burası doğal bir film platosu. Şehrin kalkınmasına katkı sağlayacak bir çaba içine girdik.”

ERSOYHOCA

 

Teknik olarak çekmesi en zor sahne hangisiydi ?

“Kırsal da çekim yapmak zor olsa da insanlar yardımcı oldular. 30-40 cm kar olan yerlerde ya da Çatalzeytin’de yol çalışması yaparken sisli yollardan geçtik ama bunları güçlük olarak görmedik.”

 

ERSOYSOYDAN

Sizin için Ahşabın Cazibesi nedir?

“Benim için Ahşabın Cazibesi; ben de ahşap bir evde büyüdüm. Bizim geleneksel kültürümüz olduğunu düşünüyorum. Beton binalara karşı esasen bir antipatim var. Dünya’da konutların ABD’de, kuzey avrupa ülkelerinde %80’i ahşaptan yapılıyor. Hem daha sağlıklı hem depreme dayanıklı. Üstelik biz şunu biliyoruz, dünyada ki iklim krizinin %40 oranında sebebi beton binalar. TR deprem ülkesi. Beton binaların yapılmasına devam etmek ki bizde ahşap yapıların oranı ne yazık ki artık on binde bire düşüyor. Tekrar ahşaba dönülmesini istiyorum.

ERSOYDODAYN

Depremlerde binlerce insanımızı kaybediyoruz. Belgeselde tüm bu detaylardan bahsettik. Örneğin Tosya’daki Gümelek yapı türünden bahsederken 1943 Tosya Depremi’nde Kuzey Anadolu Fayı üzerinde yer almaktadır. Gümeleklerde yaşayanların çoğu vefat etmişti. Gümeleklere ilgi ondan sonra arttı.”

Ahşap size doğayı mı, geçmişi mi, insan emeğini mi temsil ediyor?

“Aslında hepsini. Çünkü bir kere ahşap; canlı bir kere yaşayan bir malzeme. Canlı, ağaç bir ürün. Örneğin ahşap binalar beton binalara göre sürekli bir durum var. İçinde yaşayan olmadığı zaman nefes alıp verdiği için, ağaç olduğu için bina terk edilmeye dayanamıyor. Nazlı bir sevgili gibi küsüyor ve yıkılıyor. Tabii ki bunların yapımında o eski otantik yapı tekniğinin, çivi kullanılmadan yapılan yapılar, imece usulü ile ormandan kesilen ağaçların kızaklarla birlikte üst üste konulması sureti ile Anadolu’ya evler örnektir.

”Asıl mesaj yenilenin de yapılması.”

 

İzleyicinin belgeseli bittikten sonra aklında hangi duygu kalsın istersiniz?

“Özellikle izleyicilerimizin kendi yörelerinde koruma destek olma, bunların ata yadigarı kültür mirası olarak nitelendirip hem korunması hem de yenilerinin yapılmasını destekleyecek faaliyetlere katılmasını isterim. Bunları geleceğe taşımak zorundayız. Sadece devlet, yerel yönetim değil vatandaşın da desteklemesi gerektiğini düşünüyorum.”

 

“Ahşabın Cazibesi” Belgeseli İstanbul Yolcusu!

Kastamonu’nun zengin ahşap kültürünü, sivil ve dini mimarisini gözler önüne seren “Ahşabın Cazibesi” belgeseli, Kastamonu’daki yoğun ilginin ardından bu kez İstanbullu sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

“Ahşabın Cazibesi” belgeselinin festival yolculuğu da devam ediyor. Şimdiden 40’tan fazla festivale başvurusu yapılan belgesel, 10-14 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde “Kültürel Miras ve Korumacılık” kategorisinde finale kaldı.

FILM

Yaşayan bir malzeme olan ahşabın izini süren ve kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasını odak noktasına alan belgesel, Kastamonu Üniversitesi’nin 20. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında ilk gösterimini 30 Mart’ta üniversitenin merkez kütüphane salonunda geniş bir katılımla gerçekleştirmişti. Film, şimdi de İstanbul’un iki yakasında izleyici karşısına çıkacak.

KASTAMONU

İstanbul’da İki Gün, İki Ayrı Merkez

Belgesel, 23 ve 24 Mayıs tarihlerinde İstanbul’un hem Anadolu hem de Avrupa yakasındaki kültür merkezlerinde ücretsiz olarak sinemaseverlerle buluşacak:

İlk Gösterim (Kadıköy): 23 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00’te Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi (CKM) B Salonu’nda yapılacak.

İkinci Gösterim (Üsküdar): 24 Mayıs Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi Çamlıca Salonu’nda gerçekleşecek.

ahsabin cazibesi 1

KÜNYE VE TEKNİK KADRO

  • Yapımcı ve Yönetmen: Doç. Dr. Ersoy Soydan (Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı)

  • Senaryo: Doç. Dr. Ersoy Soydan, Arş. Gör. Abdullah Güray Başakcıoğlu, Arş. Gör. Güzide Kayıtmazbatır, Arş. Gör. Mehmet Erol

  • Yardımcı Yönetmenler: Arş. Gör. Salih Ertosun, Arş. Gör. Mehmet Oğuz Yıldırım

  • Görüntü Yönetmeni: Arş. Gör. Salih Ertosun

  • Dış Ses / Seslendirme: Rıza Sönmez (Tiyatro Sanatçısı & Yönetmen)

  • Akademik Danışman Kadrosu: Kastamonu Üniversitesi Turizm Fakültesi, Orman Fakültesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyeleri

HERKES DAVETLİ

Filmin  yapımcısı ve yönetmeni Doç. Dr. Ersoy Soydan, sinema, sanat,üniversite ve edebiyat  camiasından isimlerin katılacağı gösterimlere İstanbul’da yaşayan Kastamonuluları ve kültürel mirasa ilgi duyan herkesi davet etti.

MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL

Devamını Oku

Kastamonu Üniversitesi’nde öğrenci belgeselleri izleyiciyle buluştu

Kastamonu Üniversitesi’nde öğrenci belgeselleri izleyiciyle buluştu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

GEÇMİŞİN İZİNDE YENİ KUŞAK BELGESELLER

Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinin hazırladığı belgesel filmler, üniversitenin 20. yıl etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Öğrenci Belgesel Filmleri Gösterimi”nde izleyiciyle buluştu. Doç Dr. Ersoy Soydan yürütücülüğünde gerçekleştirilen Belgesel Film dersi kapsamında hazırlanan yapımlar; kültürel miras, sözlü tarih, emek, aidiyet ve toplumsal hafıza gibi temaları merkeze alarak dikkat çekti.

Kastamonu Üniversitesi, Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen gösterimde öğrencilerin dönem boyunca ürettiği belgeseller seyirciyle ilk kez buluşurken, genç sinemacıların gözlem gücü ve anlatı arayışları öne çıktı. Gösterilen filmler, Anadolu’nun kaybolmaya yüz tutan mesleklerinden şehir hafızasına, kırsal yaşamdan şehit ailelerinin tanıklıklarına kadar geniş bir anlatı dünyası kurdu.

HAFIZANIN İÇİNDE YANKILANAN SESSİZLİK: SONSUZA VEFA

SEHITLIK

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, düşün altında binlerce kefensiz yatanı…
Bu vatanın toprakların da böylesine rahat gezebiliyorsak, onların sayesindedir. Pencereden baktığınız da güneşi esirgemiyor ise gökyüzü, birileri bedelini ödediği içindir. Burak, Cemal, Uğur, Erkan, Eren ve daha niceleri …

SONSUZ VEFA e1779085982518

Sonsuz Vefa, şehit ailelerinin yıllar geçse de dinmeyen yasını kolektif hafızanın taşıdığı ağır bir yük olarak ele alan duygu yoğunluğu yüksek bir sözlü tarih çalışmasıdır. Yönetmenliğini Ceyda Demir’in üstlendiği filmin senaryosunu Sıla Çoruk ve Şerife Karakaş yazdı. Yönetmen Ceyda Demir,  suskunluklara, eksiklik duygusuna ve hafızada taşınan acıya odaklanıyor. Şehit yakınlarının tanıklıkları üzerinden ilerleyen film, fedakârlık kavramını gündelik hayatın kırılgan gerçekliği içinde tartışıyor. Özellikle bir şehit babasının söylediği “Benim vatanım olmadıktan sonra on bir oğlum olsa bana yük” cümlesi, belgeselin duygusal merkezini oluşturuyor. Görüntü yönetimini Aslıhan Aydın ve Sevde Buğdaylı üstleniyor.

TAŞ SOKAKLARDA SAKLANAN HAFIZA: MÜHÜRLÜ YOL: SAFRANBOLU

Mühürlü Yol: Safranbolu, Türkiye’nin en güçlü kültürel miras alanlarından biri olan Safranbolu’yu yalnızca turistik bir kent olarak değil; yaşayan bir hafıza mekânı olarak ele alan atmosferi güçlü bir şehir belgeseli. Yönetmen Nisa Ece Pasin, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan kentin tarihî dokusunu gözlemci bir anlatımla perdeye taşırken, taş sokakların arasında hâlâ yaşamaya devam eden kültürel belleğin izini sürüyor. Filmin seslendirmesini ise Ali Rıza Eratlı üstleniyor.

SAFRANBOLU

Belgesel, Safranbolu’nun meşhur konaklarını, dar sokaklarını ve geleneksel çarşı kültürünü yalnızca estetik bir arka plan olarak kullanmıyor; kentin ruhunu, orada yaşayan insanların anlatıları üzerinden kuruyor. Yerel esnaf ve turist rehberleriyle yapılan röportajlar sayesinde şehir, donmuş bir tarih dekorundan çıkıp yaşayan bir organizmaya dönüşüyor.

AHŞABIN HAFIZASINDA SAKLI BİR ANADOLU ANLATISI: BİR MİNARE, BİN HİKAYE

Bir Minare, Bin Hikâye, yalnızca bir mimari yapının izini süren değil; bir köyün kolektif hafızasını, sözlü kültürünü ve manevi aidiyetini kayıt altına alan güçlü bir sözlü tarih çalışması olarak dikkat çekiyor. Yönetmen Ekrem Kutay Kurt, odağına aldığı Mahmut Bey Camii üzerinden Anadolu taşrasının hafızasına sessiz ama derinlikli bir bakış geliştiriyor.

WhatsApp Image 2026 05 17 at 19.06.25

Kasaba Köyü sakinlerinin anlatılarıyla şekillenen film, camiyi yalnızca ibadet edilen bir yapı olarak değil; kuşakları birbirine bağlayan kültürel bir hafıza alanı olarak konumlandırıyor. Belgeselin sözlü tarih yaklaşımı, folklorik malzemeyi nostaljiye düşmeden işleyebilmesini sağlıyor.

ŞEHİRDEN UZAKTA YENİ BİR HAYAT ARAYIŞI: TOPRAĞA DÖNÜŞ

Toprağa Dönüş, son yıllarda giderek görünür hale gelen “şehirden kaçış” anlatılarına içeriden yaklaşan bir yaşam belgeseli. Yönetmen Taner Koç, modern kent yaşamını terk ederek kırsala yerleşen bir ailenin üretimle yeniden kurduğu hayatı sade ve gözlemci bir dille aktarıyor.

Küçük bir hayvan çiftliğiyle başlayan süreç, film boyunca yalnızca ekonomik bir dönüşüm olarak değil; doğayla yeniden ilişki kurma çabası olarak da okunuyor. Belgesel, kırsal yaşamı romantize etmek yerine emeğin sürekliliğini ve üretimin zorluğunu görünür kılmayı başarıyor.

KAYBOLAN ZANAATİN ARDINDAN: FANİLA: BİR MESLEĞİN VEDASI

WhatsApp Image 2026 05 17 at 18.40.48

Fanila: Bir Mesleğin Vedası, gündelik hayatın içinde sessizce kaybolan meslek kültürlerine odaklanan hüzünlü bir bellek çalışması niteliğinde. Yönetmen Yasin Seçilmiş, fanila ustalığını yalnızca bir üretim pratiği olarak değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir yaşam biçimi olarak ele alıyor.

FANILA

Belgesel modernleşmenin gölgesinde kalan küçük zanaat alanlarının yok olunuşu da görünür hale getiriyor. Belgesel, emeğin ve ustalığın modern zaman karşısındaki kırılganlığını sakin ama etkili bir anlatıyla işliyor.

EMEĞİN SESSİZ RİTMİ: İPLİKTEN KUMAŞA

ESMA e1779086080441

İplikten Kumaşa, üretim bandının görünmez kahramanlarına odaklanan yalın ama etkili bir emek belgeseli olarak öne çıkıyor. Yönetmen Esma Karaduman, Kastamonu’daki bir tekstil atölyesinde bir kumaşın üretim sürecini yalnızca teknik bir süreç olarak değil; yılların birikimiyle şekillenen bir emek hafızası olarak ele alıyor.

 

IPLIK

Belgeselin merkezindeki tekstil ustası Kenan Karaduman’ın anlatımları eşliğinde film, çalışma ortamını, üretim aşamalarını ve gündelik emeğin görünmeyen tarafını doğal bir bakış açısıyla izleyiciye aktarıyor. Kamera ve kurgu tarafında Eyüp Baki Konyalı’nın gözlemci yaklaşımı ise belgeselin gerçeklik hissini güçlendiriyor.

Öğrenci Belgesel Günleri’nde gösterilen bu yapımlar, genç sinemacıların yalnızca teknik üretim değil; toplumsal hafıza, emek kültürü ve insan hikâyeleri üzerine de düşünmeye başladığını gösteriyor. Her biri farklı bir dünyaya açılan bu filmler, yeni kuşak belgeselcilerin gözlem gücünü ve anlatı arayışını görünür kılan dikkat çekici çalışmalar arasında yer alıyor.

MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL

Devamını Oku

Kültürel Mirasın İzinde Sinema Şöleni: 2. İKÇÜ Film Festivali Sona Erdi

Kültürel Mirasın İzinde Sinema Şöleni: 2. İKÇÜ Film Festivali Sona Erdi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İKÇÜ FESTİVALİ SONA ERDİ

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) tarafından kültürel miras mottosu odağında bu yıl ikincisi düzenlenen İKÇÜ Film Festivali, 20-25 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen yoğun programın ardından ödül töreniyle perdelerini kapattı.

İzmir’in en kapsamlı sinema organizasyonu olan festivalde 85 film; İKÇÜ Çiğli Yerleşkesi, İzmir Kültür ve Sanat Fabrikası, Resim ve Heykel Müzesi, İstinye Park Renk Sinemaları ve UrlaDam olmak üzere 5 salon ve 2 açık hava alanında seyirciyle buluştu. Festival Başkanlığını İKÇÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Yasin Bulduklu, Sanat Yönetmenliğini Medya ve İletişim Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cenk Demirkıran, koordinatörlüğünü Dr. Öğr. Üyesi Halit Kartal ve direktörlüğünü Burak Taylan Yılmaz üstlendi.

İDDİAMIZ İZMİR’İN FESTİVALİ OLMAK

Açılış konuşmasında festivalin sürekliliğine vurgu yapan Prof. Dr. Yasin Bulduklu, “İzmir, tarih boyunca kültürel çeşitliliğin ve sanatsal üretimin merkezi olmuştur. Biz de bu festivalle İzmir’in kültürel dinamizmini sinemanın evrensel gücüyle birleştirmeyi hedefliyoruz. Şehrin hafızasında biriken hikâyeleri beyaz perdeye taşıyarak kentsel belleği canlandırmayı önemsiyoruz” dedi.

AKADEMİK EĞİTİM VE SEKTÖR BULUŞMASI

Açılış konuşmalarının ardından ”Nasipse Olur” filminin gösterimi yapıldı. Festival Yönetmeni Prof.Dr. Cenk Demirkıran, filmde rol alan Hakan Bulut ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Bulut, oyunculuğunun sadece teknik bir yetenek değil, aynı zamanda ciddi bir entelektüel birikim gerektirdiğinin de altını çizdi.

Oyuncu ve İKÇÜ Kısa metraj kurmaca Jürisi Evliya Alkan ise  festivallerin üreticiler için motivasyon kaynağı olduğunu vurgulayarak, “İKÇÜ Film Festivali’nin ilkinde filmim yayınlanmıştı, bu yüzden benim için özel bir yeri var. Büyüyeceğini düşünüyorum. Bir parçası olduğum için gurur duyuyorum” dedi.

JÜRİDEN TAM NOT: FESTİVAL ÇOK GENİŞ BİR PERSPEKTİF 

mesut hoca

Kısa Metraj Belgesel Jürisi’nde yer alan Doç. Dr. Mesut Aytekin, festivalin gelişiminden duyduğu memnuniyeti dile getirerek şu değerlendirmelerde bulundu: “Ben ilkine de katılmıştım, ilki de hakikaten orijinaldi. Bu sene daha da geniş bir perspektifle farklı mekanlarda olduğunu gördük. Seçkiye baktığımızda yarışmanın dışında da uzun ve kısa metraj özel seçkiler var. Akademisyen, yapımcı ve yönetmenlerden oluşan çok zengin bir jüri karşımızdaydı.”

Oyuncu Evliya Aykan ise festivallerin üreticiler için motivasyon kaynağı olduğunu vurgulayarak, “İKÇÜ Film Festivali’nin ilkinde filmim yayınlanmıştı, bu yüzden benim için özel bir yeri var. Büyüyeceğini düşünüyorum” dedi.

WhatsApp Image 2026 05 04 at 02.14.19

ÖDÜLLER SAHİPLERİNİ BULDU

32 yapımın finale kaldığı yarışma bölümünde birincilik ve özel ödül kazanan isimler şunlar oldu:

  • Öğrenci Filmi: Mert Kartal – Beyaz Karlar Altında

  • En İyi Belgesel: Yalçın Çiftçi – Pirlerin Düğünü

    Jüri Özel Ödülü: Ali Rıza Avcı – Katran

  • Animasyon & Yapay Zekâ: Erkan Ceylan – Otobüsler

    Jüri Özel Ödülü: Didem Tütüncü – Zamanın Eşiği

  • Kısa Kurmaca Film: Deniz Koloş – Ölüm Bizi Ayırana Dek

    Jüri Özel Ödülü: Mehmet Oğuz Yıldırım – Kudret

SİNEMA BİR HAFIZA ARACIDIR

Ödül töreninde konuşan Prof. Dr. Cenk Demirkıran, Anadolu’nun insanlık tarihi için muhteşem bir açık hava müzesi olduğunu belirten, “Sinema sadece bir görüntü sanatı değil, zamanın ruhunu kaydeden güçlü bir hafıza aracıdır. Anadolu ve Trakya’nın zengin kültürel mirasını korumalı ve geleceğe aktarmalıyız düşüncesiyle bu seçkileri belirledik” dedi.

Festival, 23 Nisan Çocuk Filmleri kuşağı, plastik makyaj atölyeleri, arşiv söyleşileri ve TRT özel bölümleriyle İzmir’in kültürel hayatına damga vurarak sona erdi.

HABER: MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL

Devamını Oku

Bir heykel, bir film, bir kitap ve bir aşk: Ali ve Nino

Bir heykel, bir film, bir kitap ve bir aşk: Ali ve Nino
1

BEĞENDİM

ABONE OL

GERÇEK AŞK HALA HAYATTA MI ?

Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Romeo ile Juliet, Ali ve Nino…

Edebiyat ve sinema, imkânsız aşkları yalnızca anlatmaz; onları zamanın ötesine taşır. Romeo ile Juliet nasıl bireysel trajediyi evrensel bir dile dönüştürdüyse, Ali ve Nino da benzer bir yolu izleyerek aşkı coğrafya ve politika üzerinden yeniden tanımlar. Ancak bu film, klasik bir romantik anlatının ötesine geçer; çünkü burada aşk, yalnızca iki kişi arasında değil, iki dünya arasında yaşanır.

Bu anlatının mekânsal karşılığı ise Batum’dur. Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan ve tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında el değiştiren bu şehir, yalnızca bir arka plan değil; filmin dramatik yapısını belirleyen asli unsurdur. Osmanlı döneminde “Batum”, bazı kaynaklarda ise “Batoum” olarak anılan bu şehir, bugün Gürcistan sınırları içinde modern bir liman kenti olarak varlığını sürdürür. Bu tarihsel katmanlılık, filmin ana meselesi olan kimlik bölünmesini görsel ve anlatısal olarak destekler. Filmin ana hikayesi Batum’un Ali ve Nino mekanik heykelidir. Heykel de bir kadın ve bir erkek her on dakika da birbirlerine yaklaşıp uzaklaşırlar. Heykel de Ali ve Nino’nun kollarının olmaması birbirlerine kavuşamamalarının bir sembolüdür. Ali ve Nino Heykeli, bu hikâyenin sinemadan bağımsız olarak da nasıl güçlü bir metafora dönüştüğünü gösterir. Her 10 dakikada birbirine yaklaşan ve ardından ayrılan iki figür, filmin dramatik yapısının birebir karşılığıdır. Bu, klasik anlatıdaki “kavuşma” fikrinin bilinçli bir şekilde reddedilmesidir.

Filmin kaynağı olan Ali ve Nino, edebî olarak Doğu-Batı çatışmasını merkezine alırken; yönetmen Asif Kapadia bu temayı sinemada daha görsel bir dile çevirir. Kapadia’nın tercih ettiği geniş planlar, coğrafyanın karakterler üzerindeki baskısını hissettirirken; renk paleti ve mekân kullanımı, kültürel ayrımı estetik bir düzleme taşır. Senaryoyu kaleme alan Christopher Hampton ise bu büyük tarihsel arka planı, bireysel bir trajediye indirgemeyi başarır.

Film, Azerbaycan’lı soylu bir aileden gelen Ali Han Şirvanşir ve Gürcü soylu bir aileden gelen Nino’nun aşk hikayesini anlatır. Dünyaları ayrı olan iki genç adeta bir köprü gibi aşkları ile buluşurlar. Onların aşkları ilkokul yıllarında başladı. Ali Han Şirvanşir müslüman Azerbaycan’lı bir genç, Nino ise Hristiyan soylu bir ailenin kızı. Aşkın sınır tanımazlığını anlatan film gerçek bir hikaye olan Kurban Said’in romanından uyarlandı. Dönemin Sovyetlerini ve Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesini anlatan filmde Adam Bakri mükemmel bir performans gösteriyor.

Adam Bakri’nin performansı, filmin duygusal ağırlık merkezini oluşturuyor. Bakri, Ali  Han Şirvanşir karakterini oynarken onu romantize etmek yerine içsel bir çatışma alanı olarak sunar. Kamera çoğu zaman onun yüzünde kalır; bu da izleyiciyi karakterin zihinsel bölünmüşlüğüne ortak eder. Ali’nin vatan ile aşk arasında yaptığı seçim, klasik bir “fedakârlık” anlatısından ziyade, ideolojik bir zorunluluk gibi sunulur.

Maria Valverde ise Nino karakterine daha içe dönük ama dirençli bir yapı kazandırır. Nino’nun dönüşümü, filmin dramatik aksını güçlendirir: Batılı  konfor alanından, doğunun  gerçekliğine geçişi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir kırılmadır. Bu kırılma, özellikle mekân değişimleriyle paralel ilerler; saraydan dağ köyüne geçiş, karakterin içsel yolculuğunu görselleştirir.

 

nibno

Filmde Halit Ergenç ve Ekin Koç gibi oyuncuların varlığı, anlatının kültürel çeşitliliğini desteklerken; yapımın uluslararası kimliğini de güçlendirir. Ancak film, tüm bu oyuncu kadrosuna rağmen bir “karakter filmi” olmaktan çok bir “atmosfer filmi” olarak öne çıkar. Teknik açıdan bakıldığında, Ali ve Nino’nun en güçlü yanı görsel anlatımıdır. Geniş coğrafya çekimleri, savaş sahnelerindeki gerçekçilik ve dönem tasarımı, izleyiciyi tarihsel bağlamın içine çeker. Ancak anlatı temposu yer yer yavaşlayarak klasik dramatik yükseliş beklentisini kırar. Bu da filmi, ana akım romantik dramlardan ayıran önemli bir tercih olarak öne çıkar. Ali ve Nino, yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmaz; aşkın hangi koşullarda var olabileceğini sorgular. Film, coğrafyanın ve tarihin bireysel hayatlar üzerindeki belirleyiciliğini sert bir şekilde hatırlatır. Bu yönüyle, romantik bir anlatıdan çok, politik bir trajediye yaklaşır.

Ve belki de bu yüzden, bu hikâye hâlâ yaşamaya devam eder:
Bir heykelde döner, bir filmde yeniden anlatılır, bir kitapta derinleşir… Ama en çok da eksik kaldığı yerde anlam kazanır.

 

 

MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL

Devamını Oku

Sinema için bunca acıya değer mi?

Sinema için bunca acıya değer mi?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Hayatta başarılı olmak istiyorsan iyiye razı olma, gözün hep ‘çok iyi’de olsun. Çünkü çok iyi varken, iyi kötüdür.”

 

WhatsApp Image 2026 04 16 at 17.55.39

 

BOZKIRDA DÜŞ KURAN BİR YÖNETMEN

Bazı insanlar dünyaya sadece yaşamak için değil, gördükleri düşleri başkalarına anlatmak için gelirler. Ahmet Uluçay, bu anlatıcıların en saf, en yerli ve en “büyülü” olanıydı. Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin Tepecik köyünde, bir gezici sinemanın gelişiyle kalbine düşen o sinema ateşi; onu çobanlıktan inşaat işçiliğine, tavukçuluktan hamallığa kadar uzanan pek çok farklı işte çalışmak zorunda bıraktı. Ancak hangi işi yaparsa yapsın, içindeki sinema aşkından ve düşlerinden asla vazgeçmedi. 55 yıllık ömründe hem erken bir yetişkin oldu hem de içindeki büyütemediği o düş kuran çocuğu sinemasıyla yaşattı. Düşle yatıp, düşle kalktı. Hiçbir sinema eğitimi almadan, kendi filmlerini çekene kadar setin tozunu yutmamış bir yönetmendi. Ona “köylü yönetmen” dediler; o ise kendini “köyde yaşayan yönetmen” olarak tanımlamayı tercih etti. Hayat onun için doğum, ölüm ve sonrası olarak ayrılıyordu; tıpkı bu yolculuk gibi sinemayı da hayatın içinden bir sembol olarak gördü.

İMKANSIZIN ESTETİĞİ

Uluçay’ın sineması, teknik teçhizatın değil, hayal gücünün ürünüdür. Arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile kurdukları “Arkadaş Sinema Topluluğu”, aslında bir mucizenin tanımıydı. Arkadaşı İsmail Mutlu ile henüz çocuk yaştayken, üç yıl uğraşarak hurda parçalardan bir sinema makinesi yaptılar ve topladıkları film şeritlerini bir ahırda köylülere izleterek ilk gösterimlerini gerçekleştirdiler. Köylerine gelen bir gurbetçiden satın aldıkları eski ve ilkel bir kamerayı, dikiş makinesi parçalarıyla modifiye ederek film çekilebilir hale getiren bu irade, sinema tarihinin en saf emeklerinden birini temsil eder. Köydeki bir kümesi tıpkı bir film stüdyosu gibi kullanarak maketler yapan bu sinema tutkusu, Uluçay’ın “Derdi olan sinema çeker” sözünün ete kemiğe bürünmüş halidir. Sinemayı “anlatacak bir derdim var” diyerek tanımlamıştı. Ki anlatacak çok derdi vardı, bozkırda… Neşet Ertaş nasıl ki “Bozkırın Tezenesi” ise, Ahmet Uluçay da bozkırın vizörüydü. Taşrada yaşayan bir çocuğun bir düşün peşinden nasıl gittiğini, kendi yaşadıklarını vizöründen aktararak gösterdi. “İmkansız diye bir şey yok” diyordu; çünkü imkansızı mümkün kılan bir imkan her zaman vardı.

TAŞRANIN METAFİZİĞİ VE FİLMOGRAFİSİNDEKİ İZLER

Onun sineması, Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak gibi imkansızı mümkün kılan bir çabayla başladı. Optik Düşler, Epilectic Film ve Minyatür Kosmos’ta Rüya gibi kısa filmleriyle rüyalarını vizöre sığdıran Uluçay; taşranın durağan ama mistik atmosferini köy odalarından süzülen bir yerellikle harmanladı. Duvarlarda gezen cinler, nefes alan tabuttaki insanlar ve masalsı imgelerle kurduğu bu dünya; çocuklar, deliler ve trenler olmadan eksik kalırdı. O, sinemadan önce yazdığı şiirlerden ve hayranı olduğu Dostoyevski gibi büyük yazarlardan ilham alarak kendi  sinema dilini oluşturdu.

AYRINTIDAKİ CEVHER: BİR SESİN PEŞİNDE

Onun dünyası, detaylara duyulan şiirsel bir tutkunun ürünüydü. Sesin saflığına ve görüntünün şiirine olan titizliği, onu Türk sinemasının en nev-i şahsına münhasır yönetmenlerinden biri yaptı. İlk ve tek uzun metrajlı şaheseri olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde, Nihal’in ayak parmağını duvara vurduğu o kısacık sahne üzerindeki on günlük mesaisi, onun sanata olan saygısının bir nişanesidir. Meşhur yumurta sahnesi gibi, hiçbir teknolojik desteğe başvurmadan, tamamen el yordamı ve zekayla yaratılan o anlar, dünya festivallerinde neden onlarca ödüle layık görüldüğünün de asıl cevabıdır.

YARIM KALAN BİR BOZKIR MASALI

Hayatı boyunca ekonomik sıkıntılarla boğuşan, İstanbul kapılarında yapımcılar tarafından reddedilen Uluçay, kazandığı başarılarda bile her zaman mütevazı kalmayı bildi. Sinemasından ve hayallerinden asla taviz vermedi. İstanbul Film Festivali’nde aldığı en iyi film ödülünü, bozkırın ayazında hayallerine siper olan eşi Ayşe Hanım’a armağan ederek; bir düşü paylaşmanın, o düşü perdeye yansıtmaktan çok daha kıymetli olduğunu gösterdi. Bozkırda Deniz Kabuğu filminin setine ambulansla gidecek kadar büyük bir tutkuyla bağlı olduğu bu dünya, ne yazık ki ona bu masalı tamamlama izni vermedi. Ahmet Uluçay, ”Sinema için “bunca acıya değer mi?” sorusuna, bıraktığı o eşsiz düşlerle cevap verdi. O, bozkırın ortasında deniz kabuğunun sesini duyan ve bunu tüm dünyaya dinletmeyi başaran bir masal anlatıcısıydı.

MELTEM DEMİRKIRAN/ İSTANBUL

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

casino siteleri