47,3981$% 0.04
53,9930€% -0.02
63,0119£% 0.04
6.133,00%-0,07
10.033,00%-0,16
39.948,00%-0,16
4.016,95%-0,29
13.560,07%-0,93
17:11
Meclis’e sunulan 7588 sayılı Kanun teklifinin arasına sıkıştırılmış küçük bir düzenleme var. Kamulaştırma Kanunu’na eklenmesi öngörülen Geçici Madde 20, ilk bakışta teknik, sıradan, hatta sıkıcı bir hüküm gibi duruyor. Oysa satır aralarına biraz dikkatle bakan herkes, çok tanıdık bir hikâyenin yeniden sahneye konduğunu görecek. Bu hikâyenin adı daha önce de vardı: 221 sayılı Kanun.
Kısaca hatırlayalım. Devlet, 1956 öncesinde yurttaşın arazisine kamulaştırma yapmadan, tebligat göndermeden, tek kuruş bedel ödemeden fiilen el koymuştu. Yıllar sonra bu fiilî durumu “yasal” kılığına sokmak isteyen 221 sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Şimdi önümüze gelen Geçici Madde 20 ise aynı mantığı, aynı tarihleri ve aynı sorunları yalnızca ambalajını değiştirerek yeniden getiriyor. Kısacası, kapı dışarı edilen bir düzenleme, bacadan içeri sokuluyor.
Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkını temel bir güvence sayar. Bu hak yalnızca kamu yararı gözetilerek ve hukuka uygun usullerle sınırlandırılabilir. Geçici Madde 20 ise devletin geçmişte hiçbir hukuki prosedüre uymadan el koyduğu taşınmazları, “tahsis tarihinde kamulaştırılmış sayılır” diyerek geriye dönük olarak meşrulaştırıyor.
Bunun açık anlamı şu: Usulsüz bir el atma, aradan geçen zamanla ve bir kanun maddesiyle “usulüne uygun” hâle gelmiyor. Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatları da bunu söylüyor; hukuka aykırı bir fiil, üzerinden yıllar geçti diye hukuka uygun sayılamaz. Yurttaşın rızası olmadan, anayasal kamulaştırma usulüne uyulmadan mülkiyetin kendiliğinden el değiştirmesi kabul edilebilir değil.
Anayasa’nın 46. maddesi, kamulaştırma bedelinin peşin ve gerçek karşılık üzerinden ödenmesini şart koşar. Oysa düzenleme, ödenecek bedelin “fiilî tahsis tarihindeki rayiç bedel” olacağını söylüyor. Yani çoğu durumda 1956 öncesine ait bir değer.
Bunun pratikte ne demek olduğunu bir düşünün. Aradan yetmiş yıl geçmiş; taşınmazın bulunduğu yer belki köyden mahalleye, tarladan şehir merkezine dönüşmüş. Buna rağmen mal sahibine ödenecek bedel, yarım asır önceki rayiç üzerinden hesaplanacak. Bu, mülkün bugünkü değerinin karşılanması değil, adeta yok sayılmasıdır. Anayasa’nın aradığı “gerçek karşılık” ilkesiyle böyle bir hesabı bağdaştırmanın imkânı yok.
Belki de düzenlemenin en sert yanı burada. Madde, “12/1/1963 tarihinden sonra ileri sürülen taleplerin kabul edilmeyeceğini” hükme bağlıyor. Yani bugün mağdur olan bir yurttaş, altmış yılı aşkın süre önce dolmuş bir süreyle karşı karşıya bırakılıyor; dava hakkı fiilen ortadan kaldırılıyor.
Daha da dikkat çekici olanı, maddenin hâlihazırda görülmekte olan davalara da uygulanacak olması. Bu, yasama organının yargının önündeki bir uyuşmazlığa doğrudan müdahale etmesi, davanın sonucunu daha yargılama bitmeden idare lehine belirlemesi demektir. Adil yargılanma hakkının özündeki “silahların eşitliği” ilkesiyle bunu bağdaştırmak güçtür. Yurttaş mahkemenin kapısına gitse bile, o kapının çoktan kilitlenmiş olduğunu görecektir.
Kanunlar, hukuk devletinin gereği olarak kural olarak geriye yürümez. Ama bu düzenleme, 1956 öncesinde yaşanmış olaylara 2020’li yıllarda geriye dönük sonuçlar bağlıyor. Üstelik bunu yaparken, Anayasa Mahkemesi’nin 221 sayılı Kanun hakkında verdiği iptal kararının gerekçelerini de fiilen etkisiz kılmaya çalışıyor.
Anayasa’nın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu açıkça söyler. Mahkemenin “kamulaştırmasız el atmada mülkiyetin kendiliğinden geçmeyeceği ve ödenecek bedelin güncel olması gerektiği” yönündeki yerleşik kararları ortadayken, aynı sonucu farklı bir madde numarasıyla yeniden getirmeye çalışmak, bu bağlayıcılığı dolanma girişimi olarak okunmaya açıktır.
Bir de eşitlik meselesi var. Düşünün: Bir yurttaşın arazisi usulüne uygun kamulaştırılmış, güncel bedeli ödenmiş. Komşusunun arazisine ise geçmişte usulsüzce el konulmuş ve bu madde kapsamına giriyor. Bugün bu iki yurttaş arasında, alacakları bedel ve başvurabilecekleri hukuki yollar bakımından bir uçurum yaratılıyor. Dahası, usulsüz davranan idare, usulüne uyan idareden daha avantajlı bir konuma geçiyor. Bu tablo, Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesiyle örtüşmüyor.
Geçici Madde 20, geçmişte işlenmiş bir haksızlığı düzeltmek yerine, o haksızlığı kalıcı hâle getirmeyi hedefliyor gibi görünüyor. Yurttaşın mülkiyet hakkı, hak arama özgürlüğü ve eşitlik ilkesi, tek bir maddeyle aynı anda gerilime sokuluyor.
Unutmayalım: Mülkiyet hakkı yalnızca bir “mal varlığı” meselesi değildir. Bireyin devlete karşı güvencesinin, hukuki istikrarın ve toplumsal adaletin de bir göstergesidir. Devletin yıllar önce yapamadığı kamulaştırmayı bugün “ucuza” ve “dava yolu kapalı” biçimde tamamlamaya çalışması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi’nin önüne taşınırsa, 221 sayılı Kanun’un akıbetini paylaşması güçlü bir olasılık. Ama esas soru şu: Aynı hata neden yeniden deneniyor? Yurttaşın hakkını korumanın yolu, önce bu tür girişimleri zamanında fark etmek ve yüksek sesle söylemekten geçiyor.
AV CİHAN CEBECİ
İptal edilen yasak, yeni bir kanunla geri döndü
1
Yavuz Ağıralioğlu’nun Maserati fotoğrafı gündem yarattı: araç kimin?
2
Donald Trump Çin ziyareti: Garsonlar istihbaratçı mı?
3
Masal Aksel projeleri ve başarılarıyla adından söz ettiriyor
4
Anahtar Parti Genel Başkan Yardımcısı Hasan Hüseyin Demiröz, Tokat afet bölgesi olarak ilan edilmelidir…
5
Gaziantep dünya sofrasına ev sahipliği yapıyor: Türkiye’nin gastrodiplomasi vizyonu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.