DOLAR

47,3981$% 0.04

EURO

53,9930% -0.02

STERLİN

63,0119£% 0.04

GRAM ALTIN

6.133,00%-0,07

ÇEYREK ALTIN

10.033,00%-0,16

TAM ALTIN

39.948,00%-0,16

ONS

4.016,95%-0,29

BİST100

13.560,07%-0,93

İkindi Vakti a 17:11
Ankara AÇIK 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Çocuk ebeveynini dinlemiyor mu, yoksa ebeveyn çocuğunu anlamıyor mu?

ad826x90

Çocuk ebeveynini dinlemiyor mu, yoksa ebeveyn çocuğunu anlamıyor mu? Ebeveynlik söz konusu olduğunda en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Çocuğum beni dinlemiyor.” Bu ifade, neredeyse her toplumda, her ailede ve çocuklarının farklı gelişim dönemlerini yaşayan anne babaların dilinden dökülür. Kimi zaman yorgunluğun, kimi zaman kaygının, kimi zaman da çaresizliğin bir yansımasıdır. Ancak bu cümlenin ardında çok daha derin bir soru gizlidir: Gerçekten çocuk mu ebeveynini dinlemiyor, yoksa sorunun asıl kaynağı ebeveynin çocuğunu yeterince anlayamaması mı?

ad826x90

Bu soruya aceleyle verilecek bir yanıt, meseleyi yüzeysel değerlendirmekten öteye geçemez. Çünkü aile içi ilişkiler yalnızca davranışlardan ibaret değildir. Söylenen her sözün, verilen her tepkinin, atılan her bakışın ve hatta bazen sessiz kalmanın bile çocuğun iç dünyasında bir karşılığı vardır. Ebeveyn çoğu zaman çocuğun davranışını görür; ancak o davranışın arkasındaki duyguları fark edemez. Oysa eğitim bilimleri ve gelişim psikolojisi, çocukların davranışlarının büyük ölçüde iç dünyalarında yaşadıkları duygusal süreçlerin dışa yansıması olduğunu ortaya koymaktadır.

Her anne baba, çocuğunun kurallara uymasını ve söz dinlemesini ister. Bu son derece doğal bir beklentidir. Çünkü her ebeveyn, evladının tehlikelerden uzak durmasını, doğru kararlar almasını ve topluma faydalı bir birey olarak yetişmesini arzu eder. Ancak zaman zaman itaat kavramı ile karşılıklı anlayış birbirine karıştırılır. Çocuk söyleneni yaptığında her şey yolundaymış gibi düşünülür; farklı düşündüğünde, itiraz ettiğinde ya da davranışlarında değişiklik görüldüğünde ise hemen “söz dinlemeyen çocuk” etiketi yapıştırılır. Oysa her itiraz saygısızlık değildir; her sessizlik de olgunluk ya da uyumluluk anlamına gelmez.

İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren çevresiyle iletişim kurmaya başlar. Bebek önce ağlayarak ihtiyaçlarını ifade eder, daha sonra mimikleri, jestleri ve sözcükleri kullanmayı öğrenir. Bu süreç gelişimin doğal bir parçasıdır. Ancak kendini ifade etmek yalnızca konuşmakla sınırlı değildir. Çocuk, davranışlarıyla da mesaj verir. Nedensiz gibi görünen öfke nöbetleri, inatçılık, saldırganlık ya da tam tersine aşırı sessizlik, çoğu zaman onun içinde yaşadığı duygusal gerilimin dışavurumudur. Eğer ebeveyn yalnızca görünen davranışla mücadele eder, fakat o davranışın nedenini anlamaya çalışmazsa sorun çözülmez; yalnızca bir süreliğine görünmez hâle gelir.

Çocuğun boş bir kap olmadığını; kendi potansiyeliyle dünyaya gelen bağımsız bir birey olduğunu söyler. Bu yaklaşım, eğitime ve ebeveynliğe tamamen farklı bir bakış açısı kazandırır. Eğer çocuk bir bireyse, onun duygu ve düşüncelerini de ciddiye almak gerekir. Bu nedenle ebeveynin görevi yalnızca kurallar koymak değil, o kuralların çocuğun gelişimini nasıl etkilediğini de görebilmektir.

ad826x90

Ailelerde sık karşılaşılan durumlardan biri şudur: Ebeveyn bir şey söyler, çocuk ise bunu yerine getirmez. Ardından ses tonu yükselir, eleştiriler artar, cezalar devreye girer ve aile içindeki iletişim giderek gerilir. Dışarıdan bakan biri bunu yalnızca itaatsizlik olarak değerlendirebilir. Oysa meseleye biraz daha derinden bakıldığında sorular değişmeye başlar. Çocuk söyleneni gerçekten anlamadı mı, yoksa kabul etmek istemedi mi? Gerçekten karşı mı geliyor, yoksa yalnızca duyulmadığını mı hissediyor? Anne ya da baba onun yaşına, duygusal durumuna ve gelişim düzeyine uygun bir iletişim kurabiliyor mu?

Bu soruların yanıtı, sağlıklı bir eğitim sürecinin temelini oluşturur. Çünkü çocukla iletişim kurmak yalnızca talimat vermek değildir. İletişim; dinlemek, anlamaya çalışmak ve güven inşa etmektir. Eğer çocuk evinde yalnızca eleştiriliyorsa, sürekli yargılanıyor ve düşüncelerini özgürce ifade edemiyorsa zamanla ebeveyniyle arasında görünmez bir duvar oluşmaya başlar. Böyle bir ortamda ebeveyn “Çocuğum beni dinlemiyor.” diye düşünürken, çocuk ise “Beni kimse anlamıyor.” duygusuyla büyür. Çocukların düşünme biçiminin yaş dönemlerine göre değiştiğini ortaya koymuştur. Beş yaşındaki bir çocuğun olayları değerlendirme biçimiyle on iki yaşındaki bir çocuğun bakış açısı aynı değildir. Buna rağmen ebeveyn her yaşta aynı olgunluğu beklediğinde hayal kırıklığı yaşar. Oysa sorun çoğu zaman çocuğun davranışında değil, ebeveynin yaş dönemine uygun olmayan beklentilerindedir.

Anne babaların en sık yaptığı hatalardan biri de çocuğun duygularını küçümsemektir. Küçük bir çocuk oyuncağı kırıldığı için ağladığında çoğu zaman “Bunun için ağlanır mı?”, “Alt tarafı bir oyuncak.” gibi cümleler kurulur. Ebeveyn bunu teselli etmek amacıyla söylese de çocuk bambaşka bir mesaj alır: “Benim hissettiklerim önemli değil.” Oysa onun yaşadığı üzüntü gerçektir. Yetişkinlere küçük görünen bir olay, çocuk için büyük bir kayıp anlamına gelebilir.

İşte bu nedenle günümüz eğitim anlayışında duygusal okuryazarlık kavramı büyük önem taşımaktadır. Duygusal okuryazarlık yalnızca çocuğun kendi duygularını tanıması değil, ebeveynin de bu duyguları doğru okuyabilmesidir. Çocuk öfkelendiğinde onu hemen cezalandırmak yerine neden öfkelendiğini anlamaya çalışmak, korktuğunda bunu zayıflık olarak görmemek, üzüldüğünde yalnızca “Geçer.” demekle yetinmemek, aile içinde daha sağlıklı ilişkilerin kurulmasına katkı sağlar.

ad826x90

İse çocuğun gelişiminin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini vurgulamıştır. Başka bir ifadeyle çocuk yalnızca doğuştan getirdiği yeteneklerle değil, içinde büyüdüğü ilişkilerin niteliğiyle de gelişir. Bu yaklaşım ebeveynlere önemli bir sorumluluk yükler. Aile içinde sevgi, saygı ve güven ortamı oluştuğunda çocuk eğitime daha açık hâle gelir. Sürekli korku ve baskı altında büyüyen çocuklar ise dışarıdan uyumlu görünseler bile iç dünyalarında kırgınlık ve güvensizlik taşırlar.

Birçok ebeveyn, aynı evde yaşamanın çocuğunu tanımak için yeterli olduğunu düşünür. Oysa fiziksel yakınlık, duygusal yakınlık anlamına gelmez. Aynı çatı altında yaşayan insanlar aylarca birbirlerini gerçekten dinlemeden de hayatlarını sürdürebilirler. Çocuğun okulda yaşadıklarıyla, arkadaş ilişkileriyle, korkularıyla, sevinçleriyle, başarısızlıklarıyla ve hayalleriyle ilgilenmeyen ebeveyn zamanla onun iç dünyasından uzaklaşır. Bu uzaklık bir anda oluşmaz; her gün edilmeyen küçük bir sohbetin, sorulmayan bir sorunun ve dinlenmeyen bir düşüncenin birikmesiyle büyür.

Modern yaşamın hızlı temposu bu sorunu daha da derinleştiriyor. İş hayatı, ekonomik kaygılar, ev sorumlulukları, dijital teknolojiler ve günlük yorgunluk aile bireylerinin birlikte nitelikli zaman geçirmesini zorlaştırıyor. Aynı sofrada oturan insanlar bile çoğu zaman telefon ekranlarına dalmış durumda. Çocuk ise ebeveyninin dikkatini çekebilmek için farklı yollar deniyor. Kimi zaman olumlu davranışlarla, kimi zaman da inatçılık ya da öfkeyle… Ebeveyn çoğu zaman yalnızca davranışı görüyor; fakat o davranışın arkasındaki sessiz çağrıyı duyamıyor: “Benimle ilgilenin.”

Aile içinde duyulmayan seslerin oluşturduğu sessizlik

Aile, insanın ilk okulu, ilk toplumu ve ilk güven alanıdır. Çocuk dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren çevresini anne ve babasının davranışları, sözleri ve tutumları aracılığıyla tanımaya başlar. Öğrendiği ilk dil yalnızca konuşma dili değildir; sevginin, ilginin, anlayışın ve güvenin dilidir. Bu nedenle aile içinde kurulan iletişim, bireyin gelecekteki kişiliğini doğrudan etkiler.

Ne var ki bazı ailelerde ilginç bir tablo ortaya çıkar. Herkes konuşur ama kimse birbirini gerçekten dinlemez. Ebeveyn nasihat eder, çocuk susar. Çocuk kendini anlatmak ister, ancak sözü yarıda kesilir. Dışarıdan bakıldığında ortada büyük bir sorun yokmuş gibi görünür; fakat görünmeyen bir sessizlik yavaş yavaş bütün aileyi içine alır. En tehlikeli sessizlik de budur. Çünkü dile getirilmeyen duygular zamanla kırgınlığa, yanlış anlaşılmaya ve duygusal uzaklığa dönüşür.

Bu nedenle konuya daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir. Çünkü aile içindeki temel soru yalnızca “Çocuk neden dinlemiyor?” değildir. Aynı derecede önemli olan soru şudur: “Ebeveyn neden çocuğunu gerçekten duymuyor?”

Dinlenen çocuk kendini değerli hisseder. Anlaşılan ebeveyn ise çocuğuyla kurduğu bağı koruyabilir. Bu nedenle aile içinde iletişim yalnızca konuşmaktan ibaret değildir; dinleyebilmek, hissedebilmek ve karşımızdakinin dünyasına girebilmektir.

Dinlemek ve anlamak aynı şey değildir

Günlük yaşamda sık sık “Seni dinledim.” cümlesini duyarız. Oysa dinlemek her zaman anlamak demek değildir. İnsan karşısındakinin sözlerini işitebilir; fakat onun duygularını, kaygılarını ve asıl anlatmak istediğini kavrayamayabilir. Anne baba ile çocuk arasındaki ilişkide de bu fark son derece belirgindir.

Pek çok ebeveyn çocuğunu sonuna kadar dinlediğini düşünür. Oysa çoğu zaman çocuk konuşurken cevabını hazırlamaya başlamış, hükmünü vermiş ya da öğütlerini sıralamaya hazır hâle gelmiştir. Çocuk ise gerçekten anlaşılmadığını hisseder. Bir süre sonra da konuşmanın bir anlamı olmadığına inanarak duygularını içinde tutmayı öğrenir.

Bazen çocuk okulda yaşadığı bir olayı paylaşmak ister. Aslında aradığı şey bir çözüm ya da öğüt değildir; yalnızca anlaşılmak ve yanında birinin olduğunu hissetmektir. Ancak ebeveyn daha ilk cümlede “Ben sana söylemiştim.”, “Sen de hata yapmışsın.”, “Bunu kafana takma.” gibi ifadeler kullanınca konuşmanın yönü değişir. Böyle bir yaklaşım sorunu çözmez; tam tersine çocuğun kendini ifade etme isteğini zayıflatır.

Psikologlar, insanın kendisini güvende hissettiği ortamlarda daha rahat konuşabildiğini vurgular. Çocuk için bu güvenli alanın ilk adresi ailesidir. Eğer evde düşünceleri küçümseniyor, duyguları değersiz görülüyor ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanıyorsa zamanla duygularını saklamayı öğrenir. Bu durum ilerleyen yıllarda iletişim kurmakta zorlanan, kendine güveni düşük ve yakın ilişkiler geliştirmekte güçlük yaşayan bireylerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Anlamak empati gerektirir. Empati ise yalnızca “Seni anlıyorum.” demek değildir. Çocuğun yaşını, gelişim düzeyini ve yaşadığı duyguları dikkate alarak olaylara onun gözünden bakabilmektir. Yetişkin için önemsiz görünen bir olay çocuk için büyük bir hayal kırıklığı ya da korku kaynağı olabilir. Bu nedenle ebeveyn kendi yaşam deneyimini tek ölçü kabul etmemeli; çocuğun hissettiklerinin onun açısından gerçek olduğunu unutmamalıdır.

Anne babaların sıkça kullandığı “Ben senin yaşındayken…” cümlesi de çoğu zaman iletişimi kolaylaştırmaz, aksine zorlaştırır. Çünkü her dönemin kendine özgü koşulları, her çocuğun da kendine ait bir dünyası vardır. Kıyaslamak yerine merak etmek, yargılamak yerine soru sormak daha sağlıklı bir ilişkinin temelini oluşturur. “Bu olay seni neden üzdü?”, “Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” gibi sorular çocuğa düşüncelerinin önemsendiğini hissettirir.

Gerçek anlamda dinlemek sabır ister. Telefonu bir kenara bırakmak, göz teması kurmak, sözünü kesmemek ve hemen yargılamamak bazen uzun nasihatlerden çok daha etkilidir. Çocuk böyle bir ilgi gördüğünde ailesinin yalnızca başarılarını değil, korkularını ve hayal kırıklıklarını da paylaşabileceği güvenli bir liman olduğunu hisseder.

Aile içinde karşılıklı anlayış bir günde oluşmaz. Her gün yapılan küçük ama değerli davranışlarla inşa edilir. Çocuğun sözünü dikkatle dinlemek, duygularını kabul etmek ve onu yargılamadan anlamaya çalışmak, ebeveyn ile çocuk arasında görünmeyen fakat son derece güçlü bir güven köprüsü kurar. Gelecekte yaşanacak zorlukların birlikte aşılmasını sağlayacak olan da işte bu köprüdür.

Çocuğun itirazı her zaman itaatsizlik anlamına gelmez

Ebeveynleri en çok kaygılandıran durumlardan biri çocuklarının itiraz etmesidir. Pek çok ailede çocuğun “Hayır.” demesi, farklı düşünmesi ya da verilen görevi hemen yerine getirmemesi saygısızlık ve terbiyesizlik olarak değerlendirilir. Oysa her itiraz itaatsizlik değildir. Çoğu zaman bu, çocuğun birey olarak gelişmeye başlamasının ve kendi düşüncelerini ifade etme isteğinin doğal bir göstergesidir.

Çocuk büyüdükçe ilgi alanları, düşünceleri ve hayata bakışı değişir. Artık duyduğu her şeyi sorgulamadan kabul etmez; nedenini öğrenmek ister, açıklama bekler ve bazen de aynı fikirde olmadığını dile getirir. Bu süreç sağlıklı gelişimin doğal bir parçasıdır. Eğer ebeveyn bunu yalnızca başkaldırı olarak görürse farkında olmadan çocuğun gelişen kişiliğini de baskılamış olur.

Aslında itirazın arkasında pek çok neden bulunabilir. Çocuk yorgun olabilir, kendisini haksızlığa uğramış hissedebilir, ilgiye ihtiyaç duyabilir ya da sadece duyulmak isteyebilir. Ebeveyn yalnızca sonuca, yani itiraza odaklandığında bu nedenleri göremez. Oysa davranış görünen yüzdür; asıl neden çoğu zaman görünmeyen duyguların içinde saklıdır.

Örneğin ebeveyn odasını toplamasını ister, çocuk ise bunu reddeder. İlk bakışta mesele yalnızca dağınık bir oda gibi görünür. Ancak biraz dikkat edildiğinde çocuğun okulda zor bir gün geçirdiği, arkadaşıyla tartıştığı ya da kendisini değersiz hissettiği anlaşılabilir. Böyle bir durumda sert tepki vermek sorunu çözmez; tam tersine duygusal gerilimi artırır. Çocuk artık odasını toplamak istemediği için değil, anlaşılmadığını düşündüğü için direnir.

Bazı anne babalar çocuğun her itirazına sert karşılık vermenin otoritelerini güçlendirdiğine inanırlar. Oysa korkuya dayalı itaat kalıcı değildir. Küçük yaşlarda susan çocuk, ilerleyen yıllarda ya öfkeyle tepki verir ya da ailesinden duygusal olarak uzaklaşır. Dışarıdan görülen sessizlik, her zaman içten gelen bir kabul anlamına gelmez.

Ebeveyn için önemli olan itirazı bastırmak değil, onun nedenini anlamaya çalışmaktır. “Böyle düşünmene sebep olan nedir?”, “Seni rahatsız eden şey ne?”, “Bu durumda kendini nasıl hissediyorsun?” gibi sorular tartışmayı çatışmadan diyaloğa dönüştürebilir. Böylece çocuk düşüncelerinin önemsendiğini hisseder ve başkalarının fikirlerine saygı göstermeyi de öğrenir.

Elbette bu, çocuğun her isteğinin yerine getirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aile içinde kurallar ve sınırlar olmalıdır. Ancak bu kuralların gerekçesi açıklandığında ve kararlar karşılıklı saygı içinde alındığında çocuk onları çok daha kolay benimser. Zorlayıcı yöntemler davranışı geçici olarak değiştirebilir; açıklama ise düşünceyi geliştirir.

Sonuç olarak ailede amaç yalnızca söz dinleyen çocuklar yetiştirmek değil; sorumluluk sahibi, düşünebilen, kendi fikirlerini saygı çerçevesinde ifade edebilen bireyler yetiştirmektir. Bunun yolu korkudan değil, güvene dayalı ilişkilerden geçer.

Ebeveyn neden çocuğunun davranışlarını yanlış yorumlar?

Ebeveynlik yalnızca sevgi göstermekten ibaret değildir. Aynı zamanda dikkatle gözlem yapmayı, doğru değerlendirmeyi ve davranışların arkasındaki gerçek nedenleri görebilmeyi gerektirir. Ne yazık ki birçok ailede sorun tam da burada başlar. Anne baba davranışı görür; fakat o davranışın altında yatan duygusal ihtiyacı fark edemez.

Çocuklar özellikle küçük yaşlarda duygularını kelimelerle ifade etmekte zorlanırlar. Kaygılarını, korkularını, kıskançlıklarını, yalnızlıklarını ya da ilgi ihtiyaçlarını davranışlarıyla anlatmaya çalışırlar. Ancak yetişkinler çoğu zaman bu davranışları yalnızca dış görünüşüne göre değerlendirir. Ağlayan çocuk “şımarık”, öfkelenen çocuk “terbiyesiz”, odasına kapanan ergen ise “asi” olarak etiketlenebilir. Oysa bunların her biri yardım çağrısı olabilir.

Davranışları doğru okuyabilmenin ilk şartı, yalnızca “Ne yaptı?” sorusunu değil, “Neden yaptı?”, “Bundan önce ne yaşandı?” ve “Bu davranış bana ne anlatmaya çalışıyor?” sorularını da sormaktır. Çünkü gerçek eğitim, davranışı cezalandırmakla değil, onu anlamaya çalışmakla başlar.

Kuşaklar arasındaki psikolojik mesafe

Teknolojinin hızla gelişmesi, sosyal medyanın hayatın merkezine yerleşmesi ve yaşam biçimlerinin değişmesi, ebeveyn ile çocuk arasında görünmez bir mesafe oluşturmuştur. Anne babalar kendi çocukluk deneyimlerinden hareket ederken, çocuklar bambaşka bir dünyanın içinde büyümektedir. Bu nedenle iki taraf aynı olaya farklı pencerelerden bakmaktadır.

Kuşaklar arasındaki bu fark doğal olmakla birlikte, sağlıklı iletişim kurulamadığında ciddi anlaşmazlıklara dönüşebilir. Oysa çözüm geçmişi reddetmek ya da yeniyi sorgusuz kabul etmek değildir. Çözüm, birbirini anlamaya çalışmaktır.

“Çocuk ebeveynini dinlemiyor.” cümlesi çoğu zaman sorunun yalnızca görünen kısmını anlatır. Asıl soru belki de şudur: Ebeveyn, çocuğunu gerçekten dinliyor mu? Onun duygularını anlayabiliyor mu? Kendini ifade edebileceği güvenli bir ortam sunabiliyor mu?

Ebeveynlik kusursuz olmak değil; her gün öğrenmek, gelişmek ve gerektiğinde değişebilmektir. Çocuklar hata yaparak, soru sorarak ve bazen de itiraz ederek büyürler. Anne babanın görevi onları susturmak değil, bu yolculukta onlara rehberlik etmektir.

Dinlenen çocuk konuşmaktan korkmaz. Anlaşılan çocuk duygularını saklama ihtiyacı hissetmez. Saygı gören çocuk başkalarına saygı göstermeyi öğrenir. Güven içinde büyüyen çocuk ise ileride sağlıklı ilişkiler kurabilen, sorumluluk sahibi ve vicdanlı bir birey olarak topluma katılır.

Aile, toplumun en küçük yapı taşıdır. Bu yapının sağlamlığı yalnızca sevgiyle değil; anlayış, sabır, güven ve sağlıklı iletişimle mümkündür. Çünkü çocuklar anne babalarının söyledikleri her sözü hatırlamayabilirler; fakat onlara kendilerini nasıl hissettirdiklerini ömür boyu unutmazlar.

Belki de aile içinde sorulması gereken en önemli soru “Kim haklı?” değildir. Asıl soru şudur: “Biz birbirimizi ne kadar anlayabiliyoruz?” Bu soruya samimi bir cevap bulunabildiğinde, “Çocuk neden beni dinlemiyor?” sorusu da anlamını büyük ölçüde yitirecektir. Çünkü anlayışın hâkim olduğu yerde dinlemek bir zorunluk değil, karşılıklı saygının ve sevginin doğal bir sonucu hâline gelir.

Ragsana Babayeva Azərbaycan

0 0 0 0 0 0
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Sessizce yürürlüğe giren bir kanun: 7588 Sayılı Kanun’da vatandaşı ilgilendiren 5 kritik sorun

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

casino siteleri