47,3981$% 0.04
53,9930€% -0.02
63,0119£% 0.04
6.133,00%-0,07
10.033,00%-0,16
39.948,00%-0,16
4.016,95%-0,29
13.560,07%-0,93
17:11
11 Temmuz 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 7588 sayılı Kanun, adından dolayı (“Uzman Erbaş Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”) sadece askeri personeli ilgilendiren teknik bir kanun gibi görünüyor. Oysa kanunun içine, çok daha geniş bir kesimi ilgilendiren ve Anayasa’ya aykırı olma ihtimali yüksek beş ayrı düzenleme serpiştirilmiş durumda. Bu yazıda, hukuk diline hakim olmayan herkesin anlayabileceği şekilde, bu düzenlemelerin ne anlama geldiğini ve hangi temel haklarımızı ilgilendirdiğini madde sırasına göre anlatacağız.
Önce kısaca: neden bu kanunu önemsemeliyiz?
7588 sayılı Kanun’un büyük bölümü, gerçekten de uzman erbaşların ve sözleşmeli erlerin maaş, terfi ve emeklilik gibi konularını düzenliyor. Ama kanunun içine, bambaşka konularda beş ayrı hüküm daha eklenmiş: askeri hekimlerin ve diş hekimlerinin meslek yasağı (1. ve 2. maddeler), mahkeme kararlarının ne zaman uygulanacağı (7. madde), yıllar önce haksız yere el konulan arazilerin akıbeti (8. madde), uzman erbaşların işten çıkarılma kuralları (10, 11 ve 12. maddeler) ve sözleşmeli erlerin memurluğa geçiş şartları (14 ve 15. maddeler).
Bu beş konunun ortak bir yanı var: Hepsi, Anayasa’nın devlete çizdiği sınırları zorluyor. Bazıları, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce “bu olmaz” dediği bir düzenlemeyi neredeyse aynen geri getiriyor. Bu nedenle, bir kanun hükmünün daha önce iptal edilmiş bir düzenlemeyi “yeniden yazma” adı altında geri getirmesi, her vatandaşın dikkat etmesi gereken bir durumdur. Çünkü mesele yalnızca o maddenin içeriği değil; Anayasa Mahkemesi kararlarına ne kadar uyulduğudur.
Şimdi bu beş meseleyi, madde sırasına göre tek tek açıklayalım.
Ne değişiyor? Devlet, bazı hekimleri ve diş hekimlerini kendi bütçesiyle okutup subay yapıyor. Karşılığında bu kişilerden belli bir süre (yükümlülük süresi) askerde ya da polislikte çalışmalarını istiyor. Yeni kanun diyor ki: Eğer bu kişi, süresini tamamlamadan mahkeme veya disiplin kararıyla ordudan/polislikten ayrılırsa ya da kendisi istifa ederse, belirli bir süre boyunca hiçbir yerde –ne kamuda ne özel hastanede ne de kendi muayenehanesinde– hekimlik veya diş hekimliği yapamayacak. Bu ceza süresi, okulda geçirilen zamana göre bir formülle hesaplanıyor.
Önemli bir not: Bu hüküm, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce iptal ettiği bir maddenin, neredeyse kelimesi kelimesine aynısı. Kanun koyucu, hekimler için iptal edilen bu kuralı, diş hekimleri için de birebir aynı şekilde tekrar yazmış. Yani tek bir sorunlu fikir, iki ayrı meslek grubuna uygulanıyor.
Bunun nesi anayasaya aykırı olabilir?
Ne değişiyor? Bazı kamu görevlileri (asker, polis, jandarma, sahil güvenlik, MİT personeli) “terör örgütüyle bağlantılı olmak” gerekçesiyle görevden çıkarılabiliyor. Bu kişiler dava açıp haklı bulunursa, yani mahkeme “bu işlem yanlış, kişi göreve dönmeli” derse, normalde bu karar hemen uygulanır. Ama yeni kanuna göre, bu özel gruptaki kişiler için karar, ancak dava tüm aşamalardan geçip kesinleştikten sonra uygulanacak. Bu süreç yıllar sürebiliyor.
Somut bir örnekle anlatalım: Bir kişi, güvenlik soruşturması nedeniyle işten çıkarılıyor. Mahkemeye gidiyor, mahkeme “bu işlem hukuka aykırı” diyor, hatta işlemin durdurulmasına karar veriyor. Normalde bu kişi hemen işine döner. Ama yeni kuralla, üst mahkemeler de aynı sonuca varana kadar (bu, Danıştay aşamasına kadar sürebilir) idare bu kişiyi göreve almak zorunda değil.
Bunun nesi anayasaya aykırı olabilir?
Elbette burada terörle mücadele gibi hassas bir konu var ve bu tür bir endişenin tamamen yersiz olduğu söylenemez. Ancak amacın haklı olması, kullanılan yöntemin de otomatik olarak haklı olduğu anlamına gelmiyor. Daha hafif çözümler (örneğin kişiyi gözetim altında, farklı bir birimde geçici olarak görevlendirmek) varken, doğrudan hakkın özüne dokunan bu yöntemin tercih edilmesi düşündürücü.
Ne değişiyor? 1956 yılından önce, devlet bazı vatandaşların arazisine hiçbir usule uymadan –kamulaştırma yapmadan, tebligat göndermeden, para ödemeden– fiilen el koymuştu. Bu haksızlığı “yasal” hale getirmeye çalışan eski bir kanun (221 sayılı Kanun), Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Şimdi 7588 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle, Kamulaştırma Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 20”, aynı sorunu farklı bir ambalajla yeniden gündeme getiriyor: Bu arazilerin, “el konulduğu tarihte kamulaştırılmış sayılacağını” söylüyor.
Bunun anlamı ne? Devlet, yıllar önce haksız yere aldığı bir araziyi, bugün geriye dönük olarak “aslında usulüne uygun almışım” diyerek temize çekiyor. Üstelik ödenecek bedel de, bugünkü değer üzerinden değil, el konulduğu tarihteki (1956 öncesi) değer üzerinden hesaplanacak. Bir düşünün: aradan 70 yıl geçmiş, o tarlanın bulunduğu yer belki artık şehir merkezi olmuş; ama sahibine ödenecek para, yarım asır önceki köy arazisi fiyatından hesaplanacak.
Dahası, madde 12 Ocak 1963’ten sonra açılmış davaların artık kabul edilmeyeceğini söylüyor. Yani bugün mağdur olan bir vatandaş, 60 yıl önce dolmuş bir süreyle karşılaşıyor ve dava hakkı fiilen ortadan kalkıyor. Bu kural, şu anda görülmekte olan davalara bile uygulanacak.
Bunun nesi anayasaya aykırı olabilir?
Bu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’ne taşınması halinde, tıpkı 221 sayılı Kanun gibi iptal edilmesi güçlü bir olasılık olarak duruyor.
Ne değişiyor? Anayasa’nın 128. maddesi çok açık bir kural koyar: kamu görevlilerinin hakları ve görevden çıkarılma sebepleri gibi temel konular, kanunla düzenlenmelidir; bunları sonradan bakanlığın hazırlayacağı bir yönetmeliğe bırakmak olmaz. Ama 7588 sayılı Kanun’un 10, 11 ve 12. maddeleri, tam olarak bunu yapıyor:
Bunun nesi anayasaya aykırı olabilir?
Bu mesele sadece “asker-sivil” ayrımı değil; devletin bir vatandaşının geleceğini, net kanun kuralları yerine sonradan değiştirilebilir bir yönetmeliğe bırakıp bırakamayacağı meselesidir. Bugün uzman erbaş için geçerli olan bu yöntem, yarın başka bir meslek grubu için de örnek teşkil edebilir.
Ne değişiyor? Kanun, en az 7 yıl hizmet etmiş sözleşmeli erbaş ve erlere memurluğa geçiş ile uzman erbaşlığa terfi imkânı tanıyor. Kağıt üzerinde bu güzel bir haktır. Ama sistemin işleyişine bakıldığında, bu hakkın aynı elle geri alındığı görülüyor:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, devletlerin kamu görevine alım süreçlerinde geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul etmekle birlikte, bu yetkinin keyfiliğe dönüşmemesi, kararların gerekçeli ve denetlenebilir olması gerektiğini vurgular. Önceden hazırlanmamış sorularla, kaydı tutulmayan bir mülakat sistemi, bu standardın oldukça uzağında kalıyor.
Sonuç olarak, bu iki maddenin önüne konan üç engel –denetlenemeyen mülakat, idarenin dilediği gibi belirleyebileceği puan ağırlıkları ve kura ile eleme– yeni haktan yararlanmayı büyük ölçüde şansa ve idarenin takdirine bırakıyor. Bir hak, ancak ölçülebilir, denetlenebilir ve önceden bilinebilir olduğunda gerçek bir haktır.
Peki bu düzenlemeler otomatik olarak “iptal mi edilecek”?
Burada önemli bir noktayı netleştirmek gerekiyor: Bir kanun maddesinin yürürlüğe girmiş olması, onun anayasaya uygun olduğu anlamına gelmez; ama “bence anayasaya aykırı” demek de tek başına o maddeyi geçersiz kılmaz. Türkiye’de bir kanunun iptal edilebilmesi için, bunu ancak belirli yetkili kişi ve kurumların (Cumhurbaşkanı, meclisteki iktidar ya da ana muhalefet partisi grupları, ya da TBMM’nin en az beşte biri kadar üyesi) Anayasa Mahkemesi’ne dava açarak istemesi, ya da bir mahkemenin görmekte olduğu bir davada bu maddeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi gerekir. Sıradan bir vatandaşın bireysel başvuru hakkı ise, ancak bu düzenleme kendisine somut olarak uygulandıktan ve diğer hukuk yolları tükendikten sonra devreye girebilir.
Bu yazının amacı, bir “iptal kehaneti” yapmak değil; bu düzenlemelerden doğrudan etkilenebilecek herkesin –askeri hekimlerin, diş hekimlerinin, güvenlik soruşturması nedeniyle görevden uzaklaştırılanların, geçmişte arazisine haksız el konulan
vatandaşların, uzman erbaşların ve sözleşmeli erlerin– haklarını hangi anayasal zeminde savunabileceklerini bilmesini sağlamaktır.
Sonuç: Bu neden hepimizi ilgilendiriyor?
İlk bakışta bu beş mesele, yalnızca belirli meslek gruplarını (hekimler, uzman erbaşlar, sözleşmeli erler) ya da belirli mağdurları (güvenlik soruşturması ve eski kamulaştırma mağdurları) ilgilendiriyor gibi görünebilir. Ama aslında hepsi, çok daha temel dört soruyu test ediyor:
Bu sorular yalnızca hekimlerin, uzman erbaşların ya da mülkiyet mağdurlarının değil; çalışma hakkına, mülkiyet hakkına ya da herhangi bir temel hakka müdahale edilebilecek her vatandaşın meselesidir. Çünkü hukuk devletinde, bugün bir meslek grubuna uygulanan bir yöntem, yarın başka bir kesime de emsal oluşturabilir.
Bu nedenle, 7588 sayılı Kanun’un 1., 2., 7., 8., 10., 11., 12., 14. ve 15. maddelerinin kamuoyunda daha görünür şekilde tartışılması gerekiyor. Bu, sadece hukukçuların değil, hakkını bilmek ve korumak isteyen her vatandaşın ilgi alanında olmalı.
AV. CİHAN CEBECİ
1
Yavuz Ağıralioğlu’nun Maserati fotoğrafı gündem yarattı: araç kimin?
2
Donald Trump Çin ziyareti: Garsonlar istihbaratçı mı?
3
Masal Aksel projeleri ve başarılarıyla adından söz ettiriyor
4
Anahtar Parti Genel Başkan Yardımcısı Hasan Hüseyin Demiröz, Tokat afet bölgesi olarak ilan edilmelidir…
5
Gaziantep dünya sofrasına ev sahipliği yapıyor: Türkiye’nin gastrodiplomasi vizyonu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.