DOLAR

47,4009$% 0.04

EURO

54,0160% 0.01

STERLİN

63,0406£% 0.08

GRAM ALTIN

6.119,70%-0,28

ÇEYREK ALTIN

10.014,00%-0,35

TAM ALTIN

39.874,00%-0,35

ONS

4.018,31%-0,26

BİST100

13.543,20%-1,06

İkindi Vakti a 17:11
Ankara AÇIK 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
ad826x90

 

ad826x90

Son işik… Sonbahar o köye hiçbir zaman ansızın gelmezdi. Önce derenin kıyısında uzanan sazlıklar renk değiştirir, ardından avlulardaki nar ağaçlarının yaprakları sararmaya başlardı. Sabahları toprağın üzerine ince bir sis çöker, öğleye doğru güneş o sisi usul usul dağıtırdı. Akşam olunca köyü öyle derin bir sessizlik sarardı ki, uzaktan gelen bir köpek havlaması bile insanın yüreğine dokunurdu.

Ercan otobüsten indiğinde güneş çoktan batıya eğilmişti. Durak hâlâ eskisi gibi küçüktü; pas tutmuş demir bir bank, duvarına yıllar önce asılmış ilanların solgun izlerini taşıyan küçük bir büfe ve yol kenarında rüzgârın salladığı kavak ağaçları… Bu manzarayı görmeyeli on beş yıl olmuştu. Oysa bir zamanlar bu köyün her taşını, her patikasını ezbere bilirdi.

Şehre taşındığında yirmi yaşındaydı. O yaşlarda insan, dünyanın doğduğu köyden çok daha büyük olduğuna, hayallerin ise mutlaka insanı uzaklara götüreceğine inanır. Ercan da öyle düşünmüştü. Üniversiteyi bitirmiş, bir iş bulmuş, sonra da şehrin bitmek bilmeyen telaşına karışmıştı.

İlk yıllarda annesini her hafta arar, her ay köye gelirdi. Sonra aylar yıllara dönüştü. Telefonlar seyrekleşti, ziyaretler ise yalnızca bayramlara kaldı. Annesi hiçbir zaman sitem etmedi. Her konuşmalarında aynı cümleyi kurardı:

ad826x90

“Sen kendine iyi bak, oğlum. Ben iyiyim.”

İnsan en çok da bu cümleye aldanıyor. Çünkü anneler “İyiyim.” dediklerinde çoğu zaman gerçekten iyi oldukları için değil, çocuklarının yüreğine yük olmak istemedikleri için söylerler.

Ercan toprak yoldan evlerine doğru yürümeye başladı.

Köy değişmişti.

ad826x90

Bazı evler yıkılmış, yerlerine yenileri yapılmıştı. Okulun bahçesine yüksek duvarlar örülmüş, çocukken top oynadıkları boş araziye iki katlı evler yükselmişti.

Değişmeyen tek şey havanın kokusuydu.

Islak toprak, odun dumanı ve uzaktan gelen taze demlenmiş çayın kokusu…

Derin bir nefes aldı.

Sanki yıllardır içinde eksik kalan bir parçayı yeniden bulmuştu.

Evlerinin demir kapısının önüne geldiğinde adımları kendiliğinden durdu. Paslı kapı, rüzgârın etkisiyle hafifçe sallanıyordu. Avlunun tam ortasında yükselen koca dut ağacı ise eskisinden bile daha heybetli görünüyordu.

Çocukluğunda sayısız kez dallarına tırmanmış, babasıyla birlikte meyvelerini toplamış, annesinin sesini duymamak için yaprakların arasına saklanmıştı.

Şimdi gövdesine bakınca ilk kez fark etti ki…

Ağaçlar da yaşlanıyordu.

Sadece insanlardan farklı olarak yaşlandıklarını gizlemeyi başarıyorlardı.

Kapıyı açınca eski menteşelerin çıkardığı ses avludaki sessizliği böldü.

Kamran o sesi hemen tanıdı.

Yıllar geçmişti ama değişmemişti.

Sanki ev onu tanımış, uzun bir ayrılığın ardından sessizce “Hoş geldin.” demişti.

Anahtar her zamanki yerdeydi; pencerenin üzerindeki taşın altında.

Annesi hep şöyle derdi:

“Evin anahtarı saklanmaz. Ev, sahibini beklemeyi bilmeli.”

Ercan taşı kaldırdı, anahtarı aldı ve kapıyı açtı.

İçeriye girer girmez tanıdık bir koku yüzüne çarptı.

Eski tahtanın, kitapların, kurumuş çiçeklerin ve yıllarca kullanılmış kumaşların kokusu…

Bu, terk edilmiş bir evin kokusu değildi.

Bu, beklemeyi bilen bir evin kokusuydu.

Odanın ortasında durup etrafına baktı.

Duvardaki saat çalışmıyordu.

Akrep ile yelkovan beşi on yedi geçede durmuştu.

Annesinin kalbi de tam o saatte durmuştu.

Cenazeden sonra komşular saati yeniden çalıştırmak istemiş, fakat Mesme Teyze izin vermemişti.

“Bırakın öyle kalsın. Bazı saatler zamanı göstermez; hatırayı gösterir.”

Ercan o gün bu sözlerin anlamını kavrayamamıştı.

Şimdi ise anlıyordu.

Çünkü bu evde hiçbir şey zamanın içinde yaşamıyordu.

Her şey anıların içinde yaşamaya devam ediyordu.

Mutfağa geçti.

Masanın üzerinde desenli masa örtüsü hâlâ seriliydi. Raflarda armut biçimli ince belli çay bardakları yan yana dizilmişti. Köşede eski semaver duruyordu.

Bakır gövdesi kararmıştı.

Kulpunu tuttuğu anda ise yüreğinden bir his geçti.

Sanki annesi birazdan içeri girecek, semaveri yakacak ve her zamanki gibi gülümseyerek diyecekti:

“Önce çayı koyayım… Sonra konuşuruz.”

Hayatta öyle cümleler vardır ki insan onların son kez ne zaman söylendiğini hatırlamaz.

Bir gün ansızın fark eder…

Artık o sözleri bir daha hiç duyamayacaktır.

Ercan sandalyelerden birini çekip oturdu.

Masanın üzerinde ince bir toz tabakasının altında eski bir defter duruyordu.

Kapağı güneşte solmuş, köşeleri yıpranmıştı.

Yıllardır kimsenin elini sürmediği belliydi.

Defteri eline aldığı anda arasından küçük, kurumuş bir dut yaprağı yere düştü.

Yaprağı avucuna aldı.

Tam o sırada çocukluğundan bir anı zihninde canlandı.

Altı yaşındaydı.

Babası onu omzuna almış, dut ağacının dallarına uzatmıştı.

“En tatlı meyve hep en yukarıdadır.”

Ercan korktuğunu belli etmemek için dala sımsıkı sarılmıştı.

Avludan annesinin kahkahası yükseliyordu.

O kahkahanın içinde tarif edilmesi güç bir huzur vardı.

Şimdiyse aynı avluda yalnızca rüzgâr dolaşıyordu.

Ercan derin bir nefes aldı.

Ve defterin ilk sayfasını usulca açtı…

Ercaan ilk sayfayı açar açmaz annesinin el yazısı dikkatini çekti.

Annesi her zaman güzel yazardı. Harflerin her biri aynı ölçüde, aynı özenle dizilirdi. Öğretmen değildi ama yazıya büyük saygı duyardı. Sık sık şöyle derdi:

“İnsanın yazısı, karakterine benzer. Özensiz yazılan sözün yükü de hafif olur.”

Sayfanın üst kısmında ne bir tarih vardı ne de bir gün.

Sanki bu satırlar belli bir zamana değil, geleceğe yazılmıştı.

«“Oğlum,
Bu defteri ne zaman okuyacağını bilmiyorum. Belki ben artık bu dünyada olmayacağım, belki de sen hâlâ bana kırgın olacaksın.
Ama biliyorum ki insanın öyle bir yaşı gelir ki, o güne kadar duyduğu bütün sözlerin anlamını yeniden düşünmeye başlar.
Ben de bu satırları işte o günün için yazıyorum.”»

Ercan farkında olmadan gözlerini kapattı.

Hiçbir zaman büyük bir tartışma yaşamamışlardı.

Ama son yıllarda aralarına görünmez bir mesafe girmişti.

Eskiden yarım saat süren telefon konuşmaları beş dakikada bitiyordu.

— İşler nasıl?

— İyi.

— Kendine dikkat et.

— Sen de…

Sonra uzun bir sessizlik…

İkisinin de söyleyecek sözü vardı ama hangisinin önce başlayacağını bilemediği o ağır sessizlik…

Ercan son kez köye geldiği günü bütün ayrıntılarıyla hatırladı.

Annesi yine her zamanki gibi onu kapının önünde karşılamıştı.

Elinde küçük bir mendil vardı.

Heyecanlandığında onu avucunun içinde sıkar dururdu.

“Çok zayıflamışsın.”

Ercan gülümsemişti.

“İşler yoğun.”

Annesi başka hiçbir şey sormamıştı.

Çünkü bazı soruların cevabı olmaz.

İnsan yorgunluğunu çoğu zaman kelimelerle değil, gözleriyle anlatır.

O gün birlikte avluyu temizlemişler, kurumuş dalları toplamışlar, semaveri yakıp uzun uzun çay içmişlerdi.

Gün batarken annesi yine dut ağacının altındaki eski banka oturmuştu.

Ercan o ânı şimdi öylesine canlı hatırlıyordu ki sanki dün yaşanmıştı.

“Şehre ne zaman döneceksin?”

“Yarın sabah.”

“Bir gün daha kalsan olmaz mı?”

Ercan başını iki yana sallamıştı.

“Mümkün değil. İşim var.”

Annesi sadece “Peki…” demişti.

Şimdi anlıyordu.

O “Peki”, razı olduğu için söylenmiş değildi.

Oğlunu zor durumda bırakmamak için söylenmişti.

İşte o gün…

Birbirlerini son görüşleriydi.

Bir ay sonra gelen telefon, Ercan’ın hayatını ikiye ayırmıştı.

Annesi hayattayken geçen günler…

Ve annesinden sonraki günler.

Defterdeki satırlar devam ediyordu.

«“Sen küçükken her akşam benden masal anlatmamı isterdin.
Ben ise aynı masalı her seferinde biraz farklı anlatırdım.
Neden biliyor musun?
Çünkü hayat da böyledir.
Olay değişmez.
Değişen, insanın onu nasıl hatırladığıdır.
İnsan büyüdükçe çocukluğunu başka türlü, anne babasını başka türlü, kendi hatalarını ise bambaşka türlü hatırlar.”»

Ercan bir sonraki sayfayı çevirdi.

Bu kez annesi evden söz ediyordu.

«“Bir gün bu ev sana çok eski görünecek.
Duvarları çatlayacak, çatısı eskicek, avludaki taşlar yerinden oynayacak.
Ama sakın bu evi yalnızca taşına toprağına bakarak değerlendirme.
Ev, insanın en çok hatıra biriktirdiği yerdir.
Duvar yeniden örülür.
Çatı yeniden yapılır.
Ama yıkılan hatıralar eskisi gibi geri dönmez.”»

Ercan ayağa kalktı.

Duvarlara baktı.

Sıvanın yer yer döküldüğünü, pencere çerçevelerinin çatladığını, tavanın bir köşesinde rutubet izlerinin oluştuğunu fark etti.

Şehirde yaşadığı daire bundan çok daha konforluydu.

Ama hiçbir zaman kendini bu evde hissettiği kadar ait hissetmemişti.

Tam o sırada kapı çalındı.

ercan avluya çıktı.

Kapının önünde köyün eski postacısı Ali Amca duruyordu.

Saçları bembeyaz olmuştu.

Ercan’ı görünce yüzünde hüzünlü bir tebessüm belirdi.

“Beni tanımadın galiba?”

Ercan dikkatlice baktı.

“Ali Amca…”

Yaşlı adam gülümsedi.

“Sonunda hatırladın.”

Bir süre avluda ayakta sohbet ettiler.

Köyden taşınan ailelerden…

Boş kalan evlerden…

Birer birer eksilen eski komşulardan…

Sonra Ali Amca ceketinin iç cebinden sararmış eski bir zarf çıkardı.

“Bunu sana çok önce vermem gerekiyordu.”

Ercan şaşkınlıkla baktı.

“Bana mı?”

“Evet.

Annen bunu bana ölümünden iki ay önce verdi.

Dedi ki:

‘Ercan bir gün kendi isteğiyle köye dönerse bu mektubu ona verirsin.

Postayla gönderme.

Eğer dönmezse mektup da onu beklesin.’”

Ercan’ın elleri titremeye başladı.

Demek ki annesi…

Onun bir gün mutlaka döneceğine inanmıştı.

Ali Amca kapıdan çıkarken bir an durdu.

Arkasını dönmeden konuştu.

“Oğlum…

Bazı insanlar öldükten sonra bile evlerini beklemeye devam eder.

Annen de onlardan biriydi.”

Ercan cevap veremedi.

Zarfı göğsüne bastırarak dut ağacının altındaki eski banka oturdu.

Akşam yavaş yavaş köyün üzerine iniyordu.

Güneş, dalların arasından süzülerek avluya son ışığını bırakıyordu.

Zarfın üzerinde yalnızca tek bir cümle yazıyordu:

“Döneceğin günü bekledim.”

Ercan uzun süre o cümleye baktı.

İnsan, bazen birinin kendisini ne kadar beklediğini ancak o kişi artık hayatta olmadığında anlayabiliyordu.

Zarfı büyük bir dikkatle açtı.

İçinden iki sayfa çıktı.

Annesinin tanıdık el yazısı daha ilk satırda yüreğine dokundu.

«“Oğlum,
Eğer bu mektubu okuyorsan, demek ki sonunda eve döndün.
Buna sevindim.
Bu satırları yazarken dut ağacımızın yaprakları yeni yeni sararmaya başlamıştı.
Sen geldiğinde hangi mevsim olacak bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
İnsanın yüreğinde sonbahar başladığında, doğduğu evi daha çok özlüyor.”»
Ercan mektubu acele etmeden okumayı sürdürdü.

Her cümle, annesi tam karşısında oturmuş da yumuşak sesiyle ona anlatıyormuş gibi geliyordu.

«“Sen gittikten sonra ev çok sessizleşti.
İlk zamanlar bu sessizlikten korktum.
Sonra onunla yaşamayı öğrendim.
İnsanlar ‘İnsan her şeye alışır.’ derler.
Bence doğru değil.
İnsan alışmıyor.
Sadece yaşamaya devam ediyor.”»

Bu satırlar Ercan’ın yüreğine ince bir sızı gibi dokundu.

Annesinin yalnızlığını hiç bu kadar derinden düşünmemişti.

Köye her gelişinde onu aynı güler yüzle karşılayan, sofrasını hazırlayan, evi tertemiz tutan güçlü kadını görmüştü.

Sanki zaman bu evin kapısından hiç içeri girmiyordu.

Oysa zaman her gün annesinin saçlarına biraz daha ak düşürüyor, omuzlarını biraz daha yoruyor, bakışlarını biraz daha sessizleştiriyordu.

Bunu göremeyen yalnızca Ercan’dı.

Mektup devam ediyordu.

«“Sana hiç kırılmadım.
Bunu mutlaka bil.
Anne, evladına kırılmaz.
Sadece özler.
Özlemek ise kırgınlık değil, sevginin başka adıdır.”»

Ercan gözyaşlarını tutamadı.

Kaç kez annesi aradığında “Sonra konuşuruz.” demişti…

Kaç kez “İşim çok.” bahanesiyle köye gelişini ertelemişti…

Oysa o “sonra”ların hiçbiri gelmemişti.

Mektubun son bölümünde annesinin yazısı biraz titriyordu.

«“Ben öldükten sonra evi satmak istersen sana engel olmam.
Sonuçta ev taştan yapılır, oğlum.
Ama senden bir ricam var.
Avludaki dut ağacını sakın kestirme.
O ağacı baban kendi elleriyle dikmişti.
Ben ömrüm boyunca onun gölgesinde yaşadım.
Bir gün sen de anlayacaksın…
Bazı ağaçlar meyveleri için değil, taşıdıkları hatıralar için yaşar.”»

Mektubun sonunda küçük bir not vardı.

«“Dolabın en alt gözünde eski bir tahta kutu duruyor.
Vakti geldiğinde onu da açarsın.
Çünkü her gerçeğin kendine ait bir zamanı vardır.”»

Ercan ağır adımlarla yatak odasına geçti.

Ceviz ağacından yapılmış eski dolap yıllardır yerinden kıpırdamamıştı.

Alt çekmeceyi açınca gerçekten de küçük bir tahta kutuyla karşılaştı.

Kutunun üzerinde ne kilit vardı ne de bir yazı.

Yalnızca yılların bıraktığı izler…

Kapağını dikkatlice kaldırdı.

İçinde üç eşya vardı.

Sararmış eski bir fotoğraf…

Siyah bir iple bağlanmış mektuplar…

Ve yıllar önce durmuş eski bir cep saati…

İlk olarak fotoğrafı eline aldı.

Fotoğrafta annesiyle babası gülümsüyordu.

Arkalarında ise henüz yeni dikilmiş küçücük bir dut fidanı vardı.

Fotoğrafın arkasına babası kendi el yazısıyla tek cümle yazmıştı:

«“İnsan bazen bir ev inşa etmez.
Sadece bir gün döneceği yeri hazırlar.”»

Ercan uzun süre o satırlara baktı.

Ardından siyah ipi çözüp mektupları eline aldı.

En üstteki zarfın üzerinde şu cümle yazıyordu:

“Okumaya hazır olduğun gün için…”

İlk mektup kısaydı.

«“Bu satırlara kadar geldiysen, annen sözünü tutmuş demektir.
O, benden her zaman daha sabırlıydı.
Ben hayatı hep acele ederek yaşadım.
O ise beklemeyi öğrendi.”»

Birkaç satır aşağıda ise şöyle yazıyordu:

«“Senden bir şey isteyeceğim.
Beni affetmeye çalışma.
Benimle hesaplaşmak yerine kendini affetmeyi öğren.
İnsan başkalarını affedince değil, kendini affedince hafifler.”»

Ercan mektubu dizlerinin üzerine bıraktı.

Bu sözler, yıllardır içinde taşıdığı görünmez yükün tam ortasına dokunmuştu.

İkinci mektubu açtı.

«“Bir gün köyden gideceğini biliyordum.
Her gencin içinde uzaklara gitme arzusu vardır.
Bunun için seni hiç suçlamadım.
Ama şunu unutma:
İnsan nereye giderse gitsin, doğduğu ev hep onun içinde yaşamaya devam eder.
Bir gün yorulacaksın.
İşte o zaman anlayacaksın ki insanın aradığı yeni şehirler değil, eski hatıralardır.”»

Ercan pencerenin önüne yürüdü.

Avlu sessizdi.

Dut ağacı ise rüzgâr esmediği hâlde sanki usulca nefes alıyordu.

Mektubun son satırları yüreğine gün doğumu gibi yayıldı.

«“Bir gün bu eve dönüp dut ağacının gölgesinde oturursan bil ki seni orada beklemiyordum.
Sana sadece inanıyordum.
Çünkü baba ile evlat arasındaki en güçlü bağ beklemek değil, inanmaktır.”»

Ercan mektubu özenle katladı.

Kutunun dibinde kalan cep saatini eline aldı.

Saat çoktan durmuştu.

Artık zamanı gösteren bir eşya değil, zamanı içinde saklayan bir hatıraydı.

Kapağını açınca iç kısmına kazınmış şu sözleri okudu:

“26 Nisan… Eve döneceğin güne kadar…”

Ercan gülümsedi.

Uzun yıllardan sonra ilk kez bu cümlede hüzünden çok umut gördü.

Saati cebine koyup avluya çıktı.

Sabah yeni yeni doğuyordu.

Ufuktan yükselen güneşin ilk ışıkları dut ağacının dallarına dokunuyor, yaprakların arasından süzülerek avluya yayılıyordu.

Ercan ağacın gövdesine yaslandı.

Artık biliyordu…

Ne babasını geri getirebilirdi…

Ne de annesinin boşluğunu doldurabilirdi.

Ama onların geride bıraktığı sevgiyi, hatıraları ve ocağın sıcaklığını yaşatabilirdi.

İşte o an kararını verdi.

Bu ev satılmayacaktı.

Bu avlunun kapısı bir daha kapanmayacaktı.

Dut ağacı hiçbir zaman kesilmeyecekti.

Ve her sonbaharda köye döndüğünde semaver yeniden yanacak, avluda çay demlenecek, sessizlik artık yalnızlığa değil, huzura eşlik edecekti.

Çünkü bazı evlerde yaşayan insanlar göçüp gittikten sonra bile yaktıkları ışık sönmez.

O ışık yalnızca bir yürekten diğerine geçer.

Ercan başını kaldırıp doğan güneşe baktı.

Sanki ev…

Avlu…

Ve dut ağacı…

Yıllar sonra ilk kez derin bir nefes almıştı.

İşte o an anladı ki insanın doğduğu eve dönmesi yalnızca çıktığı yolu geri yürümesi değildir.

Bazen insanın en uzun yolculuğu…

Kendi içine yaptığı yolculuktur.

Ve bazen insan, eve döndüğünde aslında çocukluğunu değil…

Kendini bulur.

 

Ragsana Babayeva Azərbaycan

0 0 0 0 0 0
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Yapay zekâdan gece yarısı operasyonu: kitapları neden topluyorlar?

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

casino siteleri